top of page

Üsteğmenim II - 2.Bölüm: Bir Seni Sevdim Bir de Seni Sevmeyi

15 Eyl
14 dakikada okunur

Araf Demir


Bordo Bere… Kimi için bir renk, kimi için bir simge. Benim için ise, ömrümün her anına sinmiş bir çağrıydı. Çocukluk hayallerimi süsleyen bir kahramanlık nişanesi, gençliğimi yoğuran bir sevda ateşiydi. Evvela hayranlık, aşk ve gururdu benim için. Sonra, yılların omuzlarıma yüklediği her bir sorumlulukla, bu çağrışımlar bambaşka bir anlam kazandı. Anladım ki Bordo Bere, umuttu. Küçük yüreklerin bekleyişi, anaların gözyaşında demlenen dualar, düşmanın kâbusu, mazlumların karanlığına düşen bir ışık… İşte o vakit, omzumda taşıdığım bu kutsal berenin ağırlığı, ruhumda derin bir yankı buldu. Ve ben, bu ağırlıktan zerre şikayetçi değildim. Zira mesleğime duyduğum aşk, her zorluğun üstesinden gelmeye yeterdi. Zaten hayatın kendisi de başlı başına bir sınav değil miydi?

Ben Araf Demir, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir ferdi, Astsubay Başçavuş. Köyümün toprağında yoğrulmuş bir çocuktum ben. Babamın çiftçi elleri, annemin sıcak şefkatiyle büyüdüm. Boş zamanlarımda toprağa can veren babama yardım eder, köyün sessizliğinde kendi dünyamı kurardım. Köyümüzde bir Bordo Bereli abi vardı; onun üniformasının asil duruşu, beresinin verdiği o eşsiz hava, kalbime bu sevdayı düşüren ilk kıvılcımdı. O zamanlar sadece hayrandım; berenin ardındaki ağır sorumluluğu, hayatımın baharında sönüp giden nice umudu o zamanlar henüz idrak edemiyordum.

Nadir izinlerimde, özlemle ailemin yanına dönerdim. Bir akşam, babamın "Yok mu bir sevda?" sorusu havada asılı kaldı. Gülümsedim. "Olmaz mı baba? Dağa, taşa, üniformamıza olan sevdamız var. Yetmez mi?" Annem, o pamuk elleriyle saçlarımı okşarken, "Niye öyle diyorsun evladım?" dedi. "Güzel anam, dağda bayırda ne kızı, ne sevdası Allah aşkına!" diye karşılık verdim. "Sana bulayım diyorum, istemiyorsun," diye üsteledi. İsterdim. Hem de nasıl isterdim. Bir yuvaya tutunmayı, baba olmayı... Lakin bu mesleğe adım attıktan sonra, böyle bir hayali zihnime dahi sokamaz olmuştum. Seçeceğim eşimi, bu büyük sorumluluğun çetin yollarına çekmek istemezdim. Ta ki onu görene dek… O, gazeteci kimliğiyle hayatıma ansızın düşen Büşra'ydı.


Gazeteci Büşra Yücel. Şırnak'ın zorlu coğrafyasına, bizimle ilgili bir haber için gelmişti. Kader miydi bu, yoksa yazgı mı? Onu bana getiren hangi görünmez eldi? Güzelliği haddinden fazlaydı. Simsiyah saçları, bembeyaz teni, hafif çekik, kahvenin en güzel tonundaki gözleri, gür kaşları, biçimli burnu, minik dudaklarıyla adeta bir peri kızıydı. Belki de bana öyle gelmişti, kalbimin süzgecinden süzülerek.

Komutanım, onunla ilgilenme görevini bana vermişti. Şimdi iyi ki diyorum, iyi ki bendim onunla ilgilenen. İyi ki onda gördüklerimi başkası değil, ben gördüm. Ama…

Bu "ama" kelimesi, yüreğime bir hançer gibi saplanırdı. Onu burada tutan benim sevgimdi belki de. Benimle hiç karşılaşmasa, belki de şehit düşmeyecekti. Hayatının baharında sönüp gitmeyecekti. Babam hep derdi: Sevda farklıdır. Ne aşka benzer ne sevgiye. Bambaşkadır. Ben babamı anladığımı sanır, vatana duyduğum sevdadan bilirim derdim. Meğer öyle değilmiş, çok farklıymış. İkisinin de gönlümde apayrı bir yeri varmış. Tüm bunları Büşra ile öğrenmiştim. Hayatıma bir rüzgar gibi girip çıktı; ama bende bıraktığı etki, tüm ömrüme yetecek kadar derindi. Ona olan sevdam, benimle birlikte mezara kadar gidecekti. Sözüm sözdü ona. Büşra, kollarım arasında son nefesini verdi. Bana hayat veren o nefes, benim kollarımda son bulmuştu. Ben ona hasrettim. Sesine, kokusuna, bakışına, saçlarına… Her şeyine hasrettim.

Bazı geceler, hasretim gönlüme sığmaz olurdu. Hayatıma ne olduğunu anlamadığım bir anda düşmüş, yine anlamadığım bir anda çıkmıştı. Geç gelmişti, erken gitmişti. Karargahtaki odama girip üniformamı üzerime geçirdim. Odayı terk edip yeniden bahçeye çıktım. Mirza Komutanımın emriyle hepimiz karargahta toplanmıştık. Çok şükür ki hepimiz toparlanmıştık, lakin içimizdeki sızı hâlâ duruyordu. O sızı, Caner'di. Bu tür durumlarla karşılaşmak, mesleğimizin acı bir gerçeğiydi. Canı gönülden bu durumlarla karşılaşmamayı dilerdik, ama olmuyordu. Bizim elimizde değildi ki…


Bakışlarımı etrafta dolaştırırken, köşede hararetle konuşan Burak Komutanım ile Üsteğmen Berçin Çalışkan Komutanımı gördüm. Kaşlarım kendiliğinden havalandı. Ne alaka? Daha önce ikisinin bu denli samimi konuştuğunu görmemiştim. Gerçi Berçin Komutanım, rütbece Burak Komutanımdan büyük olduğu için onunla sürekli uğraşır, adeta ceza niyetine birçok şey yüklerdi. Burak Komutanım bir şey diyecek olsa, "Emrediyorum asker!" derdi ve Burak Komutanım orada kalırdı. Yaşça ise Burak Komutanımın daha büyük olduğunu bilirdim. Tuhaf bir ilişkileri vardı. Lakin böyle tek başlarına konuşurken hiç görmemiştim onları. Berçin Komutanım daha sakin dururken, Burak Komutanım patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Onları daha fazla gözetlemeyi bırakıp bakışlarımı tekrar etrafta dolaştırdım.

Karargahtan çıkan Hamza bana doğru geldi. "Komutanım, toplantı odasında toplanıyoruz," dediğinde ayaklandım. "Komutanım?" diyen Hamza'ya döndüğümde, "Burak Komutanımı gördünüz mü, baktığım yerlerde bulamadım onu," dedi. Bakışlarımla onların olduğu köşeyi işaret ettim. Hamza bir an için yanımda olduğumu unuttuğunu düşündüm, çünkü ağzından bir "Oha!" nidası çıktı. Bakışlarım tekrar onu bulduğunda, mahcup bir sesle konuştu: "Pardon Komutanım, kendimi tutamadım." "Git ve komutanını çağır asker," dediğimde hazır ola geçip, "Emredersiniz Komutanım," dedi ve Burak Komutanıma doğru ilerlemeye koyuldu. Ben de yönümü karargâha çevirdim.

Etraftaki askerlere selam vererek, toplantı odasına girdiğimde timin çoğunun burada olduğunu fark ettim. Benim ardımdan da Burak Komutanım ve Hamza içeri girmişti. Emre, bakışlarını Burak Komutanıma çevirdi. "Komutanım, toplantı hakkında bir bilginiz var mı?" Burak Komutanım başını olumsuz anlamda salladı. Toplantı odasının kapısı tekrar açıldığında içeri Berçin Komutanım ile Mirza Komutanım girmişti. Hepimiz ayağa kalkıp hazır ola geçtiğimizde, Berçin Komutanıma göre biraz daha kıdemli olan Mirza Komutanım eliyle oturmamızı işaret etti. Onlar da kendileri için ayrılan sandalyelere oturdular. Mirza Komutanımın bakışları hepimizin üzerinde tek tek gezdi, ardından memnuniyetle, "Maşaallah yiğitlerime, iyi gördüm sizi," dediğinde Emre sırıttı. "Bizi böyle iyi görmek istiyorsanız, tek yapmanız gereken 'operasyon var gençler' demeniz yeterli." Güldük. Haklıydı yani.


Alper, Emre'ye döndü. "Komutanım, Mirza Komutanımın bizlere hitaben 'gençler' demesini anlarım, fakat siz ve genç olmak?" diye sorguladığında Emre şaşkınlıkla bir kendine, bir Alper'e baktı. "Pardon, koçum? Genç olmamak derken? Bir de bana?" Alper gülmemek için kendini zor tutarken Emre devam etti: "Ben gayet gencim, fakat…" diyerek bakışlarını Burak Komutanıma çevirdi. "Burak Komutanımın yaşı başını aldı gidiyor ve komutanım daha kendisi gibi yiğit, yağız bir sevdicek bulamadı. Sen bizi bırak, komutanıma bak." Burak Komutanım, sinirle Emre'ye döndü. "Sana ne lan! Benim birini bulup bulmamamdan veyahut yaşımdan. Ayrıca," bakışları kısa süreliğine Berçin Komutanıma değip geçti. "Ben halimden memnunum. Hem sen önce bir kendine sevdicek bul." Emre derin bir iç çekti. "Buldum bulmasına komutanım da… Yüz vermiyor zalimin kızı."

"Ne boş muhabbet yaptınız oğlum," dedi Atahan, Emre ve Alper'e karşı. Burak Komutanım ise Emre'ye sadece göz devirmekle yetinmiş, bakışlarını bizi gülerek izleyen Mirza Komutanıma çevirmişti. "Komutanım, bu toplantının yeni bir görev olduğu belli, lakin içeriği ile ilgili bir şey biliyor musunuz?" diye sorunca hepimiz ciddiyete bürünmüş, bakışlarımızı komutanıma çevirmiştik. "Az çok hakim sayılırım. Bana bir mesaj geldi. Bu mesaj tanıdığımız bir kişiden, bizim gibi vatanı için gece gündüz çalışan fakat adları bizden de az duyulan hatta hiç duyulmayan, bu vatanın gizli kahramanlarından olan bir mesaj," dediğinde ağzımdan, "M.İ.T." çıktı. Komutanım kafasıyla beni onayladı. "Aynen öyle. Mesajın içeriği bir anahtardan oluşuyor."

Melih sessizliğini bozarak, "Neyin simgesi bu anahtar komutanım?" dedi. Komutanım, "Bize bilgilerin veya birilerinin kapısını açtıracağını düşünüyorum," dedi. Berçin Komutanım, bakışlarını önündeki dosyadan çekerek, Mirza Komutanıma çevirdi. "Bu da demek oluyor ki, bu seferki MİT ile olan çalışmalarımız diğerlerine benzemeyecek." Mirza Komutanım, konuşmak için ağzını açtığında toplantı odasının kapısı açıldı ve içeri dört kişi girdi: bir kız, üç erkek. Başlarıyla selam verdiler. Bu sırada toplantı odasında bilgisayar başında olan diğer askerlerden birileri onlar için masaya dört sandalye daha koydu. Erkeklerden diğerlerine göre daha ciddi ve kaşları çatık olanı konuştu: "MİT personeli Asaf Arsal." Sürekli sırıtıp duran ve diğerlerine göre daha açık tenli olan konuştu: "Ben de Canberk Türker." dediğinde kaşlarım yukarı kalktı. Çok tuhaf, rahat bir çocuktu. Devam etti: "Özel kuvvetler ile tanışmak bir şereftir benim için." Emre kendi gibi birisini bulduğu için mutlulukla konuştu: "Ben de MİT personelleri ile tanışmaktan şeref duydum kardeşim." Başımı iki yana salladım. Görevde bir Emre bize fazlasıyla yetiyorken iki Emre'yi düşünemiyordum.

Geriye kalan tek erkek de kendini tanıttı: "MİT personeli Gökhan Türker." Berçin Komutanının yanına oturan, onlarla birlikte gelen kız konuştu bu sefer: "Asena Türker." Hepimizin aklında olan o soruyu Alper sordu: "Siz üçünüz kardeş misiniz?" Canberk cevap verdi: "Hangi anlamda soruyorsun kardeş? Siz biz demeden hepimiz kardeş değil miyiz?" Alper ciddiyetle kafasını salladı: "Orası öyle. Ben soyad açısından sordum." Gökhan konuştu bu sefer de: "Aramızda kan bağı yok kardeşim ama can bağı var. Bizim mesele karışık biraz." Alper anladığına dair kafasını salladı ve sessizliğini korumaya devam etti.

Toplantı odasının kapısı bir kez daha açıldı ve içeriye Ali Komutanım girdi. Hepimiz ayaklandık. "Oturun çocuklar," emri ile tekrardan yerlerimize oturduğumuzda Ali Binbaşım tebessüm etti. "Sizleri iyi gördüm." Hep bir ağızdan, "Sağ ol," dedik. Ali Binbaşım, MİT personeli olan dört kişiye baktı. "MİT personeli olan arkadaşlarımız," bakışları tekrardan bize döndü. "Sizler zaten tanışmışsınızdır." Soluklandıktan sonra devam etti: "Hep birbirimizle bilgi paylaşımı yaptığımız ama bir araya gelmediğiniz o arkadaşlarınız. Bu görevde hep bir arada bizzat birlikte yürüteceğiniz bir operasyon olacak. MİT Başkanımız Ahmet Türker de bizimle olacaktı fakat hepiniz biliyorsunuz ki görev beklemez." Binbaşımın onlara tekrardan bir bakış attıktan sonra tekrardan bizlere döndü. Bakışlarını hepimizin üzerinde gezdirdi.

"Mirza'ya anahtar simgeli olarak gelen mesaj Gökhan'a aitti. Aslında sizler zaten tanışıyordunuz, bugün ise bu fiilen gerçekleşti. İstihbarat teşkilatının da kendi bir ekibi var arkadaşlar. Bu ekipten şu an için dört kişi olarak geldiler. Bu seferki görev öncekilerine benzemeyecek. Çünkü bu sefer sadece dış cephede savaşmayacağız. İç cephede de bizleri büyük bir savaş bekliyor." Bakışlarını Gökhan'a çevirip başıyla onay verdi. Gökhan da başıyla onayladı ve bizlere odaklandı.

"Güzel topraklarımızda hep hainler oldu. İçimizden de birçok hain çıktı ve hâlâ çıkmaya devam ediyor. Bir ağ kurmuşlar. Bu ağ tam olarak nedir, necidir bilemiyoruz. Fakat bu seferki kodumuz bir anahtar. Biz şu an ilk anahtara ulaşmakla başlamamız gerekiyor. İlk anahtarın açtığı kapılardan ilerleyerek diğer anahtarlara da ulaşmak gerekiyor. Ülke içerisindeki operasyonlarla bizzat biz ilgileneceğiz. Ayrıca ülke sınırı sizde olduğu gibi gerektiği yerde biz de sizlere katılacağız. Bu ağı yok etmemiz gerekli."

"Güzel, hoş anlatıyorsun kardeşim de, ilk anahtar ne? Veya kim? Nereden başlayacağız?" dedi Mirza Komutanım. Asaf konuştu: "Bunun için çalışmalara başladık bile. Gereken neyse onu uygulayacağız. Sizin de haberiniz olacaktır elbette." Ali Binbaşım konuşmayı devraldı: "Üstlerimle bizzat konuştum bu konuyu, Savaş timi bu görev için görevlendirildi. Onları bitirene kadar durmak yok arkadaşlar." Bakışları Berçin Komutanıma döndü. "Bu görev için sen de bu timde olacaksın Çalışkan!" "Emredersiniz Komutanım." "Ahmet Başkanla bir yemek organizasyonu yapacağız. Bu iki tim de orada olacak. Ben gününü, yeri ve saatini Mirza'ya atarım."

Hep bir ağızdan, "Emredersiniz," dedik. Ali Binbaşı ayaklanınca hepimiz hazır ol komutunda ayaklandık. "Bir daha ki emre kadar istirahat edin." Toplantı odasından çıkarken Berçin Komutanıma seslendi: "Üsteğmen Çalışkan, benimle gel." Berçin Komutanım, odadan çıkarken bakışlarım, Burak Komutanıma değdi. Ali Binbaşım ile giden Berçin Komutanıma bakıyordu. Onlar odadan çıkınca bakışları bir an bana değdi ve gözlerini kaçırdı. Yüzümde buruk bir tebessüm oluştu. Bilirdim o bakışları. Bilirdim o kaçan gözleri.


Mirza Komutanım, "Duydunuz komutanımı çocuklar, serbestsiniz şimdi," dediğinde Emre, bulduğu arkadaşıyla daha yakından tanışmak için kolundan sürükleyerek – çok da sürükleme denmezdi bence çünkü Canberk de isteyerek – odadan çıktılar. Asaf ve Mirza Komutanım konuşarak odadan ayrıldılar. Burak Komutanım kapıda dikilen ere seslendi: "Bana sade Türk kahvesi getirir misin koçum?" Er, Burak Komutanının dediğini yapmak için çıktı. Gökhan ise Atahan ile birlikte odadan ayrılmışlardı. Hamza, Burak Komutanıma hitaben konuştu: "Hayırdır Komutanım başınız mı ağrıyor? Pekiyi gözükmüyorsunuz." "Öyle de denilebilir İnal." Alper, Arda'ya hitaben "Devrem bir çarşıya mı çıksak?" dediğinde buna dünden razı olan Arda, "Bence de," dedi ve bize selam vererek ayrıldılar. Ben de ayaklandım. Uğramam gereken bir yer vardı. Gitmeyi isteyip gidemediğim fakat en azından şimdi gideceğim yere giderek huzur bulmayı istediğim bir yere.

🕊️

Bertür Vadisi... O buradayken birlikte geldiğimiz, onun huzur bulduğu, benimse sadece onun varlığıyla soluklandığım o kutsal topraklar. Şelalenin gürültüsüyle yıkanan bir taşa çöktüm. Ruhumda açılan yara öyle derindi ki, tarifsiz bir sızı tüm benliğimi kemiriyordu. Hayallerim, onunla birlikte o kara toprağın altına gömülmüştü. Kalbim, dur durak bilmez bir ağrıyla kasılıyor, her atışı bir hüzün senfonisine dönüşüyordu. Bunun tarifi olduğunu sanmıyordum.

Askeri görevime başladıktan sonra annemleri İstanbul’a, akrabalarımızın yanına yerleştirmiştim. Arada bir köye dönerler, toprağın kokusunu içlerine çekerlerdi. O da İstanbulluydu. Peki, neden İstanbul'un o kalabalık sokaklarında hiç karşılaşmamıştık? Neden kader bizi burada, bu dağ başında bir araya getirmişti? Neden gelmişti ki buraya? Gelmeseydi, yaşar mıydı? Elimle yüzümü sıvazladım. Şu an en çok istediğim şey, onunla birlikte o soğuk mezar toprağında olmaktı.

Gözlerim, şelalenin çağlayan sularına kaydı. Zihnimde canlanan anıyla yüzümde buruk bir tebessüm belirdi.


Büşra, her zamanki cıvıl cıvıl haliyle kollarını iki yana açmış, kendi etrafında dönüyordu. "Büşra, dönüp durma, başın dönecek şimdi!" Sesimi duymasıyla olduğu yerde durdu ve kıkırdayarak dönen başının durmasını bekledi. Haline güldüm. Tam bir çocuktu. Küçük bir kız çocuğu. Sonra aklıma düşenle daha çok gülümsedim. Küçük Büşraların olması… Hayali bile ne güzeldi.

Başının dönmesi dinmiş olmalıydı ki, yanıma gelip oturdu. "Ne ketum bir adamsın sen ya?" Şaşkınlıkla ona döndüm. İşaret parmağımla kendimi gösterdim. "Ben mi ketum bir adamım?" Alt dudağını ağzının içine alıp dişlerini geçirdi. Gülerek kafasını salladı. Bakışlarım çok kısa bir anlığına o narince kıvrılan dudaklarına indi. Tekrar gözlerine baktım ve gözlerimi devirdim. Hafif bir sitemle konuştum: "Sen ketum biri görmemişsin." Aklıma gelenle sinirlenmiştim. Bakışlarım hızla ona döndü tekrardan. "Görme de zaten! Niye görecekmişsin? Senin gördüğün, göreceğin tek adam benim!" Gülerek bana bakmaya devam etti. Olumlu cevap vermeyince kafamı hafifçe eğdim ve ona bakarak, "Görmezsin değil mi güzelim?" dediğimde kahkaha attı.

O güldü, ben dediklerimi unuttum.

O güldü, ben diyeceklerimi unuttum.

O güldü…

O güldü ve bende akıl fikir kalmadı.

O gülmeye devam ederken mırıldandım: "Büşra." Gülmesini bastırmaya çalışarak, "E-fendim," dedi. "Gözlerim gözlerine yenik düşmüş, aşık bir serseri oldum." Kahkahası yerine yüzünde o eşsiz tebessümü yer edindi. Devam ettim: "Ben sana fena tutulmuşum kızım." Elini yanağıma koydu. "Araf…" Yanağımı iyice eline yasladım. Mırıldandım: "Hımm." "Benim senden öncem veya sonram yok, olmayacak da. Bir tek sen adam. Bir tek sen. Gözlerinin yenik düştüğü gözlerim bir tek seni gördü ve bir tek seni görecek. Dahası yok." Yüzümdeki huzurlu tebessüm, mutluluktan sırıtmaya döndü. Yanağımda duran elini kendi ellerimin arasına alıp bir öpücük kondurdum. "Büşra, biz evlensek mi?" Gülerek kaşlarını yukarı kaldırdı. Böyle bir şey beklemiyordu. Ben de beklemiyordum çünkü. "Araf, uçuşa geç demedim sevgilim!"

Yerimde dikleştim. "Kabul, ani oldu. Böyle bir şekilde teklif etmeyi ben de düşünmüyordum ama bir düşünsene…" Kafasını yana eğdi. "Neyi?" Sırıttım. "Küçük Büşraları." İlk saniyeler dediğimi anlamadı fakat sonradan idrak edince küçük yumruğuyla omzuma vurdu. Utanmıştı. "Pisliksin ya!" "Niye ya, hayali bile çok güzel değil mi?"

Bir süre durdu. Yüzündeki tebessüm buruklaştı. Bakışları bana döndü. "Güzel, hem de çok güzel ama…" Yüzündeki ifadeyle benim de yüzümdeki tebessüm kayboldu. Kaşlarım istemsiz bir şekilde çatıldı. "Ama?" "Araf, o hayallerimiz bizi bulacak mı?" "O ne demek güzelim?" Sıkıntılı bir nefes verdi. "İçim rahat değil benim. Bilmiyorum ama sanki bir şey olacak gibi. Sanki son günlerimi yaşıyor gibiyim. Çok tuhaf bir hissiyat var içimde. Rüyalarım desen…" Durdu. Dedikleriyle benim kaşlarım daha çok çatıldı fakat kalbime çöken o hissi unutamadım hiçbir zaman. Onun cümleleriyle kalbime çöken o his… Yutkundum. Bir anda değişen atmosferi düzeltmek amacıyla alayla söylendim: "Asker olan siz değilsiniz Büşra Hanım." Ama o atmosfer dağılmadı.

Yüzündeki hüzünlü tebessümü korumaya devam etti. "Ne yapmaya çalıştığını anlıyorum sevgilim. Ve Rabbimden isteğim odur ki, bu kötü his sana çıkmasın. Sana bir şey olmasın." Sinirle ayaklandım. "Allah aşkına Büşra, bu laflar da ne? Nereden geldi şimdi aklına ya?" Bu düşünce bile beni yıkmıştı ki gerçeğini düşünemiyordum. Sinirle ve içimde oluşan korkuyla elimi saçlarıma attım, hırsla dağıttım.

Büşra da ayaklanmış, karşıma dikilmişti. "Araf, beni dinlemen gerekiyor." Ellerimi iki yana açtım. "Neyi dinleyeceğim Büşra? Allah aşkına söylesene! Neyi dinleyeceğim? Senin veda konuşmanı mı? Hem de kötü bir his yüzünden." Bakışlarımı etrafta gezdirip tekrardan göz hapsine aldım uğruna öleceğim gözlerini. "Benden bir şey mi saklıyorsun?" Gözleri dolmuş, o incileri akmaya hazırdı. Kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı. "Hayır, senden bir şey saklamıyorum. Aklında olan o düşünceleri sil." İncilerinin akmaması için bir mücadeleye girdi, kendini toparlayıp konuştu: "Annem bugün sabah beni aradı. O da kötü bir rüya görmüş, endişelenmiş, ne zaman memlekete döneceğimi sordu." Kuruyan dudaklarını ıslattı. "Araf, bu bir veda konuşması değil! Önce bunu anla! Fakat içimdeki o his gitmiyor. Her geçen gün daha çok büyüyor. Önceden aklıma gelmeyen düşünceler geliyor. Önceden hayal kurardım ve bu hayalleri yaşayabilecek miyim demezdim! Ama şimdi öyle olmuyor, aklımın bir köşesinde bu hayallerimi gerçekleştirebilecek kadar ömrüm var mı acaba diyorum. Gördüğüm rüyalar da çok etkili oluyor. Yalan yok, gördüğüm rüyalar hiç de kötü değil ama bu dünyalıkta değil, Araf. Ben sana veda konuşması yapmak istemedim, içimden geçenleri bil istedim! Hata ettiğimi şimdi fark ettim."

Bana arkasını döndü ve ilerledi. Hızla arkasından gidip kolundan tutup yönünü bana çevirdim ve bir şey demesine veyahut gitmesine izin vermeden göğsüme saklamak istercesine sarıldım. Sımsıkı sarıldım ona. Kokusunu içime derince çektim. "Belki de burada olman seni bilinçaltı olarak etkilemiş olabilir sevgilim. Yarın sabah ilk işimiz sana bilet almak olacak. Memleketine dön. Nasıl olsa benim geleceğim ilk yer senin yanın olacak." Kafasını bana doğru kaldırıp çenesini göğsüme yasladı. "Seni çok seviyorum." Gülümsedim. Saçlarına bir öpücük kondurdum. "Ben de seni çok seviyorum güzelim."


Ben o gün anlamıştım. İnsanlar bu dünyadan göçeceği zaman bunu hissediyorlardı. Büşra da hissetmişti. Bana o gün söylemişti aslında, benden gideceğini. Ben fark edememiştim. Doğrusu böyle bir şeyi aklıma getirmek bile istememiştim. Büşra Yücel hayatıma anlam katan kadındı. Hep de öyle kalacaktı. Son nefesime kadar.

  🕊️

Emre Batur

İşlerimi apar topar halleder halletmez, ruhum çoktan havalimanına kanatlanmıştı bile. Şırnak’a, benim hasretle beklediğim bir doktor hanım gelecekti. Bizden hemen sonra Ecre yengem de gelmişti; zira eğitim beklemeye gelmezdi. Benim “doktor üzümlü kekim” ise, buraya gönüllü olarak geldiği için İstanbul’daki hastanesinde birkaç imza işi vardı, bu yüzden Ecre yengemle gelememişti. Yengemden aldığım habere göre, bugün gelecekti. Yengemi ikna etmiş, onu kendim karşılayacaktım. Normalde kendi arabasıyla gelecekti lakin yolların tehlikesi yüzünden toplu taşıma araçlarını kullanmayı tercih etmişti.

Zalimin kızı, hâlâ yüz vermiyordu bana. Acaba yanlış bir taktik mi uyguluyordum? Beyler, taktik alayım lütfen! Gelen yolcuların kapısından gözlerimi ayırmadan beklemeye koyuldum. Ve işte, kapıdan çıkan o silüet… Doktorum.

Açık yeşil bir tunik, altında siyah bir pantolon… Üzerine siyah kabanını almıştı ama önü açıktı. Ah, bir de doktor olup herkese tavsiye verecek! Önce kendi önünü kapatsa ya! Başına ise beyaz, yeşil ve pastel renklerin narin bir karışımıyla işlenmiş bir eşarp örtmüştü. Hey güzel Allah’ım, sen bu kızı özene bezene mi yarattın? Bu kız, her haliyle nasıl da aklımı başımdan alabiliyordu? Bu kız bir tek bana güzeldi değil mi? Etrafıma bakındım. Bakan yoktu ya, yoktu değil mi? Ulan zalimin kızı, beni ne hallere soktun, bir de sen fark etsen ya beni!

Elif, elindeki valizi çekiştirirken beni görmesiyle durdu. Yüzümde kocaman bir sırıtış belirdi. Rabbim, dualarımın bu kadar çabuk kabul olacağını bilseydim, daha farklı dualar ederdim. Mesela, nikah masası gibi… Birkaç büyük adımda yanına vardım. "Doktor üzümlü kekim, yuvana hoş geldin," dedim. Yüzünü buruşturdu. "Doktor üzümlü kekim mi?" Elimi enseme götürüp kaşır gibi yaptım. Olmamış mıydı ya? Oysa ben çok sevmiştim. "Sen Ecre yengeme diyorsun ya hani, seviyorsun bu kelimeleri diye düşündüm." Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. "Ecre'yi anlamamı sağladığın için teşekkür ederim Emre."


Gözlerimi kısmıştım. Şimdi bu iyi bir şey mi demişti yoksa kötü bir şey mi? Ulan, bu işler dağda terörist öldürmeye benzemiyordu ki. Hay böyle işi! "Elif," diye mırıldandım. Kafasını hafif yana eğdi ve yüzündeki gülümsemeyle, "Hm," dedi. "Beceremedim ben demi ya?" dedim üzüntüyle. Güldü. "Emre," dedi. Onun gibi, "Hm," dedim. "İnan bana çok güzel oldu." Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. "Harbi oldu mu?" dediğimde kahkaha attı. "Oldu oldu ama sen yine de öyle deme ya, harbi tuhaf oluyormuş," dediğinde sırıttım. "Öyle olsun doktor üzümlü kekim."

Bir şey demesine fırsat tanımadan valizi kaptığım gibi arabaya ilerledim. Arkamdan homurdanarak geliyordu. Şimdi daha bir keyiflenmiştim. Valizi bagaja koyduktan sonra yolcu koltuğunun kapısını açtım. Elimle koltuğu işaret ederek, "Buyurun güzel bayan," dediğimde kafasını hafif eğerek teşekkür edip bindi. Yüzümdeki sırıtışla ben de sürücü koltuğuna bindim. Bir taraftan arabayı çalıştırırken, bir taraftan da radyoyu açtım. Tabii flaşım radyoya takılı olduğu için Müslüm Baba çıkmıştı. "Seni Yazdım" şarkısıyla birlikte. Elif gülerek kafasını iki yana salladı. "Ne, sevmez misin?" dediğimde, "Kalsın," dedi.

Beyler, ben buldum valla. Harbiden buldum. Darısı sizin başınıza. Direksiyonu tutan ellerimle şarkının ritmine ayak uyduruyordum. Şarkı sözlerine girince ben de söylemeye başladım:


"Solmadan gel artık aşkımın gülü,

Olsa da konuşsa kalbimin dili.

Küçücük dünyamda bir bilsem seni,

Görünmez yazıyla yazdım kalbime."


Bakışlarım Elif'e değdiğinde, yüzündeki tebessümle beni izlediğini gördüm. Benim ona bakmamla kafasını hızla cama döndürdü. Yüzümdeki tebessüm daha nasıl büyüyebilirse, o kadar büyüdü. Tabii ben durur muyum, daha da sesli söylemeye başladım:


"Böyle bir aşk görülmemiş dünyada,

Ne geçmişte ne de bundan sonra da.

Arasalar bulamazlar rüyada,

Göremezler seni yazdım kalbime.

Nasıl sevgiliymiş görün de bakın,

Sevgilim seninle buluşmam yakın.

Unuttum desem de inanma sakın,

Anılarla yazdım seni kalbime."


Ben baktım, o çevirdi bakışlarını.

Ben söyledim, o utandı.

Benim mutluluğum ikimize de yetti yol boyunca.


Onu lojmanın önüne getirdiğimde birlikte indik arabadan. Valizi bagajdan aldım. Valize uzandığında geri çektim. "Ben götürürüm," dediğimde kaşlarımı çattım. "Ağır valizi sana taşıttıracağımı düşündüren ne acaba doktor hanım?" "Ağır değil ki," diye mırıldandığında kaşlarım düzeldi. Bir insanın sesi, bir insana bu kadar huzur mu verirdi? "Tabii ben de öyle diyordum, eşek ölüsü mü var içinde?" dedim sırıtarak. Bu sefer kaşlarını çatan oydu. "Çok gıcıksın Uzman Çavuş!" diyerek rütbemle söylendiğinde daha çok güldüm. Bu kadına kızmak bile çok yakışıyordu.

"Hemen o valizimi bırakıyorsun asker! İstemiyorum senden yardım falan!" "Hiç söylenme doktor hanım, sana bırakmam bu valizi." Bakışları etrafı taradı ve lojmanın girişinde nöbet tutan askerlere bakındı. Başıyla onları işaret etti. "Ben de onlardan yardım alırım." Ciddi bir sesle adını söyledim: "Elif!" Omuzlarını silkti. Derin bir nefes koyuverdim. Bu kızın inadı da inattı be. Nöbet tutan askerlerden birine seslendim. "Kardeşim, bir geliversene." Homurdandı. "Kibarlık nedir bilmez misin sen be adam! Geliversene ne?" Ben de onun gibi omuzlarımı silktim. Bizde böyleydi.

Asker kardeşim yanımıza geldiğinde valizi ona uzattım ve dairenin yerini söyleyip kapıya kadar bırakmasını söyledim. Dediğimi ikiletmeden yaparak valizi kaptığı gibi gitti. Elif de tam arkasını dönüp gideceği vakit seslendim: "Elif." Omzunun üzerinden bana değdi bakışları. "Bir gün, birlikte kahve içer miyiz?" Dudakları iki yana kıvrıldı. "Kibar Uzman Çavuş ha?" Daha yeni ki olaya gönderme yapıyordu. Benim de dudaklarım iki yana kıvrıldı. "Bir sana doktor hanım. Bir sana." Utanmıştı. Kafasını hızla olumlu yönde salladı. "Bir gün Çavuşum, bir gün."

Hızla yanımdan ayrıldığında dişlerimi göstererek sırıttım.


Sevda...

Güzel bir şeydi vesselam.

 
 
 

Yorumlar


  • Instagram
  • X
  • Spotify

© 2025 by Melike Saliha Akbak.

bottom of page