top of page

Üsteğmenim II - 3.Bölüm: Kader Gayrete Aşıktır

2 gün önce
25 dakikada okunur

Arda Çelik

Ben, Arda Çelik. Bizimkilerin deyişiyle, Rüzgâr. Timin söylemiydi bu. Sizlerin tanımıyla ise Uzman Çavuş Arda Çelik. Memleketi Konya olan. Bozkırın çocuğu Arda. Vatanına deli gibi sevdalı olan Arda. Milletine bolca sevgi besleyen Arda. Nişanlısı İrem'e deliler gibi âşık olan Arda. Ablasının biriciği olan Arda. Belki de daha nicesi olan Arda…

Türkiye'min her toprağı ayrı güzeldi. Fakat Konya'm benim için farklıydı. Konya bana göre tarih kokan bir yerdi. Her bir sevdiğim buradaydı. Ben İrem'i, sevdiğim kadını, bu topraklarda bulmuştum. Doğrusu kader denen şey bizi bir etmişti. İrem bana çok uzaktan gelmemişti ki, yanı başımdaydı aslında. Benim anne tarafım ile onun baba tarafı arasında bir akrabalık bağı vardı. Kaderim bana yakın bir yerdeymiş fakat ben biraz geç farkına varmıştım. Her Türk annesi gibi annem de söylenip duruyordu. "Eline mesleğini aldın, birikimini yaptın. E be oğlum, ben ne zaman göreceğim senin mürüvvetini, ne zaman elime torun vereceksin?" deyip duruyordu. Ona ablamdan olma bir torunu olduğunu dile getirdiğimde ise "O başka bu başka olur. Ben güzel torunum ile anneanne oldum ama senin evladın ile de babaanne olsam ya," dediği vakitlerde "Tamam ana, bul birisini bir görüşüp konuşayım," dediğimde çıkagelmişti İrem. İyi ki de gelmişti. Sevdanın, sevmenin, sevilmenin bu kadar güzel olduğunu bilseydim, daha önce gelmesini isterdim cancağızımın.


Karargâhın bahçesinde bulunan çardakta oturuyordum. Bakışlarımı karanlığı çöken gökyüzüne çevirdim. Ay ışığı tüm güzelliğiyle vuruyordu. Gülümsedim. Ben geceleri severdim. Dağda terörist avlarken gece bizi saklar, ay ışığı ise bizim avlarımızın yerini belli ederdi sanki. Tamam, kabul. Bunu tamamen ben uydurmuş olabilirdim ama öyle geliyordu işte. Bu sefer bakışlarım, hafif esen rüzgârın etkisiyle dalgalanan bayrağımıza çevirdim. Sırıttım. Bu sırıtma gurur dolu olan bir sırıtmaydı. Şimdi söyleyin bana, karanlıkta, gece vakti hangi ülkenin bayrağı ışıl ışıl böyle parlardı? Al renginin ve o rengin üzerinde bulunan ak yıldız ve ayın güzelliği ne kadar da çok yakışıyordu geceye. Ulan, ne çok seviyordum be! Eğer bir gün nasip olursa şehitlik, bayrağımın altında son nefesimi vermeyi isterdim. Onun için verdiğim savaşı onun altında son buldurmayı isterdim. Derince bir iç çektim. Dilimden "Nasip et ya Rab!" çıktı. Nasip et ya Rab! Nasip et!

Ortamı telefonumun sesi böldüğünde arayanı bildiğim için kalbim dört nala koşmaya başlamıştı bile. Üzerinde yazan isme bakmadan telefonu açıp kulağıma dayadım. "Arayacağım dedin, bir kapattın, o kapanış be cancağızım." Güldü, kalbimi önüne serdiğim şahıs. "Arda ya," "Söyle cancağızım," gülmesini bastırıp, "Sen her cancağızım dediğinde bana gülmek geliyor," dediğinde sırıtarak, "A, neden kız?" dedim. Ne kadar gülse de ona böyle dememi seviyordu. Biliyordum. Daha çok güldü. "Arda, seni çok seviyorum. Senin bana öyle seslenmeni de seviyorum ama en çok herkese karşı ciddi tavrını koruyan o adamın benim yanımda her şeyiyle kendisi olmasını daha çok seviyorum." Yüzümdeki sırıtma büyük bir tebessüme döndü. "Ben de seni cancağızım. Ben de seni tahmin edemeyeceğin kadar çok seviyorum." Devam ettim. "Şimdi söyle bakayım, kayınbabamın konuşmamızı bölecek kadar önemli olan konuşması neymiş?"

"Babam dedi ki, söyle o oğlana, seninle eğlenmesin." Sesindeki hinliği anlamama rağmen oyununa ayak uydurdum. "Ne eğlenmesi kızım, bugün he desin nikâhı basarım ben. Ama kayınbabacığım kızının ne kadar inat olduğunu bilmiyor galiba." Güldü. Onun telefonun ucundaki gülmesi beni burada bitirdi. Bir de görsem o güzel gülümsemesini, benden geriye bir şey kalmazdı. "Arda şaka bir tarafa babam harbiden ne zaman evleneceksiniz diye sordu. Konuşun ayarlayın artık nikâh işini dedi." Kaldım. Duyduklarım doğru muydu? "Ne dedi? Ne?" "Evlenin dedi can içim." Heyecanlı sesi bana da yansımıştı. "Allah be!" Heyecanımı bir kenara atmaya çalışarak, "Sen peki? Sen ne diyorsun?" "Düşündüm de çok uzadı. En kısa zamanda yapalım nikâhı ama..." Heyecanı falan atamamıştım bir yerlere. Kendisi hemen yanı başımda durup duruyordu. "Ama?" dedim. "Bir evlenme teklifi alabilmiş değilim," dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı. "Cancağızım farkında mısın parmağında nişan yüzüğü var. Ve ettiğimi hatırlıyorum." Sinirli ifadesi sesine yansımıştı. "Ettin ettin tabi! Unutmam nasıl mümkün olabilir. Şeydi değil mi? İzine gelmiştin ama sadece bir gün kalabildin, acil görev çıkmıştı. Benim seni görmem havalimanında olmuştu, o da seni geçirebilmek için orada edilen alelacele olan evlenme teklifinden mi bahsediyorsun? Hatta uçağın kalkmak üzere olduğu için cevabımı bile öğrenemeden gitmiştin, giderken de cevabını mesaj olarak yolla dediğin tekliften mi bahsediyoruz?" Şimdi böyle deyince de hak vermedim değil. Ben ne yapmışım öyle. "Evet, Arda Bey?" Cevap bekleyen sevdiğime mırıldandım, utançla. "Ayıp etmişim be güzelim." Sesimdeki tınıdan anlamıştı. Yumuşadı. "Arda, aslında ben teklifi öylesine bahane etmiştim ama sen de öyle deyince parladım. Biliyorsun çabuk sinirlenen bir yapım var. Aslında ben öyle bir şey bile istemiyorum. Hatta ben o an da bile bunu sorun etmedim, sana cevabımı mesaj yoluyla atmıştım." Güldü, güldüm. "Can içim, harbiden öylesine demiştim ben ama konu bir an da başka yere gitti. Benim senden tek bir isteğim var ve bu isteğim bir ömürlük istek. Bunu sen de biliyorsun. Ben senden sadece her göreve çıktığında bana tekrardan sapasağlam gelmeni istiyorum. Bu bana yeter de artar." Ben onu yanlış anlamamıştım. Ben İrem'i tanıyor, biliyordum. Bunları sorun edecek biri değildi ama o da bir kadındı. Her kadın gibi bu tür şeyleri hayal etmiştir. Biz erkekler bu tür şeylere çok takılmıyorduk. Ne bileyim bize her şey daha farklı geliyordu. Biz düzdük ama kadınlar öyle değildi. Bizim düşünemediğimizi düşünürdü.

Bir süre daha konuşup kapattık. En kısa sürede nikâh tarihini alacaktık. Hatta yarın ablamla görüşüp gereken ne kadar hazırlık varsa yapılmaya başlanmasını isteyecektim. Fakat her şeyden önce şu teklif işini halletmem gerekiyordu. Yengelerim Ecre ve Ahu ile bir takım görüşmeler yapmam gerekiyordu. Fakat daha yeni yeni idrak ettiğim bir nokta vardı. Evleniyordum lan ben!

Evleniyordum!

Karargâha bağırarak girdim. Düğün vardı, düğün!

🕊️

Ecre Aslan

Okul çıkışı kendimi karargâha atmıştım. Özlediğim bir bey vardı burada. Şu sıralar yoğunluktan o bana gelemiyordu fakat ben fırsat buldukça onun yanına geliyordum. Tim birlikte oturdukları odadalarmış ama Mirza, Ali Binbaşının odasındaymış, imzalaması, incelemesi gereken birtakım evraklar varmış. Bu haberleri de bana kapıyı açan nöbetçi askerden öğrenmiştim. Artık burada iyice tanınan olmuştum. Binaya girecekken telefonla konuşan Arda'yı gördüm. Yüzü gülüyordu, konuştuğu kişi büyük ihtimalle İrem'di. Çok değişik ama tatlı bir çiftti onlar da. İrem ile hastanede tanışmış, konuşmuştuk. Onunla böyle tanışmak istemezdim. İkimizin de sevdiği beyler büyük bir tehlikeyi atlatmışken, aynı hastanede aynı korkuyu yaşarken değil de, başka yer de başka zamanda tanışmayı isterdim. "Her şey olacağına varır," diye boşuna denmiyordu. Her şey ilerlemesi gerektiği gibi devam ederdi ve biz, insanoğlu buna engel olamazdık.

Yüzümdeki tebessüm ile binaya girdim ve artık ezbere bildiğim yollardan geçerek odaya geldiğimde odaya girmek üzere olan Üsteğmenim ile karşılaştık. Beni fark etmesiyle gözleri ışıldamıştı. Bizimki tesadüflerle başlayan bir sevdaydı. Umut diyerek geldiğim yerde alın yazımı bulmuştum ben. Kaderimdeki kişi nerede, ne yapıyor, bir gün karşılaşırsak bu nerede, nasıl olacak acaba diye hep merak ederdim. Oysa ki o da benim gibi Vatanına hizmet etmeye çalışan, bunun için canını ortaya koymuş olan birisiymiş. Hizmetimiz farklı olsa da amaçlarımız aynıydı bizim. Rabbim, tam gönlüme göre birisini yazmıştı kaderime. Onun her mavi gözlerine baktığımda şükrediyordum ben. Her defasında iyi ki o, diyordum. Ve ben ona adıyla seslenmeyi sevdiğim kadar "Üsteğmenim" demeyi de çok seviyordum. Ben ona bir rütbeden ibaret olarak demiyordum ama. Ben her Üsteğmenim dediğimde altında yatan şeyler farklıydı. Altında yatanlar; bizim tanışma şeklimiz, geçmişimiz, sevdamızdı.

"Can özüm," dediğinde gülümsedim. Aramızda kalan birkaç adımlık mesafeyi de ben tamamladım. "Ben geldim yine," dediğimde güldü. "Sen hep gel, benim sana gelemediğim her an sen bana gel can özüm." Birlikte içeri geçtiğimizde buraya her geldiğimde tim tarafından yapılan karşılanma töreni, şu anda da yapılmıştı. Hepsinin ağzından sıklıkla 'yenge' kelimesini duyar olmuştum ama sevmiyor da değildim. Özellikle bayan, bekar askerler varken demeleri iyi oluyordu. Böylelikle laf arasında Mirza'nın müstakbel karısı olduğumu öğreniyorlardı ki bu da benim için fazlasıyla önem arz ediyordu. Ben kıskançtım, yapacak bir şey yoktu.

Timin arasında her zamanki konuşmalar dönüyor ve ben de arada dahil oluyordum. Gözüme ilişen, kenarda duran saz dikkatimi çekti. Gözlerimi sazdan almadan, "Aa, hanginiz çalıyor?" dediğimde baktığım yeri anlamaları ile Hamza, "Ben çalıyorum yenge," demişti. Başımı az bir açıyla eğerek, "Şimdi de çalar mısın?" diye sorduğumda tebessüm ederek onaylamıştı beni. O sazını alırken konuşan Mirza olmuştu. "Çal oğlum o zaman oradan, Pınar Başından Bulanır." Gülümsedim. Bakışları bana döndü. Türkülerle aramın iyi olduğunu, sevdiğimi biliyordu.

Hamza sazının tellerine vururken Mirza da türküye girmişti. Yüzümdeki tebessüm büyüyebileceği kadar büyüdü.


"Pınar başından bulanır (canım oy)

İner ovayı dolanır (canım oy)

Sende çok haller bulunur (canım oy)

Dağlar duman olur

Çayır çimen olur"

Çok sevdiğim gözlerini benim ela gözlerimle buluşturdu.

"Ben yari görmezsem

Halim yaman olur"


Bir süre daha türküye devam etmişti. Türkü bittiğinde tim, Mirza'nın türküyü çok güzel söylediği ile ilgili birkaç cümle kurmuşlar daha sonra kendi aralarındaki sohbete dönmüşlerdi. Uzun uzun ona baktım. Güzeldi, fazla güzel ve fazlaca da yakışıklıydı fakat kalbi her şeyden daha güzeldi. Sadece benim duyabileceğim şekilde söylendi. "Seni göremezsem halim yaman olur can özüm." Dikkatimi çekip duran ama sormaya fırsat bulamadığım o soruyu sordum. "Son zamanlarda bana sıklıkla hatta neredeyse her zaman 'can özüm' demeye başladın. Yanlış anlama bana böyle seslenmen fazlaca hoşuma gitti ve sevdim ama merak ettim." Güldü. Çok güzel gülüyordu. Bunun tarifi yapılmazdı ki! Ben ona hangi güzel kelimeleri söylesem bile az kalacakmış gibi hissediyordum.

"Can özüm; en kıymetli parçam, en değerlim anlamına geliyormuş. Bir insan için en önemli şey canıdır. Ve biri can özüm diye sesleniyorsa eğer o seslendiği kişiye kendi canı kadar önem ve değer verdiğini gösterirmiş." Şaşırmıştım. Ben hiç bu anlamda bakmamıştım. Devam etti. "Ben bunu öğrendikten sonra sana bu şekilde seslenme kararı aldım. Sen benim önem ve değer verdiğim kişisin gül güzelim. Aslında ben yaptığım görevle de belli ki kendi canıma çok önem vermem fakat bu sen gelene kadarmış öğretmen hanım. Sen gelip de yüreğime konup benim canım olduktan sonra tüm dengeler bozuldu." Ben bu adam için şükredip iyi ki demez miydim? Çok güzel sevmiyor muydu bu adam? Canını canıma katmamış mıydım ben?


Ben konuşmak için ağzımı araladığımda odaya Arda'nın sesi doldu. "Allah be!" Odayı bırakın, binayı inlete inlete gelen Arda'ya hepimiz şaşkınlıkla baktık. Konuştuğu kişinin İrem olduğuna emindim ve İrem her ne dediyse Arda şu an bu haldeydi. Mirza hepimizin aklında olan o soruyu yöneltti. "Kardeşim, mutluluğun daim olsun, olsun da, hayırdır ne bu mutluluk?" Arda'nın konuşmasına fırsat vermeyen Emre atladı. "Görev var değil mi kardeşim?" Ayaklandı, timin geri kalanına gözlerini gezdirerek, "E, ne duruyorsunuz? Kalkın, düğün varmış yine," dediğinde Arda gözlerini devirmişti. "Düğün var kardeşim var da-" Emre tekrardan sözünü kesmiş, "Ben demiştim," diye söylenmişti. Arda, sinirle Emre'ye bir omuz darbesi atarak, "Bir sus be oğlum! Hevesimi kursağımda bıraktın," dedi.

Ben olayı anlamamla çoktan sırıtmaya başlamıştım bile. Demek ki İrem hanımdan onay gelmişti artık. "Ne düğünü o zaman oğlum bu?" diye soran sevdiğim beye baktım. Erkekler ile kadınların aklı çok farklı çalışıyor dedikleri bu olsa gerek. Bu sefer de olaya ben dâhil oldum. "Rahat bıraksaydınız İrem ile olan düğününün haberini verecekti zaten." Hepsi önce bana şaşkınlıkla bakmış ardından sırıtıp duran Arda'ya dönmüştü bakışlar. "Ne?"

"Harbiden düğün varmış!"

"Takılarımız hazır değil lan, önceden haber edilirdi."

"Kardeşim hayırlı olsun."

 "Yenge sonunda evet dedi ha."

"Biri daha yuvadan uçuyor ve ben daha çikolatalı kurabiyemi ikna edebilmiş değilim." Evet, evet! Bu son cümleyi söyleyen Emre'ydi. Ah bir bilseydi, arkadaşımın da ona karşı bir şeyler hissettiğini, böyle konuşabilecek miydi?

Arda keyifle oturmuş, arkadaşlarının dediklerini umursamadan bana hitaben konuştu. "Sen nereden anladın yenge, bizim düğünümüzün olduğunu?" "Bahçede İrem'le konuştuğunu tahmin etmiştim. Şimdi de düğün falan deyince anlaşıldı zaten her şey." Alper kafasını iki yana sallayarak, "Bu kadınlardan korkulur," demişti. Kaşlarım kendiliğinden yukarı kalkmış ve bakışlarımın hedefine Alper'i almıştım. O da bunun farkına vardığı an U dönüşü yapmıştı. "Ben öyle demedim yenge. Yani dedim de, sana demedim. Tamam kadınlar diye hepinizi aldım ama sen yengemsin, sen hariçsin onlardan." Yanında oturan Hamza kafasına vurmuş, "Konuştukça daha çok battın, sus oğlum," demişti. Alper de bir bana bakmış, bir Hamza'ya bakmış, "Ben susayım en iyisi," diyerek sessizliğine gömülmüştü.

Melih konudan bağımsız bir şekilde, "Komutanım, kadınlar bizim bile fark edemediğimizi fark ediyor, acaba diyorum Berçin komutanı tamamen bizim time mi alsak, görevler de daha çok başarı elde edebiliriz," Mirza'ya hitaben konuşurken, Araf da hafif sırıtarak, göz ucuyla Burak'a bakmış, ardından, "Olur tabi, hatta bazılarımız için daha iyi olur," dediği an Burak'ın bakışlarının hedefi olmuştu bile. Mirza onların gırgır şamatasını takmayarak, Arda'ya yönelmişti. "Ulan oğlum, benden önce davranmak da neyin nesi?" Kurduğu cümleyle bakışlarım şaşkınlıkla ona döndü. "Ne?" diye mırıldandığımda bir tek beni o duymuştu ve bakışları bana döndü. "Ne? Yoksa benimle gönül mü eğlendiriyorsunuz Öğretmen Hanım?" dedi eğlenen bir tonla. Şaşkınlığı üzerimden atarak, "Bilmem Üsteğmenim. Hem," önce diyeceklerimi toparlamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözlerimi kısa bir süre etrafta gezdirmiş ardından ona bakmıştım tekrardan. Bakışları hala benim üzerimdeydi. "Hem ben daha bir teklif göremiyorum." Mirza'nın cevap vermesine fırsat tanımayan Arda, "Hah, doğru bir noktaya değindin yenge," derken, Mirza yanımda sadece benim duyacağım bir şekilde homurdanmıştı. "Ulan, en güzel anlarımın katilisiniz yeminle." Dediklerini hiç duymamış gibi yaparak, Arda'ya "Sen devam et," dedim. "İşte yenge, İrem de güzel bir teklif bekliyor. Bana bir yardımcı olur musunuz?" Başımı olumlu anlamda salladım. "Tabii ki yardımcı olurum." Bu dediğimle keyfi daha çok yerine gelmiş, timin takılmalarına karşılık vermeye başlamıştı.

🕊️

Oradan oraya koşturan miniklerime baktım. Onlarla aramızda can bağı oluşmuştu. Birbirimize çok iyi gelmiştik. Ben ne kadar büyümüş, yetişkin olmuş biri olsam da kanatlarım kırıktı benim. Annem, babam yoktu yanımda. Sevdiğim adamı anlatacağım, dertleşeceğim kardeşim yoktu. Yarımdım, yaralıydım ben. Benden ailemi alanlar, bu çocukların da umutlarını almışlardı. Belki de onların da sevdiklerini almışlardı. Öyle de olan öğrencilerim vardı.

Bakışlarım köşede oturan Zeynep'e kaydı. O mesela. Gençliğinin daha başında olan abisi ortalıkta yoktu. Onların deyimiyle dağa kaçırılmıştı. Zeynep, abisine bağlı bir kız çocuğuydu. Çünkü âşık olacağı bir babası yoktu. Onları terk edip gittiğini söylüyor, nerede olduğuna dair bir bilgileri bile yok. Zeynep'in abisi, evin reisi olmuş, hem okuyup hem çalışıyormuş. Kardeşine ve annesine bakmak için. Fakat teröristlerin bu okula baskın yapıp bu okulun öğretmenini ve öğrencilerini şehit düşürdükleri o olayda abisi de kaybolup gitmiş.

Buraya ilk geldiğim sıralarda köylülerle tek tek konuşarak, çocukları okula göndermeleri için ısrarlı konuşmalar yaparken, Zeynep'in annesi kabul etmemişti. Birkaç hafta ısrarla kapılarını çalmış, dil dökmüştüm. Annesinin, Hatice teyzenin dediği kelime beni çok yaralamıştı. "Evlat kaybetmenin acısını bilir misin öğretmen! Ölüsünün ya da dirisinin gelmesini beklemek nasıl bir acı bilir misin? Ölüsüne bile razı olup en azından bir mezarı olsun demenin ne demek olduğunu? Ben oğlumu kaybettim. Nerede, sağ mı, ölü mü, bilmiyorum bile. Benim bir evlat daha verecek gücüm yok. Zeynep'imi bırak, benim yanımda dursun. Dursun ki, kendimi onunla avutabileyim." Bir ananın şu kelimeleri kullanması ne kadar da acı değil mi?

Hatice teyzeyi sıklıkla ziyaret etmiş ve ona bir söz vermiştim. Kızına hiçbir zarar gelmeyecekti. Buna izin vermeyecektim. Bu sadece Zeynep için de değildi. Ben buradaki yavrulara zarar gelmesin diye onlara kalkan olurdum. Bir saniye bile düşünmeden bunu yapardım! Tüm çocuklar masumdur. Onlar bunları hak etmiyordu. Canım yanıyordu. İstiyordum ki, onların üzüldüğü şeyleri ben yükleneyim ve onlar hep mutlu olsun. Gözleri hüzünden değil, mutluluktan parlasın istiyordum.

Yanıma gelen bir diğer minik ile daldığım düşüncelerden irkilerek bana seslenen ufaklığa baktım. "Söyle Naz'ım." Elindeki test kitabını bana doğru uzattı. "Öğretmenim, ben şu soruyu anlayamadım. Rica etsem yardımcı olur musunuz?" Gülümsedim. Bu test kitabı benim onlara aldığım test kitabıydı. Merkeze giderek, içeriğini beğendiğim bir yayınevinin test kitabını almıştım onlara. Bu ufaklıkların hepsinin bir hayali vardı. Naz mesela doktor olmak istiyordu. Hayat kurtarmak istiyordu. Hatta onu Elif'le de tanıştırmıştım. Elif, ne zaman doktorlukla ilgili soruları olursa ona sormasını söylemişti. Buna çok sevinmişti güzel kızım. Takıldığı soruyu ona anlatmış ve anlayıp anlamadığını sormuştum. Teşekkür ederek anladığını söylemiş ve tekrardan bir köşeye çekilerek testini çözmeye devam etmişti.

Son iki dersimiz beden dersi olmasıyla dışarıda, okulumuzun bahçesinde takılıyorduk. Sınıfımın erkekleri kendi aralarında iki takım oluşturmuş maç yapmaya hazırlanıyorlardı. Her merkeze indiğimde onlar için bir şeyler alıp geliyordum. Öğrencilerimden Hasan'ın ise hayali futbolcu olmaktı. Bana bundan bahsederken laf arasında okulun futbol topu olmadığını ve eğer top olsaydı sürekli arkadaşlarıyla maç yapabileceğini söylemişti. Onun isteğini yerine getirmiş, merkeze giderek üç tane futbol topu almıştım. Bir ara ders bitiminde, 'Futbol oynamak isteyen var mı?' diye elimdeki futbol topu ile sınıfa sorduğumda, Hasan'ın gözlerindeki parıltılar her şeye değerdi.

🕊️

Yüzümdeki tebessüm yerini korurken bahçe kapısının açılmasıyla bakışlarım o tarafa döndü. Sevdiğim bey ve silah arkadaşları girdi içeriye. Mirza yanıma gelirken diğerleri başlarıyla selam verip maç yapmaya hazırlanan öğrencilerimin yanına gittiler. Mirza birkaç adımda yanı başıma gelip gülümsedi. "Selamın aleyküm can özüm." Gülümsedim. "Aleyküm selam Üsteğmenim." Devam ettim. "Yoğun olan işleriniz bitti galiba." Cıkladı. "Yok, ne bitecek. Sadece biraz aralığımız vardı. Emre de Elif'in buraya geleceğini duyunca bir gelelim dedik." Yüzümdeki gülümseme silinmiş onun yerine şaşkınlık ele almıştı. "Nasıl yani?" diye söylendiğimde bende ki değişimi o da farkına varmış, ne olduğunu çözmeye çalıştığı için kaşları istemsiz çatılmıştı. "Ben yanlış anlamayı umuyorum, Üsteğmenim. Anladığıma göre siz buraya Elif gelecek diye gelmek isteyen Emre için geldiniz öyle mi?" Onun da yüzünde hayret eden bir ifade oluşmuştu. "Gerçekten bunu mu anladın can özüm?" Kaşlarım yukarı kalktı. "Ne yani, şimdi de suçlu ben mi oldum?" Ağzımdan, 'hah' nidası çıktı. "Bunu siz demediniz mi Mirza Bey?" "Dedim dedim de, ben o şekilde demedim." Başımı hafif açıyla yana eğerek, "Peki hangi açıyla dediniz Üsteğmenim?" diye sordum. Bakışlarını çok kısa bir süreliğine etrafta gezdirmiş daha sonra güzel mavileri elalarıma değmişti. "Onun veya bir başkasının neden geldiği değil, benim neden geldiğim önemli öyle değil mi, can özüm?" Cevap vermeme fırsat tanımadan devam etti. "E benim neden geldiğim de gayet açık," sırıttı. "Müstakbel karımı görmeye geldim," demesiyle sanki boğazıma bir şey kaçmıştı. Birkaç defa öksürdüm. Yüzündeki sırıtış daha da büyüdü. "Helal helal Öğretmen hanım." Beni nereden vuracağını da biliyordu vicdansız! Bir anda öyle denilir miydi?

Bahçe kapısı tekrardan açılmış ve içeri Elif girmişti. Elif'in geldiğini gören Emre ise sırıtarak onun yanına gitmişti bile çoktan. Mirza da benim kalakalan halimden zevk alarak, onu çağıran öğrencilerimin yanına gitmişti. Ardından gülümsedim. Müstakbel ha? Kendi aralarında grup oluşturmuşlardı, Emre'yi ise zar zor Elif'in yanından koparmışlardı. Elif de bu fırsattan istifade ederek yanıma gelmişti. Sıkıca sarıldık birbirimize. "Nasılsın balım?" "Elhamdülillah kardeşim, seni sormalı?" dedim ima da bulunarak. Anlamıştı da zaten. "Yok ya öyle bir konuşuyoruz," demesiyle gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Kendimi hızla toparlayıp konuştum. "Hmm, bu öylesine olan konuşma kahve içerek mi oluyormuş?" dediğimde mahcup olmuştu. Çünkü Elif hanım bu konuda hiçbir şey bahsetmemişti bile bana. Mahcupluğu bundan sebepti. "Ecre-" Sözünü kestim. "Anlatmak istemediysen anlayışla karşılayabilirim. Her şeyi diyeceksin diye bir kaide yok. Hem asıl sen kusura bakma bunu öyle dile getirmemem gerekirdi." Ellerini hızla iki yana sallayarak, "Hayır, hayır! Öyle bir şey değil. Bizim seninle gizlimiz saklımız mı var ki sadece bazı şeylerden kendimden emin olmak istedim. Hem yakın bir zaman da oldu daha. Anlatacak vaktim olmadı."

Tebessüm ettim. "Açıklama yapmak zorunda değilsin. Gerçekten. Ne zaman anlatmak istersen beklerim seni." Bunlar samimi düşüncelerimdi. "Ecre?" dediğinde ellerini ellerimin arasına alarak sözlerime devam ettim. "Güzel arkadaşım benim, bazen insanların öyle bir anı olur ki bu yakın arkadaşı da olsa kimseye bir şey diyemez o an. Vaktini, zamanını bekler. İlla ki bana anlatacağını biliyordum. Sadece sana zaman tanımam gerekiyordu fakat bir anda çıktı sözler ağzımdan. Yoksa seni biliyor ve tanıyorum," dediğimde derin bir nefes verdi. Güldü. "İyiyiz değil mi?" Başımı olumlu anlamda salladım, "İyiyiz."

Birlikte bizimkileri izledik. Çocuklarla çocuk olmuşlardı, olmasına ve harika bir görüntü vardı şu an karşımızda. Dünya'nın en güzel dizisini veyahut filmini getirseler ben bu görüntüyü tercih ederdim. Sadece bir an. Bir anlığına gözümün önüne bir kız çocuğu geldi. Çocuğun özelliklerini seçemeden kendimi silkeledim ve o kız çocuğu kayboldu. Neydi o minik kız? Kimdi?

Bakışlarım Mirza'ya düştü. Çektiğim acıların mükâfatı olarak sanki yollamıştı onu Rabbim bana. Ve o an dilimden bir dua dökülüverdi. Ve sonradan anlayacaktım, o sıra dua kapılarının açık olduğunu. "Rabbim onu hep bana bağışla. Onun acısını bana gösterme. Lütfen Rabbim. O hep benimle olsun."

🕊️

"Boş yere canı yanmaz insanın,

Ya bir eksiklik vardır geleceğe dair,

Ya da bir fazlalık vardır geçmişten gelen."

Demiş, Fuzûlî. Benim geleceğe dair bir eksikliğim vardı. O eksiklik, ailemdi. Ve bu eksiklik geçmiyordu, sadece suret değiştiriyordu. Elhamdülillah ki imanımız sayesinde neyin ne olduğunu biliyorduk. Hepimiz bu Dünyada bir emanetçiydik. Fakat bazı acıların da tarifi olmuyordu. İnsanlar tuhaf varlıklardı. Bir tarafta ağlarken diğer taraftan gülebiliyorlardı. Zaman dediğimiz kavram ise bir kum tanesinden ibaretti. Hızla akıyor, geçip gidiyordu.

Arda'nın ricası üzerine teklif hazırlıklarına son hız devam etmiştik. Benimle birlikte Ahu ve Elif de elinden geleni yapmışlardı. İrem ile konuşmayı ben gerçekleştirmiş ve onu Şırnak'a davet etmiştim. Bahanem hazırdı: Biz buradaydık, o ise Konya'da. Müsait olduğu bir vakitte Şırnak'a gelip misafirimiz olmasını ve çok aceleye gelen tanışma olayını burada tekrarlamaktı. Aslında bahaneden daha çok bir sebepti. Hem bizim onun yanına gidebilme gibi durumumuz da şu an için yoktu. Elif ile ben çalışıyorken Ahu'nun da doğumu yaklaşmış, uzun yolculuk yapması yasaklanmıştı. Kendisi de bu konuya olumlu bakmış, yarınki uçakla Şırnak'a inmiş olacaktı inşallah.

Evet, gelelim minik Altay'a, Atahan'ın ve Ahu'nun o çok beklediği hatta timin onlardan daha çok bekledikleri minik Altay'ın aramıza katılması an meselesiydi. İlk yeğen olması sebebiyle o kadar amca içinde nasıl olacaktı bilinmiyordu. Çünkü şimdiden hepsi onun için bir şeyler düşünmeye başlamışlardı. Fakat şu da bir gerçekti ki çok şanslı bir bebek olacaktı. İsim konusunda yaşadıkları kararsızlık son bulmuştu. Bir isme karar vermişti ebeveynleri lakin bu ismi bizler öğrenememiştik. Büyük ihtimalle bize de sürpriz olacaktı adı.

Okuldan çıktıktan sonra alelacele lojmana gelmiştim ve yarınki teklif için kolları sıvamıştım. Mirza'nın beni götürdüğü kafeyi yarın akşam için kapattırmıştık. Pastayı kafe çalışanları ayarlayacaktı fakat geri kalan yiyecek türlerini biz hazırlayacaktık. Ayrıca gün içerisinde de Arda'yı süsler ile tektaşı alması için de çarşıya göndermiştim. Olaya az çok hâkim olan Ali Binbaşı da bu süreçte izin olaylarını bizim için kolaylaştırmıştı.

Tabii süsleri ve tektaşı almaya tek gitmeyen Arda, yanına Emre ile Araf'ı da götürmüştü. Üç kişi olmalarına rağmen ise bir şeyi becerememişler, sıklıkla beni arayarak sorular sormuşlardı. Hatta süsleri alırken bir anda görüntülü sohbet başlatmışlar, Arda mağazayı gezdirerek hangi süsleri alması gerektiğini sormuştu. Asıl sorun ise şuydu ki, Emre süs niyetine bunlara çocuklara yapılan doğum günü partisi için Örümcek Adamlı süsleri aldırmaya çalışmış, bir de kameraya kendisi çıkarak, "Yenge bizi anlatan en iyi süs bunlar bence. Örümcek adam da iyilerin dostu, kötülerin düşmanı, biz de öyleyiz. Tam bizlik değil mi?" demişti. Araf olaya müdahale ederek, "Siz işinizi halledin ben de boyu büyüyen ama akıl yaşı büyümeyen bu arkadaşa olayın öyle olmadığını anlatayım," diyerek Emre'nin kameradan çıkmasını sağlamıştı. Ah, Emre! Aklıma geldikçe gülüyordum. Bizim Elif'in ömrünü uzatırdı bu çocuk.

Yarın için tava böreği, sarma ve tuzlu kurabiye yapma kararı almıştım. Okuldan gelir gelmez de üzerimi değiştirmiş, başıma bir yazma örterek ilk başta kolay olan tuzlu kurabiyeden başlamıştım işe. Ahu'nun son ayları olması sebebiyle ağrılar çekiyordu ve hareketleri kısıtlanmıştı. Bundan dolayı da ona bir şey dememiştim. Lakin Elif'i yardıma çağırmıştım. O da hastaneden çıkar çıkmaz buraya gelecekti yardım için. Tuzlu Kurabiyeyi fırına koyduktan hemen sonra tava böreğinin içini hazırlamaya koyulmuştum. Kıymayı gerekli malzemelerle tavada pişirmiştim. Dolapta bulunan hazır yufkaları hazırladığım sosa bulamıştım. Büyük tavaya yufkaları özenle dizmiş, ara kısmına içi koymuştum. Üst kısmına tekrardan soslu yufkayı dizmeye koyuldum. Her şeyi tamam olunca ocağa alarak pişirmeye koyuldum. Sarmanın iç harcını hazırlamaya koyulacakken çalan kapıyla yönümü mutfak kapısına çevirdim.

Gelen kişinin Elif olduğunu düşünürken kapının deliğinden bakmamla gelenin Mirza olduğunu gördüm. Üstüm gayet iyiydi. Lacivert, bol eşofman takımım vardı. Başımdaki lacivert yazmamı da düzeltip açtım kapıyı. Beni görmesiyle ciddi ifadesi bozulmuş, onun yerine ona çok yakışan gülümsemesi çıkmıştı meydana. "Can özüm?" Gülümsedim. "Hoş geldin, Komutanım," dediğimde gözlerini devirmişti. Ona komutanım dememi sevmiyor ama Üsteğmenim dememe sesini çıkartmıyordu. "İçeri gelebilir miyim?" dediğinde kapıyı daha çok açıp geri çekilmiştim. Verdiğim onayla birlikte içeri geçti. Mutfaktan gelen kokular ile yönünü oraya çevirmişti. Ben de arkasından girdim. Mutfaktaki telaşı görünce kaşları çatık bir şekilde bana döndü. "Ben sana ne dedim, uğraşma bir şeylerle hazır alırız dedim. Niye eziyet ediyorsun kendine. Hem okulda fazlasıyla yorulmuyor gibi." Ben de onun gibi kaşlarımı çattım. Bu kızgınlıktan çok uzakta olan bir çatmaydı. "Hiç de bile ben okulumda yorulmuyorum. Yavrularımın varlığı yetiyor ayrıca Arda da hazır alabileceğini söyledi zaten ama ben kabul etmedim. Kendime eziyet etmiyorum. Ben halimden gayet de memnunum," dediğimde mutfak masasına oturmuş, bir şey demek için ağzını açtığı vakit telefonu çalmıştı. Arayana bakıp telefonu cevapladı.

"Ve aleyküm selam annem. Çok şükür iyiyim, sen nasılsın?" O telefonuyla konuşurken fırındaki kurabiyeleri kontrol etmiştim. Birazdan çıkarırdım. "Allah iyilik versin sultanım. Bizimkiler nasıl?" Ocak'taki böreği kontrol ettim. Altı iyi kızarmıştı. "Aman iyi olsunlar. İyiler bizimkiler de. Gelininde çok iyi," dediğinde ona yandan bir bakış atıp böreğin diğer tarafını çevirdim. "Selam söyle anneme," dediğimde "Selamı var gelininin," bana baktı. "Annemin de sana selamı var." Selamı aldım. "Ve aleyküm selam."

"Gelinin boş duramıyor anne, şimdi de Arda'nın teklif şeyine hazırlık yapıyor. Hazır alırız dememize rağmen," dediğinde annemin sesi duyuldu. Telefonu hoparlöre almıştı. "Bana bak Mirza, kızım gibi mükemmel birisini buldun ama sen söyleniyorsun," dediğinde Mirza, "Yok artık anne. Sana gelinin şikayet ediyorum. Sen onu mu savunuyorsun bana?" dedi. "Benim güzel kızım kendi yapmak istediyse vardır bir bildiği, sen de söylenip duracağına yardım et kızıma." Ona nispet yaparak telefonu aldım ondan. "Çok teşekkür ederim anne. Bu beyefendiye laf anlatamıyorum da ben." Özlem kokan sesi geldi. Evet, özlem kokan ses! Anne özlemi çekerken bana bir kayınvaliden daha çok anne olan, beni gelin değil de kızı belleyen kişiydi Melek Anne. Adı gibi bir Melekti.

"Oy, benim güzel kızım. Sen ne zaman laf anlatamıyorsan beni ara ben kulaklarını çekerim onun," dediğinde Mirza'nın yüz ifadesi şaşkınlıktı. Güldüm. "Tamam anne." "Ecre'm ama sen de yorma kendini güzel yavrum. Yorulacağın vakit bırak gitsin, yapsın o koca eşekler. Tamam mı evladım?" Her bir sözcüğünde kalbim sımsıcak oluyordu. İçimdeki küçük kızın mutluluğuyla konuştum. "Tamam anne. Söz." Bir süre de ev halkıyla ilgili konuşmuş, vedalaşıp kapatmıştık. Bir taraftan konuşurken bir taraftan pişen böreği ve kurabiyeyi kenara koymuş, sarma içini hazır etmiştim.

Elif, mesaj atmış ve biraz gecikeceğini söylemişti. Bunu duyan Mirza da bana yardım etmek istediğini, ne yapması gerekiyorsa ona dememi istemişti. Pekala. Bir Türk Askerini bir de sarma sararken görelim değil mi? Yüzümdeki sırıtışla mutfak masasına iç harcını ve yıkadığım yaprakları koydum. İki tane tatlı kaşığını da koyduktan sonra son olarak da iki tane kesme tahtasını koydum. Ben tahtanın üzerinde sarabiliyordum. O da büyük ihtimalle ilk defa saracağı için bir tahta da ona çıkardım. "Buyurun efendim," diyerek masayı gösterdiğimde bir masaya bir bana baktı. "Ne yani sarma mı saracağım?" dediğinde kaşlarımı yukarı kaldırdım, tehditvari bir şekilde. "Yani sararım tabi de. Ben pek bilmiyorum." Of'ladı. "Can özüm ben kim yaprak sarmak kim?"

"Sen evlenince de böyle koyuverecek misin Mirza?" Hızla başını iki yana salladı. "Hayır, hayır! Öyle değil. Yani," elini ensesine attı. "Ben pek anlamıyorum bu işlerden de," diye mırıldanınca gülmeye başladım. Gülmemi görmesiyle yüzündeki ifade rahatladı. "Aklımı aldın be kızım!" dediğinde gülmeye devam ettim. "Ecre!" dedi uyarmaya çalışarak. Ama dedim ya buna çalıştı sadece. Çünkü bir müddet sonra o da gülmeye başladı. Gülmelerimiz durunca ikimiz de masaya oturduk, ben işe koyuldum o ise başını eline yaslayıp beni izlemeye koyuldu. "Mirza!" diye serzenişte bulundum. "Hım." "Bakma öyle de yardım et hadi!" "Can özüm, ben anlamam diyorum ya," diye sızlandı. "Sızlanma beyefendi, ben sana öğreteceğim. Şimdi beni takip et," dedim. Önüme bir yaprak alıp serdim. Ardından içine biraz iç koydum ve ben kısımları sardım. Daha sonra yan kısımlarına hafif içe doğru kıvırıp sarmaya koyuldum. Sardığım ince, kalem gibi olan yaprağı havaya kaldırıp ona gösterdim. "Bak böyle," dedim, ufak bir çocuğa anlatırcasına. Güldü. "Ne gülüyorsun?" dedim. Daha çok güldü. "Bizim bir oğlan olsa sen küçük yaşta ona tüm yemekleri öğretirsin," dedi. Bizim oğlan? Devam etti. "Kızımız olsa ona hayli hayli öğretirsin zaten."

"Öğreteceğim tabi evlatlarıma, her şeyi bilecekler." Ona alttan bir bakış attım. "Beni lafa tutarak kaytaracağını düşünüyorsan yanılıyorsun. Haydi devral hemen işi," dedim. "Oy, can özüm." Tahtasına bir yaprak koyup gösterdiğim şekilde yapmaya başladı. Bir süre onu izledim. Bir iş yaparken fazlasıyla ciddiyetini koruyordu. Yaptığı işlem bitince eline alarak bakmam için bana gösterdi. "Nasıl olmuş?" Sırıttı. "Yapmışım değil mi?" dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Benim verdiğim savaşı anlayınca kaşlarını çattı. "Olmamış mı ya?" dedi, elindeki sarmaya bakarak. Serçe parmağım kadar minik olmuş ayrıca içi fazla kaçırdığı için de tombik olmuştu. Kendimi toparladım. "Olmaz olur mu hiç, gayet güzel oldu," dediğimde omuzlarını düşürdü. "Hiç kandırmaya çalışma. Olmadığı belli." Elindeki sarmayı kapıp ağzıma attım. Beğeni dolu ifademle yedim. "Bence mükemmel ötesi olmuş. Sarmayı severim ama bundan sonra asıl favorim senin elinden sarılmış olan sarma olacak," dediğimde yüzündeki ifade silinmiş, onun yerine mutlulukla olan sırıtma gelmişti. "Gerçekten mi?" diye sorduğunda kararlılıkla başımı olumlu anlamda salladım. "Gerçekten."

Birkaç tane de o şekillerde sardı. Of'layarak, "Ecre, benim sardıklarımı götürmesek mi? Askerlerime rezil olmak istemiyorum, düzgün bir şeye benzer şekilde sarmış olsaydım olurdu ama böyleyken olmaz," dedi. Gülümsedim. "Senin sardıklarını götüreceğimi kim söyledi?" dediğimde yüzüme ciddiyetle bakarak anlamaya çalışıyordu. "Çünkü o sarmalar sevgiyle sarıldı. Hem de bana olan sevgi için sarıldı. Kimse kusura bakmasın, kimselere veremem zaten. Onlar benim." diye açıklama da bulunduğumda mutluluğu daha çok arttı ve bu sefer büyük bir zevkle sarmaya başladı. Gülümsedim. Her daim demekten bıkmayacağım büyük bir iyikimdi o benim.

🕊️

Sabah namazı için kurduğum alarm daha çalmadan kalktım. Yatakta bir süre oturdum ve uykunun biraz açılmasını bekledim. O sırada hem alarmım çalmıştı hem de ezan sesi duyulmaya başlandı. Ayaklandım, lavabonun yolunu tuttum. Abdestimi alıp çıktığımda Elif'in de uyandığını gördüm. "Kalmışsınız Elif Hanım, birileri tarafından uyandırılmadan." Önüne gelen saçlarını arkaya itekledi. "Kim demiş, birileri uyandırmadı diye, Rabbim kaldırdı beni, 'Elif kulum huzuruma çıksın' diye." Gülümsedim. O durum bana da olurdu. Ne zaman çok yorgun olup uyuyakalsam sanki kurulan bir alarmmış gibi kalkardım ve kalktığım vakitte ezan okunmaya başlanırdı.

Ben odama geçerken Elif de lavaboya girmişti. Kapımın arkasında hazırda duran feracemi giydim ve başörtümü örttüm. Krem renginde sade olan seccademi serdim ve niyet aldım. İkişer rekâttan dört rekâtı kılıp seccademden kalkmadan duamı ettim. Bir süre seccademin üzerinde oturdum. Huzur veriyordu bu his bana. Seviyordum. Öylece oturup tövbe etmeyi, Rabbimle konuşmayı çok ama çok seviyordum. Kimselere diyemediğini Rabbine anlatmak ve başkalarına anlatsan belki böyle yüreğinin rahatlamayacağı kadar huzurla dolup kalkmak son derece güzel bir şeydi. Seccademden huzurla kalktım. Şükrettim Rabbim'e. Her şey için şükrettim. Oysaki ne az şükrediyorduk hem de şükredeceğimiz onca şeyimiz varken. Seccademi katlayıp kenara koydum.

Elif'i havaalanına, İrem'i alması için yollarken, biz de Ahu ile birlikte kahvaltıyı hazır etmiştik. Son dokunuşları yaparken bir taraftan da küçük Altay ile konuşuyordum. Minik hanım da beni anlar şeklinde annesini tekmeliyordu. "Evet, teyzecim; bu Mirza amcanı ne yapmalıyız?" diye söylendiğimde Ahu, "Ah kızım, biraz yavaş ama" dediğinde gülmüştüm. Tepkileri sert oluyordu minik hanımefendinin. "E, teyzecim; ne diyorsun, İrem yengen kabul edecek mi Arda amcanı?" diye sorduğumda Ahu, gülerek; "Galiba bu evet demek oluyordu," dediğinde gülümsedim.

"Asıl sen şu teyzene bak annecim, kendine gelince teyze, İrem'e gelince yenge." Ellerimi yıkayıp kuruladım. Ahu'nun yanına geldim. Elimi karnına koydum. "Şimdi sen söyle cevabı teyzecim." Devam ettim. "İrem teyzen mi senin?" Tekmelemedi. Bir süre bekledik, cevap yoktu. Ahu soruyu tekrarladı, yine cevap yoktu. "Peki teyzecim, İrem yengen mi?" dediğimde elime kuvvetli bir tekme atması bir oldu. Gülümsedim. Ahu'ya 'bak kızın ne diyor' bakışı attım. Elimi çekmeden konuşmaya devam ettim. "Ben yengen miyim?" Tekmelemedi. "Teyzenim ben senin değil mi fıstığım?" dememle yine tekme atması bir oldu. Ahu ile göz göze geldik ve aynı anda kahkaha attık.

Bizim kahkahalarımıza evin zili de dâhil olunca ayaklanıp kapıya gittik. Delikten, gelenlerin bizim kızlar olduğunu görünce kapıyı açtım. İçeri girdiler. Elif arkadan kapıyı kapatırken kollarımı açtım, gülümsedim. "Hoş geldin İrem," dedim. Bana sıkıca sarıldı. "Hoş buldum canım." Sırasıyla diğerleriyle de görüştü. Mutfağa geçerek masaya oturduk. Çayları doldurup önlerine koydum. "Haydi, buyurun," dedim. Elif, doğradığım ekmekten bir parça alarak çilek reçeline yöneldi. "Buyur demesen de buyuracağım canım arkadaşım. Fazlasıyla acıkmışım." Güldük. Her zamanki Elif'ti. Elif'i açlığıyla baş başa bırakıp İrem'e yöneldim. "Nasılsın İrem?" Çayından bir yudum aldı. "Çok şükür iyiyim Ecre, sen nasılsın?" Bizimkilere döndü. "Siz nasılsınız?" dedi. Ahu, elini karnına koydu. "Gördüğün gibi minik Altay'ı bekliyoruz," dediğinde İrem, "Erkek mi?" dedi. Gülümsedik. "Hayır, kendisinin cinsiyeti kız. İsmi herkese sürpriz olacağı için soyadı ile söylüyoruz," dedi. İrem mahcupça gülümsedi. "Kusura bakma lütfen. Aslında Arda bahsetmişti. Kız amcası oluyorum diye ama bir anda Altay deyince acaba ben mi yanlış anladım diye öyle dedim." Ahu elini, İrem'in elinin üstüne koydu. "Sorun değil, ne olacak sanki."

İrem, Ahu'ya hitaben; "Atahan abinin eşisin değil mi?" dediğinde Ahu kafasını salladı. İrem gülerek, "Hah iyi bari, doğru hatırlıyormuşum," dediğinde hepimiz gülüştük. İrem'in bakışları bana döndü. "Mirza abinin müstakbel eşisin." Gülümsedim, başımı olumlu anlamda salladım. Bakışları Elif'e döndü. Elif kahvaltılıklarla aşk yaşıyordu, çayından bir yudum alırken, o soru geldi. "Emre'nin sevdiceği de sen oluyorsun." Elif içtiği çayı püskürtmemek için kendini zorlayınca çay yanlış yöne gitmiş olmalı ki öksürmeye başladı. Sırtına vurdum. "Helal helal." Elif şaşırarak, "Allah aşkına ne ara bu kadar yayılmış olabilir?" dediğinde omuz silktik. "Emre bu sonuçta," dedik ve tatlı sohbetlerimize kaldığı yerden devam ettik.

🕊️

Elif Kılıç 

Ben Elif. Doktor Elif. Ailesinin tek çocuğu olan, çocukluk arkadaşını kardeşi belleyen Elif. Gönüllü olarak Şırnak'a gelen ve burada bir Uzman Çavuşa gönül veren Elif. Hayatın bana getirdiği bir zorluk olmamıştı. Güzel bir çocukluk geçirmiş, annemle babamın biricikleri olmuştum. İstediğim bölümü tutturmuş, başarılarla bitirmiş ve bu devletin doktoru olmuştum. Ecre gibi harika bir dosta sahiptim. Hayat benim istediğim güzellikleri sunmuştu bana belki ama kardeşim dediğim insan için bu öyle olmamıştı. Neyim var neyim yok Ecre'yle paylaşmıştım. Annemi, annesi; babamı, babası yapsın istedim, çocuk aklımla. Ama ben çok sonradan anladım. Hiçbir kimsenin kendi annen ve baban gibi olamayacağını. İkinci ailem dediğim insanları kaybettiğim gün, acı nedir anlamış. Kardeşim dediğim insanın o acı dolu anlarını görüp de hiçbir şey yapamamış olmakla beraber de çaresizliği tatmıştım. Ben ondan sonra kavramıştım bir şeyleri. Hayatın her zaman güzellikleri vermediğini, yeri geldiğinde acı dediğin duyguyu iliklerine kadar yaşadığını.

Ailem normal bütçeli bir aileydi. Ben okulumu devletin verdiği imkânlar sayesinde en iyi şekilde bitirmiştim. Doğuda doktor açığı olduğunu duyunca gönüllü olarak gitmeyi düşünmüştüm fakat aileme bunu dile getirdiğim an kabul etmemişlerdi. Annem bir de hak olayını dâhil edince kalmıştım öylece. Sonradan Ecre karar alıp Şırnak'a gidince anneme konuyu tekrardan açmıştım. Kardeşim dediğim insan oradayken burada duramayacağımı o da biliyordu. Hem de ahiretliğim dediği arkadaşının kızı oradayken beni burada tutmak onun da içine sinmedi ve izni verdi. Kardeşimin yanına, Şırnak'a gelmiştim. Sevmiştim de. Şırnak'ı, buranın halkını, Ahu'yu, Savaş Timi'ni ve onu. Uzman Çavuş Emre Batur.

"Elif!" Ecre'nin bana seslenmesiyle elimdeki süsleri masaya bırakıp ona döndüm. "Efendim?"

"Balonları nereye koydunuz?" Elimle kafenin tezgah bölümünü gösterip "Oradaydı," dedim. Sonunda Arda'nın hayali gerçekleşiyordu. İrem'le evlilik yoluna doğru ilerliyorlardı. Ahu, İrem'i bebeğine alacağı kıyafetler var diyerek çarşıya götürmüştü. Ben, beni acilden çağırdılar diyerek aralarına katılmamıştım. Ecre de bir velisi ile görüşmesi gerektiğini öne sürmüş ve ikisini yollamıştık. Biz de Tim ile birlikte kapattıkları kafeye gelmiş, gerekli işleri yapmak için koyulmuştuk.

Masaya bıraktığım süslerden birkaç tane eline alıp yerine asmaya başladım. Tabii boyum yetişmiyordu ki, şurada bir yerde merdiven olacaktı. Ah şu boyum! İleride bana göz kırpan merdiveni alıp istediğim yere kurdum. Merdivene çıkıp süsleri tek tek asmaya başladım. Bir an sallanan merdivenle ayağım kaydı ve kendimi yerde bulmadım tabii ki. Dengemi sağlamıştım sağlamasına ama dengemi sağlamamda yardımcı olan birisi daha vardı. Yardımcı olan kişi tabii ki de Emre'ydi. Bir bakış atmamla kolumu tuttuğu elini hızla çekti. "Tut diyen mi oldu sana?" Ellerini pantolonunun cebine koydu. "Ne yani yere düşmene izin mi vereyim?"

"Ben dengemi sağlayabilmiştim zaten!" Elime tekrar süs aldım. Merdivene yöneldiğimde, Emre merdivenin önüne geçerek çıkmama engel olmuştu. "Ne yapıyorsun sen ya?!"

 "Şimdi yine düşersin falan uğraşamam seninle, ben takarım." Elimdeki süsleri alıp merdivene çıktı. "Şuna bak ya! Uğraş diyen mi var?"

"Off, hep bir riv riv, bu da kafa be kızım." Ağzım açık Emre'ye bakıyordum. Şunun laflarına bak ya! O sırada kafede Serdar Ortaç'ın 'Ben Adam Olmam' şarkısı çalmaya başladı. Sinirle diğer işlerimi yapmak için yanından ayrılacaktım ki, "Merdiveni tut bari," diyen sesi duymamla, sinirle dönüp merdiveni tuttum. "Sen harbi adam olmazsın!" Sadece sırıtmakla yetindi.

🕊️

Atıştırmalıklara bakmak için mutfağa doğru ilerledim. Bu kafe Mirza abinin bir tanıdığının mı neymiş, o yüzden rahat hareket ediyorduk. Mutfağa girmiştim girmesine de ne göreyim? Emre, atıştırmalıkların üzerinden alıyordu. Beni fark etmemişti. Yanına ilerledim ve tam yaprak sarmayı alacakken eline vurdum. Bana döndü, "Ne vuruyorsun kızım, acıktık"

"Ya madem acıktın başka bir şeylere baksana, bu atıştırmalıkları rahat bırak" omuz silkti. "Yaprak sarması benim vazgeçilmezimdir, öğren bunları"

"Hah, pardon da neden öğrenecekmişim?" aklıma not alındı. Yaprak sarması.

Emre bu sırada bir tane daha sarma almıştı. "Tamam çık mutfaktan ben bir şeyler hazırlayıp getireceğim"

"Harbi mi?" kafamı salladım. "Harbiden" dediğimde gülerek mutfaktan çıktı.  Harbiden mi? Ah, Emre, ah! Harbiden ne ya? HasbinAllah!

Artık sadece İrem ve Ahu'nun gelmesi kalmıştı. Her şey tamamdı. O değil de, Arda kalpten gitmese iyiydi yani.

"Işığı kapatın, gelmek üzerelermiş" diyen Atahan'la, Burak abi ışığı kapatmıştı. Birkaç dakika sonrada kapı açıldı ve İrem'in sesi duyuldu. "Ahu, bu kafe kapatılıyor galiba başka kafeye mi gitsek?"Ahu telaşla, "yok yok, bu kafeyi çok seviyorum ben" dedi. Ve bu sırada ışığı açmışlardı ve arka fonda da 'evlen benimle' şarkısı çalıyordu. Kapının tam karşısında Arda dizlerinin üzerine oturmuş elindeki kutuyu İreme doğru tutuyordu, bizlerde kenarlara dizilmiştik. İrem, gülerek Arda'nın karşısına dikildi. Tam olanları izleyecektim ki, koluma biri vurmaya başladı. Yanıma döndüğümde Emreydi. "Elif?" 

"Efendim?" dedim. Güldü. Ardalara döndü kısa bir süre sonra tekrar bana döndü, "Gül güzeli, evlensene benimle" NE?!

"Emre iyi misin sen?" sırıttı. "Hem de hiç olmadığım kadar iyiyim. Bir de sen evet dersen benden mutlusu olmayacak" onun bu şapşal haline güldüm. Elimi ona doğru kaldırdım ve yüzük parmağımı gösterdim. "Ben bir yüzük göremiyorum" dediğimde elini cebine attı. Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Yok artık! Yapmamıştı öyle bir şey değil mi? Cebinde ki yüzük kutusunu çıkardı. Dizlerinin üzerine çöktü. Özdemir Asaf'ın Seni Saklayacağım şiirini  mırıldandı.  

“Seni saklayacağım inan

Yazdıklarımda çizdiklerim de,

Şarkılarımda, sözlerimde.

Sen kalacaksın kimse bilmeyecek

Ve kimseler görmeyecek seni,

Yaşayacaksın gözlerimde."

Bir şey dememe müsaade etmeden devam etti. "Gül Güzelim, hayatını hayatımla birleştirir misin? Bana yoldaş olur musun?" gözlerim dolu dolu gülümsedim. Hiç bir zaman gözüm lükslerde olmamıştı. Ben basit şeyleri severdim. Benim için önemli olan manevi anlamı, samimiyetiydi. Ben o samimiyeti Emre'yi ilk gördüğüm an fark etmiştim. Bu yaptığı bile benim için o kadar anlam yüklüydü ki. Kafamı olumlu anlamda salladım. Gözümde ki akmak için hazır da duran yaşlara inat kocaman gülümsedim. "Yoluna yoldaş olurum" dediğimde gülmüştü. Yüzüğü parmağıma takmış ve öylece sırıtarak beni izliyordu. O da kabul etmeyeceğime kendini hazırlamış gibiydi. Benim de kabul etmem onu sersemletmişti. 

Kafe de kopan alkış tufanı ile kendimize gelmiştik. Etrafımıza baktım. Bir çoğu şaşkınlıkla ama bir o kadar da mutlulukla bakıyordu. Bakışlarım Ecre'yi buldu. Onun da haberinin olmadığı belliydi. Şaşırmıştı fakat gözlerinde ki sevinç bana her şeyi anlatıyordu. Bakışlarım bugünün asıl çiftine çevirdim. İrem mutlulukla gülerken Arda somurtuyordu. Homurdanarak Emre'ye söylendi. "Ulan teklif için benim günümümü bekledin" Emre omzularını silkti. "Bu işler de erken davranacaksın kardeşim" dediğinde Arda daha çok suratını astı. İrem, elini Arda'nın yanağına yasladı ve yüzüğünün takılı olan parmağını gösterdi. "Önemli olan sana evet demem değil miydi?" demişti muzip sesiyle, Arda; "Önemli olan o'ydu, evet ama bula bula benim teklifimi mi buldu bu hergele" dediğinde Emre, "Ne tantana yaptın kardeşim. Bak İrem yenge de evet dedi," bakışlarını bana çevirdi ve gülümsedi. "Benim Gül Güzelim de evet dedi. Daha ne?" demişti. Arda, Emre'nin yanına gelip kolunu onun omzuna atıp sıkıştırdı. "Helal olsun kardeşim. Allah tamamına da erdirsin" Emre, onun kolunun altından çıkıp, "Eyvalallah kardeşim de. Niyetin, tebrik miydi yoksa öldürmek mi anlayamadım" dedi. Arda sırıttı. "Tüh, tüm planım anlaşıldı mı yoksa?" Emre, omuz attı. "Anlaşıldı kardeşim" dediğinde gülmeye başladılar. Biz de bu tatlı atışmayı keyifle izlemiştik. 

Birlikte hazırladığımız büyük masaya geçtik ve bir kaç garson yiyecekleri ve pastayı getirdi. Mirza abinin oflaması tüm kafe de duyulunca Araf abi, "Hayırdır komutanım?" demişti.  "Oğlum görmüyor musun? Bir evlenmeye niyet alayım dedim, hepsi arkamdan dökülmeye başladı. Hayır anlamıyorum kardeşim, hepiniz beni mi bekliyordunuz?" Emre olduğu yerde duramadığı için bu soruyu da kendisi cevaplamıştı. "E bu Timin komutanı sizsiniz, sizin yürüdüğünüz yolda ayak izlerinizi takip ediyoruz komutanım" Mirza abi hafif öne çıktı. "Takip etme lan ayak izimi falan. Git kendine başka bir yol çiz" dediğinde Ecre'nin Mirza abiye bir şeyler söylemesiyle sakinleşmişti. 

İrem, hepimizin duyacağı şekilde Arda'ya, "Arda, ben diyorum ki Emrelerle aynı güne mi alsak nikah tarihini. Birlikte teklif aldık, birlikte de evlenelim" dediğinde Arda şok olmuş bir şekilde İrem'e döndü. "Ciddi misin sen?" İrem gülümseyerek kafasını olumlu anlamda salladı ve bakışlarını bana çevirdi. "Sen ne dersin Elif?" tebessüm ettim. "Benim şu olmazsa olmaz dediklerim yok hiç. Benim içinde uygun olur" Arda, "Ben bu herifle" diyerek çenesiyle Emre'yi işaret etti. "Aynı gün teklif ettiğim yetmezmiş gibi bir de aynı gün mü evleneceğim?" dedi. Emre sırıtarak, "Ben hanımcıyım abi, Gül Güzelim olur dediyse benim için konu kapanmıştır" diye söylendiğinde yüzümde ki gülümseme daha çok büyüdü. Arda, son bir kez şansını denemek için İrem'e, "Hem canım benim farklı şehirlerde aileler, biz Konya da olurken Elif İstanbullu, bu hergele de Ankaralı. Onu nasıl ayarlayalım?" dedi. İrem, "Elif de olur derse burada, Şırnak da kıyılır nikâh. Aileler buraya gelir" dediğinde Arda ümitsizlikle, "Yok artık ama ya" diye söylendi. 

Emre'yi bulduğum yer de evlenmek benim için kötü olamazdı. Tam tersi harika bir durum olurdu. 

 
 
 

Yorumlar


  • Instagram
  • X
  • Spotify

© 2025 by Melike Saliha Akbak.

bottom of page