top of page

Üsteğmenim II - 4.Bölüm: Ruhumuzun Sınırı

15 Eyl
14 dakikada okunur

"Biz, Vatan için kurşun sayanlarla; Vatanın geleceği için umut sayanların, kader defterine yazılmış yeminleriyiz."


Mirza Bulut


‘Kerkük benim, demek ayrı gördüler

Şu döşüme paslı hançer vurdular

Sanki benim öz evime girdiler

Oğlum gibi ağlayan vatan Kerkük

Soysuz ite yurt mu oldun sen Kerkük?

Bu nasıl özgürlük, sana hiç düşmez

Garipleri kimse görmez, görüşmez

Zalim değişir de, mazlum değişmez

Ellerimde can çekişen can Kerkük

O itlere yurt mu oldun sen Kerkük?’


Demiş, Ali Kınık. Bu sözler, sadece bir şiir değil, yüzyıllardır kanayan bir yaranın, kadim bir davanın çığlığıydı. Bizim savaşımız dünden ibaret değildi; ta ki o Türkmen atının nal seslerinin Musul’un taş sokaklarında yankılanmaya başladığı günden beri süren bir emanetti. Dış düşmanlarla uğraştığımız gibi, bir de sinsi yılanlar gibi içimize sızan hainler ekleniyordu. Hal böyle olunca da biz, Vatan evlatları, görev paylaşımı yaparak iç, dış demeden hain temizliyorduk. Nice canlarımız yanmış, nice mazlum kanı dökülmüş, ve maalesef, dökülmeye de devam ediyordu. Bu zalimlerin merhameti, vicdanı yoktu. Yaşlısı, çocuğu, kadını demeden can yakmayı çok iyi biliyorlardı. Ama bilmedikleri bir şey vardı ki; bu Vatanın evlatları, gölgenin dahi giremediği her yerdeydi.

"Savaş 1, Deli Kurt 1 konuşuyor," telsizden gelen Asaf’ın sesi gergindi.

"Deli Kurt 1, Savaş 1 dinlemede."

"Savaş 1, Musul'a hoş geldiniz," dediğinde dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. "Ne hoş gelmesi kardeşim, biz hep buradaydık. Ruhumuz, bayrağımızın söküldüğü her yerdeydi," dediğimde "Eyvallah," dedi.

Deli Kurtlar, Ali Binbaşımın bahsettiği, tanıştığımız MİT grubuydu. Deli Kurt 1 dediğimiz Asaf'tı. Asaf Arsal. Tanışma yemeği gerçekleşmiş, buzlar çözülmüştü. İlk görevimiz için atağa kalkmıştık. Bize kapıyı açacak olan ilk anahtarı bulmuştuk bile: Sıklıkla Türkiye'ye girip çıkan Aahil Alaa. Adı Arapça'da 'yüce prens' anlamına geliyordu. Köklü bir aileden gelmesine rağmen, babadan kalma parayı kirleterek hiç bulaşmaması gereken işlere bulaşmıştı.

"Komutanım, ne yapıyoruz?" diye soran Melih'e, "Bekliyoruz," cevabını verdim. Asker sabrı, en keskin silahtır. Deli Kurtlar'dan tekrardan haber gelene kadar bekleyecek, gece operasyonu başlatacaktık.

"Musul, bize bir o kadar yakın, bir o kadar da uzak olan şehir. Tarih kitaplarında kalmış bir hasret," dedi Burak.

"Bizden alınan ne çok yer olmuş be! İçim, yangın yeri gibi, acıyor valla," diyen Emre'ye cevabı Araf, bir ah gibi vermişti. "Hangimizin içi acımıyor ki kardeşim? Bu coğrafya, yüzyıllardır feryatla besleniyor."

"Bizden kalan her şeyi yakıp yıkmaları yok mu? Şeytan diyor, sen de yak yık onların kökünü," diye sinirle söylendi Arda.

"Filistin, Mekke, Medine, Musul, Kerkük ve daha nicesi, gönlümüzde açılmış derin bir yara," dedi Alper.


Bu sırada Deli Kurtlar'la konum bilgisi paylaşabileceğimiz telefona onlardan gereken koordinatlar, gelecek bir fırtınanın haritası gibi, gelmişti.

"Ya Bismillah, 'Öpülecek nice mazlumun eli var, bükülecek nice zalimin bileği,' demiş Ali Kınık. Bizler de evelallah gerekeni yaparız kardeşlerim," diyen Hamza'yla son noktayı koydum. "Hamza haklı." Hepsine bakışlarımı gezdirdim. Gözlerindeki ateşi gördüm. O an, önümde duranlar sadece askerler değil, adanmış ruhlardı.

"Toparlanın Savaş Timi! Hainlerden temizlememiz gereken bir Vatanımız vardır. Gidiyoruz!"

Etrafımızı bir hayalet sessizliğiyle kontrol altına alarak ilerlemeye devam ettik. Yürüdük, yürüdük. Konuma varıncaya kadar, ayaklarımızın altında ezilen her toprak zerresinde bir yemin taşıyarak, durmadan devam ettik.

"Ah, ah," iç çeken Hamza'nın sesiyle hafif açıyla ona dönüp bir bakış atıp tekrar önüme döndüm. "Hayırdır Rizeli? Formdan mı düştün yoksa?" Hamza itiraz etti. "Yok, komutanım, formdan düşer miyim ben hiç?"

"O iç çekiş formdan düşmeye değilse neye İnal?" diye sordu, Burak.

Melih, "Hayırdır badim, bir kız meselesi mi?" dediğinde Arda lafa atladı. "Aman kardeşim, öyle bir durumda kimseye demeden evlilik teklifi et yoksa benim halime düşersin," dediğinde Emre, "Anladık gardaşım, anladık. Kaç yıl bunun lafını yapacaksın?" dedi. "Hele bir susun da ne olduğunu öğrenebilelim Rizeli'den," diyen Araf'la, sessizleştiler. "Yok be komutanım, ne kız meselesi. Memleketimi özledim. Şimdi nasıl güzeldir oranın havaları. Deniz, dağa vurur şimdi..."

"Ben de özledim be Rizeli! Ankara'mın soğukluğu bile bir başka hâle gelir oldu bende," dedi Emre iç çekerek.

Konum yerine yaklaştığımızda bizi bekleyen Gökhan'ı gördüm. "Savaş Timi, goygoyu kesin! Odaklanın!"

Gökhan'ın yanına vardık. "Selamun aleyküm." Başını salladı. "Ve aleyküm Selam Üsteğmenim."

"Yolculuk nere Gökhan kardeşim?"

"Yolculuk, Kızılelma'yadır Üsteğmenim," gururla gülümsedim. "Eyvallah kardeşim."

Sağımızda kalan yolu gösterdi, "Buradan Üsteğmenim." Elimle time işaret yaptım. "Savaş Timi, gidiyoruz." Gökhan önde olmak üzere ilerledik, uzun sayılacak süre yürüdük ve bir evin önüne gelip, etrafı kontrol ederek, içeri girdik. Kurt Timi buradaydı. Asaf, yanıma gelip elini uzattı, tokalaştık. "Tekrardan hoş geldiniz kardeşim." Başımı eğerek, "Hoş bulduk kardeşim," dedim. Kurtlar timinde bulunan Burçin, evin mutfağından kafasını çıkarttı. "Komutanım, soframıza buyurmaz mısınız?" Benden önce Emre lafa atlayarak, "Hiç buyurmaz olur muyuz, bacım. Kurt gibi açım," dedi. Güldüm. "Buyurun o zaman," diyen Burçin ile hepsi mutfağa doluştu. Ardından Asaf ile geçtik.

🕊️

"Plan anlaşıldı mı?" Time ve ekibe baktım. Hepsi başını olumlu anlamda salladı. "O zaman gazamız mübarek olsun." Hep bir ağızdan, "Âmin," dediler.

Başımı işaret ederek, "Çıkalım," dedim. Ardından Burak'a döndüm. "Karargâhla iletişime geç. Berçin'i hatta al."

"Emredersiniz komutanım," dedi. Karargâhta Berçin Üsteğmen, bizimle iletişimi sağlayacak, gerideki gözümüz ve kulağımız olacaktı.

Silahımı da alarak, güvenli evden çıktım. Ardımdan diğerleri de çıktı ve etrafı kontrol ederek ilerlemeye devam ettik. Yolumuz uzun sayılırdı.

"Ben diyorum ki-" diye söze başlayan Emre'yi, Arda susturdu. "Sen bir şey deme kardeşim."

"Niye susturuyorsunuz Emre kardeşimi, buyur, konuş uzman çavuşum," diye söylendi, Gökhan.

Emre sesinden de anlaşılacağı üzere, kinayeli bir ses ile konuştu. "Eyvallah Gökhan kardeşim." Devam etti. "Bazıları söyleyeceklerimin dışında kalabilir, yol uzun, ben diyorum ki, herkes sevdiği kişinin sözlerinden birer tane söylesin. Kafa dağıtalım. Yoksa bu yol çekilmez. Zihniyetimiz temizlensin biraz."

Emre'yi ilk onaylayan, Gökhan olmuştu. "Çok haklısın kardeşim. İlk başta senden başlayalım," dediğinde, Emre tekrar konuşmayı devraldı. "Seni çok sevdiğimi söylemiş miydim Gökhan kardeşim?"

"Söylemiştin kardeşim."

"Olsun, bir daha demiş olayım. Seviyorum seni kardeşim."

"Eyvallah kardeşim."

"O zaman ben Atsız babadan söylemek isterim: 'Askerlik rütbe ve elbise değil, ruhtur.'"

"Vay vay vay, helal be kardeşim!" Diyen tabii ki Gökhan'dı. "Sıra sen de Gökhan kardeşim."

"Ben de Atsız babadan söylemek isterim: 'Davanın adamı olmak gerekir.'"

"Of of of, helal kardeşim," Emre de onun dediklerini iade yapmıştı.

Emre, susmadan son hız devam ederek, "Asaf liderim, bir de senden alalım," dediğinde Asaf bana yandan bir bakış atıp dudağının kenarını kıvırdı. "Ben, Yavuz Sultan Selim Han'dan söylemek isterim uzman çavuşum."

"Asaf liderime bakın hele. Buyur liderim."

"Yavuz Sultan Selim Han'ın hem veziri hem de en yakın arkadaşı olan Kenan Paşa anlatır: (...) Aslında göreve talip olan bendim. Selim Han, pervasızlığımı gördüğünde kolumdan tutup bir köşeye çekmiş ve, 'Neden gönüllü oldun? Gitmek zorunda değilsin, gönderecek çok adam bulurum. Yeni evlisin ve yakında bir çocuğun olacak.'

'İsmail, yakın bir dostunuzun geldiğini öğrenince, cesaretiniz ve mertliğinizden etkilenecek ve yüksek bir karşılık vermek isteyecektir,' dedim.

'O rezilden yüksek bir davranış beklenebilir mi hiç Kenan?' diye sordu.

'Beklenir Sultanım. Böylesi, yüksekle yüksek, alçakla da derhal alçak olurlar. Tiynetleri muhataplarının kıratına göre değişiverir. İşte bu yüzden alçaktırlar ya.'

Kavisli kaşlarını kaldırarak beyaz yüzünde sitemkar bir tebessümle konuştu, 'Benim halkımı kışkırtarak kendine hırsızlama bir devlet kuran bu dinsizin hakkından öyle de böyle de geliriz biz Kenan, ancak senin gibi dostu bir daha bulamayız. Sen gel bunu bir daha düşün.' Gülümsedim, dostuma, sırdaşıma, Sultanıma, 'Düşünülecek bir şey yoktur. Yapacağı için ahirini düşünmek bizim gibi adamlara göre değildir.'

'Doğru,' diyerek omuzlarımdan kavradı Yavuz Sultan Selim Han, sonra işte buraya gururla kaydettiğim o muhteşem kelamı etti, 'Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ise ölüme götürür. Yürü o halde. Yolun açık olsun kardeşim.'"

"Vay be söze bak, ne de doğru söylemiş güzel atam," dedi hayranlıkla Emre.

"Tarih değişmiyor, asıl onu fark ettiniz mi?" diye sordu Deli Kurt ekibinden olan Ayça.

Ona cevabı Ceren verdi. "O günden bugüne, kansız her zaman kansız, yiğit her zaman yiğit."

Alper konuştu. "Aslında şöyle bir baktığımızda tarihten ders almamız gereken nice konu var."

"Şu anda da aynı her şey. Alçak her zaman alçak. Yeri geliyor halkımızı bize karşı kışkırtmıyorlar mı?" diyen Arda'ya, Mete cevap verdi. "Öyle çavuşum, öyle."

Bir şey demek için ağzımı açmıştım ki, yanımdan vızıldayarak geçip giden kurşun ile bağırdım. "Tuzak! Herkes en yakın sipere!"

Adrenalin anlık bir şok dalgası gibi vücuduma yayıldı. Saniyeler içinde, herkes kendini bir duvarın, bir taş yığınının arkasına attı. Yürüyüşün hafifliği yerini, canlı bir demir yığını sessizliğine bırakmıştı.

Telsizden, "Burak, Burçin bir yere konumlanın! Keskin nişancı avına başlayın!" dedim. İkisi de aynı anda, "Emredersiniz," dedi. İkisi de çok iyi keskin nişancıydı. Biri göz, diğeri eldi.


Başımı siper aldığım yerden çıkartarak üç atımlık kısa bir seri ateşledim ve geri siper aldım. Kulaklıktan Asaf'ın sesini duydum. "Bunlar nereden çıktı? Adam, kendi tuzağını mı kurdu?"

"Liderim, belki de aradığımız adam kendi ayakları ile bize gelmiştir," diyen Kağan'a, "İnşallah, dua kapıları açıktır Hanlar Hanı," demişti Asaf.

Siper aldığım yerden tekrar çıktım ve gözüme kestirdiğim birini vurdum. Hedef, cansız bir ağırlıkla yere yığıldı. Elde var bir. Her bir aralıklarla, nefesimi tutarak, hedef aldıklarımı vurmaya başladım. Elde var on üç!

"Ulan bunlar öldürdükçe bitmek yerine çoğalıyorlar mı?! Sanki yerden mantar gibi bitiyorlar!" dediğimde "Al benden de o kadar," demişti Asaf. Çatışmanın ritmi, kalbimizin atışıyla karışmıştı.

"Böyle olmayacak, ben onlara yaklaşıyorum, beni koruyun!" diyen Asena'ya ilk cevabı veren Asaf oldu. "Olduğun yerde kal Asena! Bu intihar!"

"Asaf, böyle olmayacağını sen de çok iyi biliyorsun. Yanlarına yaklaşarak, bombaları Oğuzhan ile aktif hale getirmemiz gerekiyor. Yakın mesafe temizliği şart!"

Asaf, bir an sessiz kaldı. Asena onun sessizliğinden faydalanarak tekrar konuştu. "Oğuz, bombaların ile hazır ol! Burak komutanım ve Burçin keskin nişancılarını etkisiz hale getirir getirmez haber edin. Onlar olmadan kıpırdayamayız!"

Burak ve Burçin aynı anda söylendi. "Anlaşıldı!"

Burak'ın sesi tekrar duyuldu. "Burçin, saat üç yönünde ve saat dokuz yönünde iki tane keskin nişancı var. Dokuz yönü benim, atışa hazır ol!" dediğinde "Saat üç yönünde, görüş açımda. Hazırım," dedi Burçin.

Burak, "Şimdi!" dediği an, iki sert, tok ses aynı anda yankılandı. Burak, "Dokuz temiz!" dedi. Asena ve Oğuz tam çıkacakken Burçin'in sesi duyuldu, panik değil, soğuk bir uyarıydı bu. "Durun! Saat üç yönünde vurduğum keskin nişancı yerine başkası geçti. Fark ettiler! Çıkmayın sakın. Beklemede kalın."

"Anlaşıldı," dedi Oğuz.

Bizler diğerlerini etkisiz hale getirirken Burçin tekrardan nişancıyı milimetrik bir atışla etkisiz hale getirdi ve "Üç temiz!" dediği an Asena ile Oğuz hızlı bir çıkış yaptı. Adeta birer gölge gibi ilerlediler. Hepimiz siper yerlerimizden çıkarak koruma ateşini başlattık. İleride duran kamyonun arkasına saklandıkları an tekrar siper aldık.


Ara ara çıkarak atışlar yaparken Asena ve Oğuz ilerleyip bombalarını bıraktılar. Onlar tekrar bize doğru geldiklerinde koruma ateşini cehennemi bir hızla başlattık. Kısa sürede Oğuz, kulakları sağır eden bir sesle bombaları patlatmıştı. Beton ve demir parçaları havada uçuştu. Geriye kalan, sadece duman ve sessizlikti.



Ecre Aslan

Elimde okuduğum kitabı yanı başıma bırakıp bahçede koşuşturan güzel çocuklarıma baktım. Dedim kendime: "Burada işin ne, Ecre? Medeniyetin gürültüsünden uzak, her yeri tehlike kokan bu şehirde, bu dağın başında, senin ne işin var?" Sonra önümde, yüzlerindeki tebessüm ile oynayan masum evlatlarıma baktım. Ben gelmesem, başkası gelmese, onların elini kim tutacaktı? Terörist dediğimiz kişiler mi? Vatan hainleri mi? Tertemiz kalplere sahip olan bu çocukların elinden bizler tutmazsak, onların kalplerini karartıp bu Vatanın kendi evlatlarını, bu Vatana düşman etmezler miydi? Ben öğretmenliği, bu Vatan'ın güzel çocuklarının ellerinden tutarak, onlara umut olarak, en güzel yerlere gelmesi için çabalayıp bu Vatan'a hizmet eden güzel gençler yetiştirmek için seçmemiş miydim? Türkiye'nin dört bir yanı bizim değil miydi? Bu şehirde dalgalanan bayrak, benim şanlı bayrağım iken nasıl gelmemezlik yapıp bu çocukların elinden tutmazdım. Geldiğim için bir an pişmanlık duymamıştım. Onların mutluluğu her şeye değerdi. Şehit öğretmenlerimizin açtığı o nurlu yolda yürümek, benim için bir onurdu.

Oturduğum yerden ayaklandım. "Çocuklar, içeri giriyoruz." Hepsinin tek tek içeri geçtiğinden emin olduktan sonra girdim içeri. Sınıfa geçen çocuklar, üzerlerindeki montlarını çıkartırken, hemen yanı başımızda duran sobaya odun atarak, alevlenmesini sağladım. Hepsi yerlerine geçmiş, meraklı gözlerle beni izliyorlardı. Benim güzel çocuklarım, bilgiye açtı. Her gün yeni bilgiler öğrenmek onları mutlu ediyordu. Gülümsedim. Arif, el kaldırdı. Ona söz hakkı tanıdım. "Öğretmenim, ne öğreneceğiz bugün?" Gülümsemem buruklaştı. "Bugünkü konumuz, gönülleri Vatan aşkıyla mühürlenmiş Şehit öğretmenleriniz."

Bakışları daha meraklı bir hal aldı. Ayşe, konuşma hakkı istedi. "Evet, Ayşe?"

"Selda öğretmenimiz gibi mi öğretmenim?"

Selda öğretmen, benden önce buraya atanan ve bir gün teröristlerin yapmış olduğu baskın sonucunda öğrencilerini korurken şehit düşen bir fidan, bu topraklara kök salmış bir neferdi.

Başımı salladım. "Evet, güzel kızım."

Arkalarında kalan boş panoyu gösterdim. "Bugün, o panoda Şehit öğretmenlerinizi anacağız. Diğer şehitlerimiz gibi onlar da unutulmamayı hak ediyorlar ve bunu bizlerden sonra yapacak olan sizlersiniz. Ne olursa olsun, doğru bildiğiniz yollarınızdan şaşmayın güzel çocuklarım. Onlar doğru bildikleri yolda yiğitçe ilerlediler. Onlar siz çocuklar için çabalamak istediler. Yaptılar da. Hepsi birbirinden güzel öğretmenler oldular. Lakin ömürleri daha fazlası için yetmedi. Onlar, bu Vatanın geleceğine birer yıldız gibi düştüler. Bugün bizler; yarın sizler, bu kutsal görevi devam ettireceksiniz. Onların unutulmasına izin vermeyeceksiniz. Adlarını her yerde duyuracaksınız. Bu Vatan'ın evlatlarını, her yerde anlatacaksınız." Arif, benim söz hakkı vermemi beklemeden konuştu. "Söz öğretmenim, onları unutmayacağız ve unutturmayacağız." Hepsi bir ağızdan bağırdı. "Söz öğretmenim!"

Gülümsedim. Ben ve daha nice öğretmen bu çocukların güzel kalplerini karartmalarına izin vermeyecektik. Bu çocukların ellerinden tutacaktık. Bu Vatan'ın evlatlarına yakışacak şekilde yetiştirecektik.


Elime ilk resmi alıp çocuklara gösterdim. "Şehit Öğretmeniniz, Şenay Aybüke Yalçın. 1994 tarihinde dünyaya geldi. Aslen Çorum Osmancıklı olan öğretmeniniz, 2016 yılı Ekim ayında Batman'ın Kozluk ilçesine atanmıştı. Kendisi müzik öğretmeniydi. 9 Haziran 2017 tarihinde Batman'da, görev yerinde, makamında Şehit edildi." Resminin ve kısaca şehidimiz hakkında bilgilerin olduğu fotokopileri göstererek, "Kim Aybüke öğretmenini panoya asmak ister?" dediğimde hepsi ayaklanmıştı. Kendi aralarında gruplara ayırdım. İlk grup panonun başına geçtiler ve hepsi birbirine yardımcı olarak işlerini tamamladılar. "Teşekkür ederiz, çocuklar," dedim.


Bir diğer fotokopileri aldım elime. "Şehit öğretmeniniz Necmettin Yılmaz. [...] Şanlıurfa'nın Siverek ilçesindeki Çiftçibaşı İlkokulunda görev yapıyordu. 16 Haziran 2017'de evine dönerken, bir hain pusuyla, genç yaşta şehit edildi. Necmettin öğretmeniniz, daha 8 aylık bir öğretmendi." Boğazım düğümlenmişti. Şu an o haldeydim ve kendimi zor tutuyordum. Yutkundum ve kendimi konuşmaya zorladım. "Evet, Necmettin öğretmeninizi panomuza asacak olan ikinci grup geçsin bakalım," dedim.


İkinci grup da işlerini hallettikten sonra bir diğer fotokopiyi elime aldım. "Neşe öğretmeniniz, Neşe Alten, 1972 yılında Tekirdağ'da doğdu. [...] 30 Eylül 1993 tarihinde göreve başladı. Ailesi onu göndermek istememişti ama Neşe öğretmeniniz ısrar etti ve 'Bayrağımın dalgalandığı her yere giderim,' dedi. Ailesi vazgeçiremeyeceğini anlayınca babası onunla beraber yola çıktı. Okul harabe, sıralar kırık dökük, duvarlar yıllardır boyanmamıştı. Neşe öğretmeniniz köy muhtarını ve köyün ileri gelenlerini topladı, yardım istedi. Baktı ki yanaşmıyorlar, 'Masrafları ben maaşımdan karşılayacağım, siz sadece bana duvarcı, boyacı, camcı, marangoz ustaları bulun,' dedi. 10 gün gece gündüz çalıştı ve okulu açtı. Masraflar 3 maaşına mal olacaktı. Ama o bunu da önemsemedi. Tek önemsediği oradaki çocuklardı. Onların elinden tutmak, onların en iyi yerlere gelmeleri için çabalamaktı. Henüz 25 günlük öğretmenken 26 Ekim 1993 günü babasıyla birlikte şerefsiz bir saldırıda şehit düştü."


Öğrencilerimden Kübra konuştu. "Neşe öğretmenimiz ve diğer öğretmenlerimiz birbirine çok benziyormuş öğretmenim." Leyla konuştu bu sefer, "Annem demişti ki, şehitlerin hepsi birbirine benzer. Ruhları aynı kumaştan," Başımı olumlu anlamda salladım. "Annen, çok doğru söylemiş Leylacığım. Tüm şehitlerimiz birbirine fiziksel olmasa bile karakter yönünden benzerler. Hepsi birbirinden güzel insanlar. Hepsinin kalbi Vatan'a adanmış bir pınardı."

Gülümsedim. "Sizleri bırakıp hiçbir yere gitmeyeceğim çocuklar. Fakat sizden söz istiyorum. Çalışacaksınız, hayallerinizi gerçekleştireceksiniz, bunca kötülük arasında temiz kalıp iyi insanlar olacaksınız. Sizler bu coğrafyanın yeşerecek umudusunuz. Bu Vatan'ın evladısınız sizler ve büyüyünce bu Vatana hizmet edeceksiniz. Bu sefer, sizler tutacaksınız çocukların elini. Söz mü?" Hepsi bir ağızdan bağırdı. "Söz öğretmenim!"


Tüm içtenlikle gülümsedim. Kalpleri güzel çocuklarım, Rabbim yolunuzu, bahtınızı açık etsin. Ayağınıza taş değmesin. Rabbim, kötü insanlardan uzak tutsun sizleri.

"Evet, Neşe öğretmenizi de asalım." Bir diğer grup üstlendi. Tek tek öğretmenlerini öğrendiler. Panomuzu onlarla doldurduk ve panonun en üstüne, altın harflerle yazılmış gibi duran, 'ŞEHİT ÖĞRETMENLERİMİZ' yazısını astık.

"Çocuklar, masal vakti yapalım mı?" Güzel çocuklarımdan cevap gelemeden, cehennemin kapıları açılırcasına silah sesleri doldurdu etrafımızı. Ardından camların çığlık çığlığa kırılma sesleri.

Telaşla bağırdım. "Yere! Herkes kafasını eğsin, sıraların altına!"

Öğretmen masasını yere düşürüp pencereden girebilecek kurşunlara istinaden bizlere siper yaptım. Çocukların yanlarına geçtim, hepsini bir araya topladım ve sıraları da aynı şekilde düşürüp çevirdim. Kendimize koruma alanı oluşturduktan sonra ağlaşan, bağıran çocuklara döndüm.

"Çocuklar hepiniz beni dinleyin, sözümden kimse çıkmasın, hepinizi güvenle buradan çıkaracağım. Size söz veriyorum, bir tüyünüz bile incinmeyecek. Anlaştık mı? Size söz, hiçbirinize bir şey olmasına izin vermeyeceğim." Ağlayarak beni onayladılar. Gözlerimi etrafta gezdirdim. Kurşun sesleri susmak bilmiyordu. Okul, bu kısa sürede bile kötü bir hale gelmişti. Duvarlar, kurşunların imzasını taşıyordu.

Onların şu anlık güvende olduğunu düşünerek, yanlarından ayrıldım ve sıraları bizlere siper olacak şekilde yan yatırdım. Hepsini kapıya kadar yan yana olacak şekilde ayarlamaya çalıştım. Okulun bir deposu vardı. Çocukları o depoya koymak en güvenlisi olacaktı. Bu teröristler her an içeriye de girebilirlerdi. Sıraları saklana saklana kadar yapabildiğim kadarıyla yaptım. Geri çocukların yanına geçtim. Öğretmen masasının üzerinden düşen çantama uzandım, elime aldım. İçinden telefonumu ve silahımı, şarjörümü de alarak, çocuklarıma döndüm. O an, öğretmen kimliğim yerini koruyucu bir neferin soğuk ciddiyetine bırakmıştı. "Güzel çocuklarım benim, şimdi beni dinleyin, yere yatırdığım sıraları görüyorsunuz," elimle sıraları işaret ettim. "Tek sıra halinde onların arkasından saklanarak, depoya gideceğiz. Hepinizin çok dikkat etmesini istiyorum. Buradan kurtulacağız. Anlaştık mı?" Başlarını olumlu anlamda salladılar. "Tek sıra olun," dediğimi ikiletmeden yaptılar. En öne kendim geçtim. "Dikkat ederek beni takip edin." Yavaşça ilerledim. Sınıftan çıktık ve duvar kenarlarından dikkatli geçerek, deponun kapısına vardık. Demir kapıyı açtım ve onların geçmesi için kenara çekildim. "Geçin çocuklar, geçin. Hızlı ama sessiz olun."


Her birinin içeriye girdiğinden emin olduktan sonra onlara bakındım. "Benim biraz işim var. Lütfen buradan çıkmayın, hemen geleceğim." Arif biraz kapıya yaklaştığında elim ile onu durdurdum. "Öğretmenim gitmeyin, Selda öğretmenim de geleceğim, dedi ama bir daha gelemedi. Siz de gitmeyin." Onunla aynı boya gelmek için dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerimdeki kararlılığı görmesini istedim. "Söz paşam, geleceğim. Sadece bize yardım gelene kadar onları oyalayacak bir şeyler bulmam gerekiyor. Bize vakit lazım ve benim de bu vakti sağlamam gerekli. Sizden ricam, dışarıda ne olursa olsun, kimin sesini duyarsanız duyun, buradan çıkmak yok. Hiçbir şekilde bu kapıdan çıkılmayacak."

Hepsine tek tek baktım. "Bir de, olur da gelemeyecek olursam yanınıza, ben size bağırdığım an, kapının arkasındaki kilitle kapıyı kilitleyin. Anlaştık mı?"

"Öğretmenim-"

"Anlaştık mı dedim çocuklar? Şimdi!"

"Tamam öğretmenim, anlaştık. Bağırdığınız an bu kapıyı kilitleyeceğiz," dedi Kübra.

"Ama hemen gelin öğretmenim," dedi Arif.

"Sizi çok seviyoruz öğretmenim," dedi Leyla.

Gülümsedim. "Geri gelmeye çalışacağım çocuklar. Ben de sizi çok seviyorum." Arif'i geriye çektim ve kapıyı kapattım.


Telefondan gerekli yerlere aramayı yaptım ve ardından silahımı kontrol ettim. Şarjörün soğuk metali, avcumun içine bir güven hissi veriyordu. Vaktim gittikçe azalıyordu. Her an içeriye girmeye teşebbüs edebilirlerdi. Başımı eğerek, duvar kenarından sınıfa geçtim ve ilk olarak öğretmenler masasını itekleyerek önce sınıftan çıkardım, ardından okul kapısının arkasına dayadım. Kapıyı, içeriden gelebilecek en ağır darbelere karşı hazırladım. Kapının yanında ki pencerenin camları yere inmişti. Kendimi korumaya alarak, dışarıya bakındım.

Buraya yaklaşan bir terörist vardı. Silahımın emniyetini açtım ve hedefe kilitlenip ateşledim. Kurşun, hedefini bulduğunda, dışarıdan boğuk bir çığlık geldi. Bir leş cepteydi.

Geriye çekildim. Kapının sağında kalan kitaplığa baktım. Bu kitaplığı çocuklarım için yaptırmıştım ve içine çeşit çeşit kitaplar alarak koymuş, onların faydalanmasını sağlamıştım. Hızla kitaplığın yanına geçtim ve tüm gücümle camları inen bir pencerenin önüne doğru iteklemeye başladım. Onu da halleder halletmez tekrar pencere önüne geçtim ve dışarıya baktım.

Ama bu? Bu, köyün muhtarıydı!

İlk geldiğim zamanlarda iletişim kurduğum adamdı bu. Şu an teröristlerin yanında yer alıyordu. İhanet, sırtıma saplanan en keskin bıçak oldu. Allah aşkına, bizler hiç kimseye güvenemeyecek miydik? İçimizdeki düşmanlar, dışarıdakilerden daha tehlikeliydi.

Kendimi geriye çektim. Bunu nasıl yapardı? İnsanlar nasıl bu kadar kötü olabiliyorlardı, aklım almıyordu! Kendimi toparladım. Şu an düşünme zamanı değildi.

Yanında durduğum pencereden bir kurşun geçip karşımdaki duvara saplandı. Burada olduğumu fark etmişlerdi. Hızla pencereye çıktım ve ilk hedef olarak belirlediğim kişiyi vurdum. Muhtarı, omzundan vurmuştum. Ona kolay ölüm sunmayacaktım!

Cebimde titreşen telefonumu çıkardım. Arayan, Ali amcaydı. Aramayı cevapladım. "Ecre kızım, iyi misin? Sesin... Sesin titriyor."

"Ali amca, şu an için iyiyiz."

"Destek geliyor kızım, az daha sabredin. Çocuklar, çocuklar nasıl?"

Bir kurşun daha yanımdan geçip gitti. Başımı daha çok eğdim. "Onları depoya koydum. Kilitlemedim. İyiler."

"Tamam kızım, geliyoruz. Az daha sabredin. Emin ol, o cehennemi başlarına yıkacağız."

"Ali amca, bu işin içinde köyün muhtarı var. Bir yılan, içimize sızmış. Eğer olur da bana bir şey olursa, onun hain olduğunu bilin istedim. Bu, benim son vasiyetimdir."

"Tamam kızım, gerekeni yapacağız biz. Lütfen öyle konuşma, Ecre. Bizim, çocukların, bu Vatanın sana ihtiyacı var kızım. Çocuklara da, kendine de dikkat et Ecre!"

"Tamam Ali amca." Telefonu kapattım. Başımı duvara yasladım. Kurşun sesleri vızır vızır geçip gidiyordu. Ölümü düşündüm. Ölüm, benim için aileme kavuşmak demekti. Hele de ucunda şehitlik varsa... O zaman, kavuşmak bir nefes kadar yakındı. Sonra onu düşledim. Mirza'yı. Üsteğmenim, diye hitap ettiğim yârimi; onun rütbesi aramızda öyle bir bağ oluşturmuştu ki, bunu ikimizden başkası göremezdi. O kelimenin altında ne anlamlar yatıyordu, sadece biz biliyorduk. Ve şimdi ölüm, aileme kavuşmak demek derken; bir taraftan da ölüm, onunla ayrılık demekti. Gönlüm iki ateş arasındaydı.

Telefonumdan WhatsApp'a girdim. Onunla olan sohbetimize girdim. Son görülmesi iki gün önceydi. Şu an görevdeydi. Ellerim klavyenin üzerinde gezindi.

"Seni çok seviyorum, can özüm."

Uygulamadan çıktım ve telefonumu tekrardan cebime attım. Bakışlarımı pencereye çevirdim. Okula yaklaşmakta olan iki teröristi daha etkisiz hale getirdim. Muhtar, bu sefer saklanmıştı. Ortalıkta gözükmüyordu. Birkaç el daha ateş ettim ve geri geri giderek, deponun kapısını açtım ve içeri girip kapıyı kilitledim.

Çocuklarımın hepsi yere çökmüş, birbirlerine sarılarak, sessiz gözyaşları dökerek, bekliyorlardı. Yanlarına vardım ve kapının tam karşısına oturdum. Silahımın şarjörünü değiştirdim. Her mermi, bir yemin gibiydi. Güzel çocuklarıma baktım. Gülümsemeye çalıştım. "Asker abilerinizle konuştum, birazdan burada olacaklarmış. Bizden sadece biraz daha beklememizi istediler," diye onları da bilgilendirdim.


Derin bir nefes alıp verdim ve tekrardan önüme döndüm.

O depoda ne kadar vakit geçti bilmiyorum ama sesler geliyordu. Büyük ihtimalle içeriye ya girmişlerdi ya da girmeye çalışıyorlardı. Çocuklar biraz daha geriye çekilmeye çalıştılar. Aralarından biri sessizce, "Öğretmenim?" dedi. Tek bir kelime, birçok anlam barındırıyordu.

Öğretmenim, ne yapacağız?

Ölüm mü yaklaşıyor?

Korkuyoruz...

Ve benim verecek tek bir cevabım yoktu. Silahımı daha sıkı kavradım. Kapıya doğrulttum. O kapı açılacak olursa içeriye girmeye çalışan her birini vuracak, mermilerimin son raddesine kadar, çocuklara zarar vermelerine izin vermeyecektim. Bir anne aslan gibi, sonuna kadar.


Bekledim, sesler daha çok yaklaştı.

Bekledim, kitaplığın, camların çığlığıyla yere düşme sesi okulda yayıldı.

Bekledim, çocuklarım hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Bekledim, demir kapıyı balyozla yıkar gibi açmaya uğraştılar.

Bekledim, son nefesimi vermeyi.

Ben, ölümü, şehitliği bekledim.

Ve o sesler duyuldu. Silah sesleri arttı. Bu sesler farklıydı, tanıdık bir sertlik vardı. Kapıdaki terörist bizi sevindirecek o cümleyi kurdu. Sesi boğuk, öfke doluydu.

"Türk askerleri gelmiştir. Geri çekiliyoruz." Ardından kapıya vurdu ve şu sözleri sarf etti. "Geri geleceğiz öğretmen. Senin için geleceğiz! Bu kapı, size mezar olacak!"

O ayetler döküldü dudaklarımdan:

"Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseleri de biliriz. Biz, ona, şah damarından daha yakınız." (50/Kâf 16)


 
 
 

Yorumlar


  • Instagram
  • X
  • Spotify

© 2025 by Melike Saliha Akbak.

bottom of page