top of page

Üsteğmenim II - 5.Bölüm: Kalbin Sığındığı Yer

15 Eyl
9 dakikada okunur

“Seninle tanışmak kaderdi.

Arkadaşın olmak bir seçimdi.

Ama sana âşık olmak,

Benim kontrolümün dışındaydı.”

-The Hunger Games



Fırtına, daima ardından bir sükûnet fısıldar. Lakin bu sükûnet, sıradan bir sessizlik değil; dökülen her kanın, kırılan her camın yankısını içinde taşıyan, gergin bir bekleyiştir. Üzerimizden geçen o dehşet dolu günün ardından, ruhumuzdaki kalkanlar henüz inmemişti. Kahramanlar, yorgun omuzlarıyla sadece düşmanı değil, içlerindeki korkuyu da taşırlardı. İşte tam bu demlerde, Vatan'a adanmış her nefer, kalbini dinlemeye ihtiyaç duyar. Kılıçlar kınına girerken, sözler kurşun misali hedefini bulurdu. Ve bazen, en büyük yeminler, savaş meydanında değil, sevdiğinin gözlerinin derinliğinde verilirdi. Çünkü biliyorlardı: En çetin siper, bir askerin kalbindeki sevgi limanıydı. O limana demir atmak, gelecek fırtınalar için güç toplamaktı. Kurşunun sesi dinebilir, ancak aşkın fısıltısı, dilden dile dolaşır, kaderi yeniden yazardı.


O kötü günün üzerinden tam üç gün geçmişti. Üç günlük bir sükûnet, ruhumdaki yaraları sarmaya çalışan merhemdi. Bu üç günde çocuklara izin vermiş, biraz evde durarak, omuzlarındaki görünmez yükü hafifletmelerini istemiştim. İlk gün, çocukların aileleri ile tek tek görüşmüş, endişeyle çocuklarını yollamayı düşünmeyen ailelerle daha sık konuşmuştum. Lakin ikna edemediğim üç aileye, öğretmenlik yeminimi taşıyan bir teklif sunmuştum: Çocuklarını okula yollamasalar dahi, ben okul çıkışları yanlarına uğrayıp o günkü konuyu anlatacak, onların eğitimden mahrum kalmasına asla izin vermeyecektim. Şu anlık bu teslimiyete sessiz kalmışlardı.

Bu üç gün içerisinde Mirza da görevden dönmüştü. Ben olanları, onu daha fazla endişeye boğmamak için anlatmamıştım. Lakin Ali Amca, bazı bilgilerin onların da bilmesini isteyerek anlatmıştı. Bunu duyan Mirza, önce bana, 'Neden beni es geçtin?' dercesine kızmış, sonra o dehşet dolu günü benden çekip almak ister gibi sıkıca sarılmıştı. Ve bu sarılması, tüm travmaları, tüm korkuları silip süpürmeye yetmişti. O an, sığınağımın sadece bir yer değil, bir adam olduğunu anlamıştım.

Duvarda asılı duran saate baktım.

18.55.


Huzurun, geceden ödünç alındığı bir vakitti. Bugün akşamı eğlenmeye ayırmıştık. İrem de yarın öğlene gidiyordu. Hem ona bir veda eğlencesi düzenlemiş olduk, hem de kafamızı dağıtmayı düşünmüştük. Aynadan son kez kendime baktım. Siyah etek, beyaz badi, siyah ceketim ve kare desenli, siyah-beyaz karışımlı eşarbım ile kombinimi yapmıştım. Siyah ve beyaz, hayatımdaki belirsizliğin ve kesinliğin zarif yansımasıydı.

"Geldiler," Elif'in seslenmesiyle siyah omuz çantamı da alarak odadan çıktım. Elif ise haki yeşil bir elbise giymiş, krem renkli sade bir eşarp takmıştı.

"Harikasın güzelim," dedi. "Yakıyorsun hanımefendi," dedim. İkimiz de aynı anda söylemiş ardından gülüşmüştük.

O kötü günden hemen sonra yanımda kızlar bitmişti. Ve Elif, ağlamaktan kızarmış gözleri ile yanıma gelip bana sarılmış, uzun süre de ondan ayrı olmama izin vermemişti. Bu durumdan amcamlara bahsetmemiştik. Çünkü amcam, ne olursa olsun beni yanına alırdı. Bu sefer, benim kalış isteğimi, ruhumun kararlılığını görmezden gelirdi.

Muhtar ise kayıptı. Ali Amcalar onun hakkında arama kararı çıkartmışlardı, her yerde aranıyordu. Bana göre bulunması da yakın sayılırdı. İçimizdeki hainler bitmeyecekti, bu tarih boyunca öyle olmuştu fakat biz de onları her defasında temizleyecektik. Bir Vatan yorgun düşebilir ama asla pes etmezdi. Onlar hiçbir zaman kazanan taraf olmayacaklardı.

Evden çıkıp lojmanın bahçesine indik. İrem zaten Arda ile olduğu için o ikisi mekâna gelecekti. Bizi de almaya Mirza ve Emre gelmişti. Emre, yolcu koltuğundan inmiş, kibar bir reveransla eliyle işaret ederek, "Buyur yenge," demişti. Bu tavrına gülümsedim ve "Ben Elif ile arkada otururum Emre," demiştim.

"Olmaz yenge, sen öne geç. Hem ben," Elif'e çapkın bir bakış atıp "Elif ile otururum," dedi. Niyetini anladığım için, "Peki madem," dedim ve ön koltuğa geçtim.

Mirza, yan bir bakış attı. Gözleri, deniz kenarındaki çakıl taşları gibi parlıyordu. "Güzelliğin halis mi? Yoksa bana mı öyle geliyor?" Kendimi tutamayıp kahkaha attım. Cıkladım. "Senin bakışından öyle görünüyor," dedim.

"Benim gördüğümü başkalarının görmesini elbette istemem lakin kabullenmem gerekiyor ki, bu sadece benim görüşüm ile alakalı değil, sen başlı başına yeryüzüne inmiş bir mükemmelsin Öğretmen Hanım." Utandım. Böyle şeylere alışık biri değildim ve ruhumun aynası olan beden dilim hemen belli ederdi.

"Tamam, tamam, demedim bir şey, utanma hemen." Omzuna vurdum. "Mirza, sus artık! Kalbim yerinden çıkacak!" Bu sefer kahkaha atan o oldu.

Emre, orta boşluktan kafasını çıkardı. "Valla yenge komutanıma ne yapıyorsun anlamıyoruz. Bizim yanımızda bu kadar konuşmaz, bizi de konuşturmaz. Lakin senin yanında bambaşka birine dönüşüyor komutanım. Sanki ruhu yeniden canlanıyor." Daha çok güldüm. Mirza'ya bakarak, "Bak sen," dedim, sırıttı. "Hanımcıyım ben. Esaretin en tatlı hali." Başımı yana eğdim. "İşte böyle aslanım," dedim.

Mirza'nın gülme sesine Elif'in sesi karıştı. "Tebrik ederim Mirza abi. Hanımcı olan erkeği severim ben, gurur duydum seninle."

Emre kafasını geriye çekti. "Ben de hanımcıyım, hem ben komutanımdan daha hanımcıyım." Alamadığı hızıyla devam etti. "Karım da karım! Benim için yeryüzünün tek kanunu o!"

Bu sefer hepimiz birden kahkaha attık. Mirza, Emre ile uğraştı. "Ney, ney? Yeni bir emir mi yayımladın Emre?"

"Karım da karım, komutanım. Bilmiyor musunuz, ben daha hanımcı bir beyim. Gül Güzelim'in rızası, benim fermanımdır!"

"Emre, daha fazla saçmalamadan sus bence," dediğimde kafasını tekrar öne uzattı. "Olmuyor mu yenge?" Çocuk gibi mızıldandı. "Yine mi beceremedim ben? Hanımcılığımı ispat edemiyor muyum?" Güldüm. "İyi kıvırdın lakin daha fazla konuşarak Türkçeyi katletmesen mi? Cümlelerin bile değişti sanki. Dilbilgisi alarm veriyor!"

"Haklısın yenge," birkaç saniye geçmeden, "Ama yine hanımcıyım ben. Karım ne derse o." Elif'e döndü. "Öyle bir hanımcılık yani." Arkamı döndüm, Elif gülmekten kıpkırmızı olmuştu. Elini kaldırdı. "Emre ne olur sus artık." Emre'nin yüzü düştü. "İnanmıyor musun bana Doktorum? Kalbimin sesini duymuyor musun?" Mirza lafa atladı. "Şuna inandığını söyle Elif, yoksa susmayacak bu." Elif, Emre'ye baktı. "Bunu Mirza abi diyor diye söylemiyorum. Sana inandım ben. En hanımcı sensin," dediğinde arkasına yaslandı ve söylenmeye devam etti. "Öyleyim tabii!"

🕊️

Bir kafeye geldik ve içeri geçtik. Tüm tim gelmiş, uzun bir masayı bizim için ayarlamışlardı. İrem bizi görür görmez ayaklandı ve bizi hiç görmemiş gibi yanımıza gelip sıkıca sarıldı. İrem'den sonra sırasıyla hepsine selam verip bize ayrılan yerlere geçtik. Mirza'nın yanına oturmuştum ve güzel bakışları, beni bir saniye bile yalnız bırakmıyordu. Sanki gözleriyle üzerime bir kalkan örüyor, bir yemin ediyordu.

Etrafın boş olması dikkatimi çekerek sordum. "Neden etraf bu kadar boş?" Elif'in de dikkatini çekmiş olacak ki, "Hatta neden bizden hariç birileri yok?" Demişti. Mirza konuştu. "Böyle uygun gördük. Bu gece, sadece bize ait. Dışarısının sesi bize ulaşmasın istedim." Bunun üzerine bir şey demedik. Karşımızda duran sahneye baktım. "Canlı müzik olan bir kafe mi burası?" Bakışlarım Mirza'ya dönmüştü. Başını olumlu anlamda salladı. İrem'in heyecanlı sesi ortama giriş yaparak, "Sahneyi biz kullanabilir miyiz Mirza abi? Bu enerji, içeride kalmasın!" dedi. Mirza, İrem'i çok bekletmeden istediği cevabı verdi. "Tabii ki kullanabilirsiniz abiciğim."

Yanımıza gelen garson ile yemek siparişlerimizi verdik. Yemeklerimiz geldiğinde ise sessizlik masayı kapladı. Yemekler bitip tatlı ve çaya geçiş yaptığımızda Burak konuşmayı devraldı. "Düğünler ne zaman?" Hedefine Emre ve Arda'yı alarak. Arda, Emre'ye bir bakış atıp "Bu heriften hariç bir günde," demişti. Emre de bunun altında kalmadı. "Ulen bunun lafını ömür boyunca yapacak mısın? Tarihe mi geçecek bu durum?" Arda omuzlarını silkti. "Neden olmasın?"

"Komutanım bence siz bu ikisine sürpriz yapın ve onlardan önce evlenin." İçmekte olduğum çay, bu sözler üzerine farklı bir yere gitti ve beni öksürük ele aldı. Mirza, sırtıma vururken bir taraftan da Araf'a laf yetiştirdi. "Haklısın kardeşim, bunlardan önce ben evlenmeliyim." Daha sonra aklına ben gelmiş olacağım ki bakışları bana döndü ve sesi kadifeye dönüştü. "Öyle değil mi güzelim?" dedi. Ters ters baktım. "Aklına yeni mi geldim?" Dudakları kulağıma yaklaştı. Nefesi, tenimde sıcak bir esinti bıraktı. "Aklımdan çıktığın mı var ki? Sen, aklımın en derin köküsün, nefesimin kaynağısın."

Pardon, nereden nefes alınıyordu? Sanki tüm hava anlık olarak masaya hapsolmuştu. Güldüm. "Öyle mi dersin?" Bakışlarını bir saniye gözümden çekmeden, dudaklarını kıvırarak "Hı-hım," dedi.

Arda'nın sesi ile kendimize geldik. "Komutanım gelin biz sizinle yapalım düğünü bir. Madem kaderimiz ortak, nikâhımız da olsun!" Mirza ters bir bakış yolladı Arda'ya. "Niye ben lan? Benden ayrı takılın!" Dirseğimle karnına vurdum. Bakışlarını bana çevirdi. "Ne? Yalan mı?"

"Susar mısın Mirza?" dedim. Gözlerimdeki uyarıyı yakalamıştı. "Peki," dedi ve sessizleşti.


İrem ayaklandığında tüm bakışlar ona döndü. "Sahneyi kullanmalıyız," demiş, kendisi ile birlikte Arda'yı da sahneye sürüklemişti. Kafe çalışanlarından biri gelip onlara yardımcı oldu. Arda ve İrem birkaç saniye kendi aralarında konuşmuş, sonrasında hemen yan masalarında bulunan bilgisayardan bir şeyler aradılar. Tekrar sahnenin ortasına geçtiler. Birbirlerine baktılar, ilk söze giren İrem oldu. Gözleri, Arda'nın gözlerinden bir saniye bile ayrılmıyordu; sanki şarkı, sadece onun ruhuna fısıldanıyordu.

Emre, "Sizin seçtiğiniz şarkı," demiş büyük ihtimalle Elif'ten yemiş olduğu dirsek ile susmak zorunda kalmıştı. Onlar sahneden geldiği vakit, "Hadi Elif sıra sizde," demişti. Elif, ağır başlılığını konuşturarak, "Ben çıkmasam daha iyi," demişti. Emre oturduğu yerden ayaklandı. Sahneye çıktı. Bilgisayardan ayarlamalarını yaptı ve mikrofonu eline aldı.

"Benden sana, Doktor Hanım. Kalbimin en güzel reçetesi..." Ardından sözlere girdi. Sesi, şaşırtıcı derecede pürüzsüz ve duyguluydu.


"Dünyanın en güzel kızı

Hem kalpsiz hem kalp hırsızı

Göremezsem o güzel yüzünü ölüce'm"


Bakışları Elif'ten bir saniye ayrılmadı. Şarkıyı bitirip sahneden inerken Tim, Emre'nin bu içtenliğine ve cesaretine alkışa tutmuştu.

"Şu an Atahan komutanım ve Ahu yengem de burada olsaydı," dedi Hamza. Ahu'nun hamileliğinin son aylarına girmiş olduğu için her an doğum olabilirdi ve bundan sebep evde takılmaktaydılar. Bugün de buraya gelmemişlerdi. "Bir dahakine onlarla geliriz inşallah," dedi Araf. Hepsi Araf'ı onayladı.

Masada yeniden keyifli bir sohbet başlamışken, Mirza aniden ayağa kalktı. Sahneye doğru ilerledi. Elinde mikrofon yoktu.

"Benden sana…" diye söze başladı. Sesi, kafenin akustiğinde güçlü ve net yankılandı.

Sahnenin kenarındaki gitara uzandı. Ayarlamalarını yaptı. Gözlerini kapattı. Geri açtığında, tüm dikkati bana odaklanmıştı. O an, kafede sadece ikimiz vardık. Ne zaman ne mekân kaldı.

Mirza, Ali Ekber Eren’in o kadife sesinden 'Ben Aklımı Gözlerine Takmışım' şarkısının giriş akorlarını çalmaya başladı. Gitarın yumuşak tınısı, ortamdaki tüm sesi yuttu. Sesi, gitarın melodisiyle uyum içinde, sadece benim için şarkı söylüyordu:


"Çocukların bir masala kandığı gibi

Ben de senin sözlerine kanmışım

Güneşin yeryüzünü yaktığı gibi

Ben de senin gözlerinde yanmışım”


“Gel bulut ol, ya da biraz ıslandır

Al başımı dizlerine yaslandır

Delirmişim sev de beni uslandır

Ben aklımı gözlerine takmışım”


“Geceme ay, gündüzüme biraz güneş sal

Gururunla yaşam olur sen hep böyle kal

Sermayem sevgimdir canım, onu da sen al

Ben de seni şu yüreğime salmışım

Ben aklımı gözlerine takmışım...”


Şarkının her dizesi, kalbime bir mühür gibi iniyordu. Şarkı bitiminde, son akorun sesi havada asılı kaldı. Mirza gitarı yavaşça yerine bıraktı. Sahneden inip masaya değil, tam karşımda durdu.

Masadaki herkes, nefesini tutmuş, bu anı bekliyordu. Mirza, sağ elini ceketinin iç cebine attı. Çıkardığı küçük, siyah kutu, gözümdeki tüm dünyanın küçücük bir özetiydi. Diz çöktü.

Gözlerindeki o derin mavi, okyanusun tüm huzurunu taşıyordu. "Öğretmen Hanımım... Can Özüm..." diye fısıldadı. Sesi titrek değildi; gür ve kararlıydı. "Bizim hikâyemiz, kurşun sesleriyle, vedalarla başladı. Sen, o fırtınanın ortasında bile bana, gökyüzü gibi temiz bir umut verdin. Seninle geçen her an, benim için görevden çalınmış bir cennet parçası. Artık görevden dönmek için sadece bir karargâhım değil, bir yuvam olmalı. Bu yorgun ruhumun, senin yanında dinlenmeye ihtiyacı var."

Kutuyu açtı. İçinde, sade ama parlayan, ortasında küçük bir hilal figürü olan gümüş bir yüzük vardı. O hilal, bizim vatanımızdı; bizi birbirimize bağlayan en güçlü simge.

"Ben, aklımı gözlerine taktığım gibi, ömrümü de senin kalbine adadım. Her anı, her saniyesi, benim vatanıma olan yeminim kadar kutsal olan bu ömrü... Savaş meydanlarından gelip sığınacağım en güvenli liman olman için..."

Derin bir nefes aldı. "Seni bana yazan kadere aşığım. Benimle evlenir misin?"

Donup kalmıştım. Şaşkınlık, mutluluk, geleceğin umudu... Hepsi boğazıma bir düğüm atmıştı. Gözlerimdeki yaşlar, sessiz bir 'evet'in mührüydü.

"Mirza..." diye fısıldadım.

Gözlerim doldu. Hızla dizlerinin yanına çöktüm, onunla aynı seviyeye geldim.

"Seni bana yazan kadere sen âşıksan, ben de seninle yazılan o kaderi ömrümün baş tacı yapmaya hazırım. Sen benim can özümsün. Evet!"

Mirza'nın yüzündeki rahatlama, tarif edilemezdi. Yüzüğü parmağıma taktı. O yüzük, artık kalbimin parmağımdaki yansımasıydı. Timden güçlü bir alkış ve tezahürat yükseldi.

"Komutanım hakikaten bizden önce evlenecek gibi," diye serzenişte bulunan Emre'ye, bu sefer mutlulukla, gururla Elif'ten bir dirsek daha geldi. O akşam gecenin bir vaktine kadar pastamızı yedik, sohbet ettik, güldük. Ta ki, Atahan'dan telefon gelene kadar. Saat gecenin on iki buçuğuna geldiği vakitlerde Ahu'nun sancısı tutmuştu ve kafeden çıktığımız gibi hastane yolu tutmuştuk hepimiz. Huzur, yerini tatlı bir telaşa bırakmıştı.


Hastaneye vardığımızda Ahu'yu doğuma aldıklarını öğrenince, bize söylenen kata çıktık ve ameliyathane kapısının önünde yerinde duramayan, adeta bir kafes aslanı gibi volta atan Atahan ile karşılaştık. Mirza, birkaç adımda yanına vardı.

"Ahval ne?"

"Yeni aldılar komutanım. Her saniye bir ömür gibi geçiyor. Korkuyorum." Mirza elini, Atahan'ın omzuna koydu. "Tamam aslanım, sen bir sakin ol. Sen, nice görevde dağları devirdin. Bu, en güzel ve en kolay görevin. Sabret." "Komutanım ben heyecandan, stresten ne yaptığımı bilemiyorum. Sanki ilk kez acemi bir er gibiyim."

Mirza onu sakinleştirirken bekleme koltuklarında oturan, elindeki tesbihini çeken Meltem Teyze'nin yanına gittim. "Meltem Teyzem, Ahu nasıldı?" Elindeki tesbihini cebine koydu. "Ahu'm pek sakindi." Bakışları Atahan'a döndü. "Bizi strese sokan ha bu oğlan oldu." Bizi dinleyen Emre sözü devraldı. "Eh, olsun o kadar. Sonuçta komutanım da baba oluyor Meltem Teyzem." Meltem Teyze güldü. "Çok şükür Rabb'ime bizlere bu günleri de gösterdi ya. Bir fidan daha yeşerecek bu vatanda. Gözümüz aydın."

Atahan'ın heyecanı, bizim dualarımız, Tim'in konuşmaları, Mirza'nın gözleriyle üzerime ördüğü sevgi ve güvence arasında yaklaşık yarım saati devirdiğimiz vakitte ameliyathanenin kapısı açıldı ve bir hemşire kucağında çarşaf gibi bir örtüye sardıkları bir bebek ile çıktı. O an, tüm koridorun havası değişti. Hepimiz ayaklandık.

Atahan titreyen sesini kontrol dahi edemeden, "Eşim, Ahu Altay-" Hemşire Atahan'ın sözünü kesip "Bir dakika," dedi ve yeşil çarşafı açıp bebeğin kolundaki kâğıt parçasına baktı. Bizlerin de bakışları o kâğıt parçasına düştü ve bizim sessizliğimize Atahan'ın sesi karıştı. Sesi titriyordu: "Kızım."

Hemşire tebessüm etti. "Tebrik ederim beyefendi. Minik bir hanımefendi oldu. Lakin bizim şimdi bu minik ile ilgilenmemiz gerekiyor. İşlemleri bittikten sonra annesinin yanına getireceğiz." Hemşire gitmek için hareket ettiğinde Atahan tekrardan konuştu. "Eşim peki? Durumu nasıl?" "Doktor hanım birazdan çıkıp gerekli bilgilendirmeyi yapacaktır."

Ardından yanımızdan minik hanımefendi ile birlikte ayrıldı. Atahan, Meltem Teyze'ye döndü. "Gördün mü kızımı anne? Ufacık elleri vardı... Dünyadaki en güzel şeydi." Meltem Teyze tebessüm etti. "Gördüm annem, gördüm. Hayırlı, uzun ömürlü olsun.”

Mirza ile bakışlarımız buluştu. Bu gece; bir yemin, bir başlangıç ve büyük bir umutla mühürlenmişti.


 
 
 

Yorumlar


  • Instagram
  • X
  • Spotify

© 2025 by Melike Saliha Akbak.

bottom of page