Üsteğmenim II - 1.Bölüm: Şehit Töreni
Güncelleme tarihi: 15 Eyl
"Çağırıyor bizi mazi,
Ya şehidiz ya gazi..."
Bir yaz akşamıydı, takvimler 19 Ağustos'u gösterirken, hayatımın en acı sayfasına kapı aralıyordu. Saat yedi civarıydı ve babam, tam elli yedi gün süren bir operasyondan nihayet dönmüştü. Bu uzun ayrılık, her bir saniyesi özlemle dokunmuş, sanki bir asır gibi uzayıp gitmişti. Babamın varlığı, bir gölge gibiydi hayatımda; bazen öyle uzun süreliğine kayboluyordu ki, onun gerçekliğini dahi sorgular oluyordum. Ama o gün, eli kanlı, alnı ak, sağ salim bize geri dönmüştü. Furkan Aslan... MİT'in isimsiz kahramanı, kendini vatanına adamış bir yiğit. "Ailesiz olur da Vatansız olmaz" diyen, canını vatan için feda etmekten çekinmeyen koca yürekli babam. O gün, tüm ailemi şehit verdiğim o uğursuz gündü.
Babamın gelişiyle içimizi saran tarifsiz bir sevinçle, alışveriş merkezine gitmek üzere yola koyulmuştuk. Belki bir dondurma yiyip, yeniden bir araya gelişimizin kutlamasını yapacaktık. Kardeşim Esma ile adeta kelebekler gibi çırpınarak hazırlanmış, annemle babamın peşinden sürüklenmek için sabırsızlıkla kapıda bekliyorduk. Müstakil evimiz, sakin bir semtte, benzer kaderleri paylaşan birkaç kahraman ailesiyle çevriliydi. Meğer o evlerde de babam gibi yiğitler, sessizce vatanlarına siper olmaktaydı.
Evimizin tahta penceresinden dışarıya bakan Esma'nın sesiyle irkilmiştim. Bahçede babamın iş arkadaşı Mithat amca, arabamızın etrafında dolaşıyordu. Tanıdık bir sima olduğu için pek önemsememiştim. Kim bilebilirdi ki, güven duyduğumuz bu adamın içimize sızmış bir vatan haini olduğunu? Annemle babamın sesleriyle banyoya yönelip abdest almıştık. Annemin "Yolda başımıza ne hal geleceğini bilemeyiz anneciğim. Biz önlemimizi alarak dualarımızı okuyalım ki bizlere zırh olsun" sözleri, o anın ne kadar derin bir anlam taşıdığını fısıldıyordu kulağıma. Dualarımız dudaklarımızdan dökülürken, kulaklarımızı sağır eden bir patlama yankılandı. Her birimiz farklı yönlere savrulurken, başımı sert bir cisme çarptım. Bilincimi kaybettiğim o an, sonsuzluğa uzanan bir boşluk gibiydi. Gözlerimi hastanede açtığımda, ailemin şehadet haberini almak yerine, canımı orada teslim etmeyi diledim. Lakin Rabbimin kaderine razı gelmem gerektiğini, imtihanımın bu olduğunu idrak ettim. O günden sonra sustum, içimdeki isyanı bastırmak, bu acıyı dillendirmemek için...
Amcamlarla kalmaya başladığım o günden beri, Evsa'nın bana karşı duyduğu kin, gün geçtikçe büyüyordu. Nedenini bilmiyordum; ona ne yapmıştım da bu kadar cephe almıştı bana? Oysa amcamlarda kalmaya başladığımdan beri aramızdaki bağ tamamen kopmuştu.
Başımın uğultusuyla eczane dolabından keskin bir ağrı kesici alıp mutfağa geçtim. Bir bardak suyu yudumladıktan sonra parmaklarımla şakaklarıma masaj yapmaya başladım. Başım çatlıyordu sanki. Mirzalardan tam dört saattir haber alamıyorduk. Ali Binbaşı'yı defalarca aramış, ancak cevap alamamıştım. Sonunda bir asker, Binbaşı'nın beni bilgilendireceğini söyleyip telefonu kapatmıştı. Mirzan'ın kız kardeşi Betül ile de iletişim halindeydik. Kim önce haber alırsa, birbirimize bildirecektik.
Ahu'nun karnında kasılmalar başlamıştı, sıkıntıyı o da yüreğinde hissediyordu. Elif, kadın doğumcu meslektaşıyla konuşmuş, onun dediklerini uygulamıştı. Son çare olarak, Ahu'ya ve bebeğine zarar vermeyecek bir hap verip odasına çıkarmıştık. İlacın etkisiyle uyuyakalmıştı. Kayınvalidesi de onu yalnız bırakmak istemediğinden başucundaydı.
Karşımdaki sandalyenin çekilmesiyle başımı kaldırdım. Elif karşımda oturmuştu, gözlerinde aynı endişe. "İyi misin?" diye fısıldadı. "İyi miyim ben de bilmiyorum" diye mırıldandım. "Benimki de soru işte" dedi, o da en az benim kadar yıkılmıştı. Onlar sadece bir eş, bir kardeş, bir evlat değildi; onlar Türk askeriydi. Onların ayağına değen bir taş, tenlerine çarpan bir rüzgâr, önce bizim canımızı acıtırdı. Ahu'nun uyuduğunu öğrendikten sonra, bardağımı yıkamak için kalktım. Tam yerime dönerken telefonumun melodisi mutfağı doldurdu. Elif'le göz göze geldik. Ya kötü bir haberse? Titreyen ellerimle telefonu açtım. Betül arıyordu. "Selamun Aleyküm, yenge."
"Ve aleyküm selam canım." diye yanıtladım. "Haber var mı?" diye sorduğunda sıkıntılı bir nefes verdim. "Maalesef canım, sizde durumlar ne?"
"Babam birkaç yerle iletişime geçti. İnşallah dönüş yapacaklar" dediğinde, "İnşallah" diye mırıldandım. Vedalaşıp kapattık telefonu. Telefonumu eşofmanımın cebine koyup, Elif'e döndüm. "Ben bir abdest alıp Kur'an okuyacağım. Böyle boş durmayalım." Onaylarcasına ayağa kalktı.
Banyoya geçip abdestimi aldım. Ahu'nun kıyafetlerinden bulduğum uzun bir elbise ve eteği giyerek ikindi namazımı eda ettim. Ardından Kur'an-ı Kerim'i elime alıp İnşirah Suresi'nden başlayarak okumaya başladım.
🕊️
Beş saat... Tam tamına beş saat! Allah'ım, böyle beklemek ne zormuş. Ölümü mü, dirisi mi gelecek diye beklemek... Rabbim yardımcımız ol. Hepimiz balkona çıkmış, sessizlik içerisinde bir haber bekliyorduk. "Ben bir daha arayacağım" dedim. Telefonumu elime alıp Ali Binbaşı'yı aradım. Birkaç çalıştan sonra telefon açıldı. "Alo, Ali amca..." Kızlara ufak bir göz hareketi yapıp hemen telefonu hoparlöre aldım. "Ali amca, ne olur bize bir haber ver, Allah aşkına." Derin bir nefes koyuverdi. Ben ise nefesimi tuttum. "Kızım Ahu da yanında mı?" demesiyle Ahu'nun durmadan akan gözyaşları daha da hızlandı. "E-evet" diyebildim. Yutkunup tekrardan konuştum. "Şuan telefon hoparlörde Ali amca. Hepimiz seni dinliyoruz." "Kızlarım, Şırnak girişinde patlama oldu. Hepsi yaralı fakat durumları ne kadar ağır bilmiyorum. Daha yeni hastaneye gidiyorum şimdi. Hastaneye varır varmaz sizi bilgilendireceğim." dediğinde, akmaya hazır olan yaşlarım kendilerine rota çizmişlerdi bile. "Ali amca, biz ilk uçakta orada olacağız" dediğimde, "Ben sizin için helikopter ayarlayacağım kızım. Benden haber bekleyin." Sustu, kısa bir süre sessizlik yaşandı. Ali amca tekrardan konuştu. "Kızlarım, zor biliyorum lakin metanetli olun." "Tamam Ali amca, senden haber bekliyoruz" dedim. Telefonu kapattıktan sonra Elif, "Haydi o zaman hazır bir şekilde bekleyelim. Her an çıkabiliriz" dediğinde kendimize gelip ayaklandık.
Meltem teyze, dengesini kaybedip korkuluğa tutundu. Hepimiz onu tutmak için atıldığımızda bir elini kaldırıp bizi durdurdu. Ahu, "Anne, iyi misin?" dediğinde Meltem teyze başını sallamakla yetinmişti. Yanına varıp tekrardan yerine oturttum. Biz kendi acımıza düşüp Meltem teyzeyi unutmuştuk. Onun için de kolay değildi; oğlunun ne halde olduğunu bilmediği gibi, bir de hamile gelini için dimdik ayakta durmaya çalışıyordu. Hepimizden daha metanetli duran oydu. Elif içeriden tansiyon aletini getirip Meltem teyzenin tansiyonuna baktı. "Tansiyonu düşmüş." "Ben tuzlu ayran yapayım" diyerek mutfağa geçti Ahu. Meltem teyze, "İyiyim ben güzel kızlarım" dedi. Elif, "Meltem teyzem, tansiyonun çok düşük ama" diye ısrar etti. Ahu tuzlu ayranı getirdiğinde Meltem teyze'ye içirmiş, bir süre daha yerinden kaldırmamıştık. Elif, tekrardan tansiyonunu ölçtüğünde biraz daha yükseldiğini görmüştü. Elif, Meltem teyzeyi içeri geçmesine yardımcı olmuş, ardından yere yatırıp ayaklarını yüksekte tutmuştu. O Meltem teyzenin yanındayken biz de gereken birkaç eşyamızı çantamıza koymuştuk. Eşarbımı bir kat daha düzeltip içeri geçtim. Ve Ali amcadan haber beklemeye koyulduk.
🕊️
Helikopterin karargâha inmesiyle birkaç asker gelip kapımızı açmıştı. Kapıya yakın olduğum için ilk inen ben oldum, ardımdan da diğerleri inmişti. Rütbeli bir asker yanıma gelip, "Öğretmen Hanım, Ali Binbaşımın emridir. Sizi hastaneye bizzat ben götüreceğim" dedi. Eliyle yolu gösterip, "Buyurun lütfen" diye ekledi. Birlikte zırhlı araçlara ilerleyip bize gösterdiği araca binmiştik. Ali amca, arayıp askeri karargâha gitmemizi, orada bizi bir askeri helikopterin alıp Şırnak'a getireceğini söylemişti. Ben de Betül'lere haber verdikten sonra hep birlikte karargâha gidip oradaki askerlerimizin yardımıyla buraya gelmiştik. Tabi tüm bunlar olurken amcamları da arayıp gereken bilgilendirmeyi yapmıştım.
Yanımda oturan Melek annenin elini, elimin üzerinde hissettim. Bakışlarımı onun ağlamaktan kızaran gözlerine çevirdim. "Mirzamın ilk yaralanışı değil bu. Ha, anne gönlü ister ki bu son olsun ama maalesef ki öyle olmayacağını da çok iyi biliyorum. Mirza'm hep atlattı, Rabbimin izniyle de. Şimdi de atlatacaktır. Bize tam olarak burada büyük bir iş düşüyor kızım," Gözünden akan yaşı ondan önce davranıp boşta olan elimle gözyaşını sildim. Gülümsedi. Gülümsedim. "Bize metanetli olmak düşüyor. Orada," yutkundu. "Orada ne ile karşılaşacağız bilmiyorum. Kendimizi hem her türlü duruma hazırlamalıyız hem de umutlu olmamız lazım. Umut bir insanı ayakta tutan bir duygudur ve şuan bizim buna çok ihtiyacımız var. Dilinden duaları da eksik etme olur mu güzel kızım?" dediğinde elimi tutan elini öptüm. "Tamam anne" dedim. Zırhlı aracın durmasıyla birlikte araçtan indik. Karşımda duran Şırnak Devlet Hastanesi'ne baktım. Kapıdan girmeden hemen önce gözlerimi sımsıkı yumdum ve mırıldandım. "Rabbim ne olur, o iyi olsun."
Hastanenin o ağır kokusu genzimi yakarken, adımlarımız danışmaya yöneldi. Mirza ameliyattaydı. Tarifi imkânsız bir koşuşturmayla kendimizi ameliyathane kapısının önünde bulduk. Zaman, dilimizdeki dualar ve yanaklarımızdan süzülen gözyaşları eşliğinde, ağır aksak ilerliyordu. Nihayet kapı aralandığında, bir anda doktorun etrafında kümelendik.
"Mirza Bulut'un yakınları mısınız?" Soruyu duyar duymaz, annelik içgüdüsüyle Melek Anne öne fırladı. "Ben annesiyim. Oğlum nasıl?" Gözlerinde yalvaran bir ifade vardı. Doktorun yüzünde beliren tebessüm, içimize bir nebze su serpti. "Şarapnel parçası herhangi bir organına gelmemiş, çok şükür. Biraz fazla kan kaybetmiş fakat çabuk bulunan kan grubuna sahip olduğu için kan takviyesi hemen yapıldı. Yoğun bakımlık bir durum söz konusu değil. Normal odaya alacağız fakat ne zaman uyanır bilmiyorum. Lakin çok fazla sürmeyeceğine eminim. Bünyesine bağlı bir durum bu." Ağzımızdan dökülen "Sağ olun, Doktor Bey" ve "Geçmiş olsun" sözleri, şükrün en saf haliydi. Rabbim'e binlerce kez şükürler olsun!
Ali Binbaşı, Ahularla birlikte Atahan'ın yanına gitmişlerdi. Umarım onlar ve diğer askerler de iyiydi. Ameliyathane kapısı yeniden açıldığında, sedyenin üzerinde uyuyan Mirza'yı gördük. Hızla yanına koştum. Sarışın teni, daha da soluklaşmıştı; gözaltlarında hafif morluklar, yüzünde tarifi zor bir yorgunluk vardı. Uyuyor olmasına rağmen, kaşlarındaki hafif çatıklık huzursuzluğunu ele veriyordu. O orada öylece yatarken, benim içim, hiç olmadığı kadar acıyordu. Yüzündeki o huzursuz ifadeyi söküp almak, tüm acısını ve sıkıntısını kendi yüreğime çekmek istedim. Sedyeyi takip ederek yanı başında yürümeye başladım. Asansörle bir kat yukarı çıkıp 303 numaralı odaya girdiğimizde, hasta bakıcılar ve erkek hemşireler Mirza'yı sedyeden yatağa nazikçe yerleştirirken, istemeden yüksek sesle çıkıştım: "Yavaş olsanıza!" Betül'ün koluma dokunuşuyla kendime geldim. Mahcup bir ifadeyle, "Kusura bakmayın, ben onu böyle görünce..." sustum, devam edemedim. Gözyaşlarım, kelimelerin yerine konuşuyordu. Onlar anlayışla karşıladı ve odadan çıktılar. Kalabalık olmasın diye diğerleri de dışarıda beklemeyi tercih etmişti. Odada sadece Melek Anne, Betül ve ben kalmıştık.
Betül ile Melek Anne ikili koltuğa oturmuşlardı. Melek Anne çantasından çıkardığı küçük Yasin kitabını almış, okuyordu. Betül düşünceli bir şekilde camdan dışarıya bakarken, ben ise onu, güzel adamımı izliyordum. Hayatıma bir terörist olarak girmiş, ancak zamanla kalbimin tam merkezine yerleşmişti. Zihnimde canlanan anılarla yüzüme buruk bir tebessüm yayıldı.
Bir zaman, ağaçların arasından geçiyorduk. Önüme sarkan bir dalı çekmek için uzandığımda, Faruk denen adamın eli de aynı dala uzandı ve ellerimiz üst üste geldi. Hızla, iğrenç ellerinden elimi çektim. Diğer elimle de silahımı kafasına dayamıştım. Dalı kenara çekince önden ben geçtim, o da hemen arkamdan geldi. Yürüdükçe ayaklarım ağrımıştı ama bunu onlara belli etmeyecektim. Zaten dağın başında düzgün bir yol beklemek hataydı.
"Fazla cesursun," dedi sessizce. Yanımdaki adama döndüm. "Sana ne!" diye ters bir cevap verip tekrar önüme döndüm. "Korkuyorsun, korkma!" Bu sefer ona baktım. Mavi gözleri dikkatimi çekmişti. Kahverengi saçlarıyla ne kadar da uyumluydu aslında. Sarışındı. Terörist olmasa, ona mavi gözlerin yakıştığını söyleyebilirdim. Ha, ona değil! Kendi kendime söylerdim. Lakin bunu içimden bile geçirmek istemiyordum, çünkü o bir teröristti. Ne diyorum ben böyle ya! Galiba fazla aksiyon bana kafa yapıyor! Kendimi hemen toparladım. Onun dediği şey aklıma gelince alaycı bir şekilde güldüm. "Ben mi korkuyorum? Bir de durmuşsun 'korkma' diyorsun!" dedim. Onun bir şey demesine izin vermeden diz kapağının arkasına vurdum. Beklemediği için yere düştü. "Al sana korkmak!" dediğimde, Topal ve adamları arkalarına döndüler. "N'oluyor orada?" dedi Topal. Faruk düştüğü yerden ayağa kalktı. "Yok bir şey Topal, devam et!" "Bir kıza sahip çıkamıyor musun Faruk?" dedi alayla. Faruk sinirle konuştu. "Bir şey yok Topal! Devam et dedim!" Topal ise onu umursamadan konuşmaya başladı. "Bu kadar yeter! Bağla onu!" "Tamam!" Topal ilerlemeye devam etti. Arkasından baktığımda topalladığını gördüm. Demek ki adı bu yüzden Topal'dı. "Sana diyorum! Ver şu silahı!" Ona döndüm. Çaprazımda duruyordu. Bir elini uzatmıştı, silahı almak için. Diğer elinde ise kalın bir ip vardı. Nereden çıkardığını bilmediğim kalın bir ip... Silahımı ona verdikten sonra ellerimi öne uzattım. Hızla ellerimi bağlayıp ilerlemeye başladık. "Tekme işini unutmadım," dedi. Ona bakmadan omuz silktim. "Şu an benim yerimde başkası olsaydı. Şimdiye elini kaldırmıştı, sana" dedi. Ne yani, elini kaldırmadığı için kendini adam mı zannediyordu?! "Durma! Sen de kaldır. Elini kaldırmasan bile benim gözümde adam değilsin! Sizler 'adam' kelimesine yakışmazsınız!" dedim sinirle. "Peki, şu 'adam' kelimesine yakışan kişiler kim?" "Kim mi? Tabii ki de Türk Askerleri!" "Demek öyle." "Evet, öyle. Siz o yiğitlerin yerini tutamazsınız!" dedikten sonra onu arkamda bırakıp, Topallara yetiştim. İlerideki arabalara doğru ilerledik.
Sonra bana mektup gönderdiği o gün geldi aklıma. Nöbetinden dolayı yanıma gelemeyip bana yolladığı o kâğıt...
Oturduğum yerden kalkıp, cam gibi olan yere geldim. Oradaydı... Elindeki silahla dolaşıyordu. Üşüdüğü çok belliydi. Ondan bakışlarımı çekip kağıdı açtım. Bu yazı onun muydu? Yazısı çok güzeldi.
“Ecre ya da öğretmen hanım;
Öncelikle şunu söyleyeyim. Birkaç saat önce Binbaşımla görüştüm. Enes, askerin durumu iyiymiş. Seni soruyormuş. Ben de senin iyi olduğunu söyledim. Bir de amcan ve Elif diye bir kız aramış. Binbaşım, şu anlık bir şeyler uydurmuş. Seni kurtaracaklar. Lakin benden haber bekliyorlar. Topal'ın niyetini öğrenmemiz lazım. Bu yüzden biraz daha misafirimiz olacaksın. Merak etme, sana zarar vermelerine izin vermeyeceğiz. Bir de bugün atılan tokat için özür dilerim. Geç kaldık. Ama bu bir daha yaşanmayacak. En azından elimizden geleni yapacağız. Bunları söylemek için yanınıza geldim ama uyuyordunuz. Ben de Emre'yle birlikte gelecektim. Lakin bugünün nöbeti bendeymiş, gelemedim. Benim de aklıma böyle bir şey geldi. Yanınıza yine de gelmeyi düşündüm. En azından birkaç dakikalık. Fakat biri benim nöbet yerimde olmadığımı görürse ve bu Topal'a giderse, işte bu olmaz. Yoksa görevi riske atmış olacağım. Bir de yanına geldiğimde gördüm. Yemeğini yememişsin. Seni anlıyorum, bunların yemeklerini, sularını yiyip içmek istemiyorsun. Ama hayatta kalman için bu gerekli. Hem yemekler o kadar kötü değil bence, denenmiş ve onaylanmıştır :)”
Güldüm. Gülen surat çizmek ne ya? Hey, Allah'ım. Ona baktım. Buraya bakıyordu. Hava o kadar karanlık olmadığı için ve bazı yerlerde ışıklar olduğu için birbirimizi görebiliyorduk. Önce etrafı kontrol ettim. Sonra da elimdeki kâğıdı kaldırıp, salladım. 'Okuyorum' manasında. Güldü. Hemen etrafı kontrol etti. Kimsenin bakmadığına emin olunca tekrar bana baktı. Kâğıdı aşağıya indirdim. Son kez ona bakıp, okumaya devam ettim.
“Şimdi gelelim bir diğer konuya, Emre'yi bir güzel oradan kov. Çünkü ben askerimi biliyorum. Başladı mı konuşmaya susmaz. O yüzden onu kov. Sonra da güzel bir uyku çek. Tabii artık orada nasıl güzel bir uyku çekilirse? Neyse, iyi geceler öğretmen hanım.”
İyi geceler, Üsteğmen'im...
Artık uyanman gerekmiyor mu, Üsteğmenim? Bizi çok bekletmezsin değil mi? Onun yüzünü izlerken sürekli gelen anılar beni gülümsetiyordu. En kötü anılarım bile onunla güzelleşmişti. Kim o kaldığı yeri hatırlayınca gülerdi ki? Eğer orada Mirza olmasaydı ben de muhtemelen gülmezdim ama dedim ya en kötü anılarım bile onunla güzelleşiyordu. Sonra aklıma okulu boyadığımız gün geldi.
İki elimi de boyaya batırdım. Ellerimi boyadan çıkarıp ufaklığın yanına gittim. Minik ellerini duvara koydu. Ben de arkasından ellerimi duvara koydum. Kafasını bana çevirdi. Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Ellerimin yukarısına bir el daha konuldu. Ellerimi duvardan çekip arkamı döndüm. Dönmemle, bana bakan üsteğmenle karşılaştım. O da duvardan ellerini çekti. Bir şey demedi. Ben de bir şey demedim. Sadece öyle durduk... Ta ki ufaklık aramıza geçene kadar. "Öğretmenim, çok güzel oldu" Ufaklığa gülümseyip duvara baktım. En altta ufacık, minik, turuncu renkli ellerle karşılaştım. Onun biraz yukarısında mavi renkli olan benim ellerim vardı. Onun biraz daha yukarısında yeşil renkli olan üsteğmenin elleri vardı. Ve gerçekten harika duruyordu. Gülümsedim. Karşımda mükemmel bir tablo vardı... Üsteğmene döndüm. "Niye yeşil?" "Niye mavi?" Aynı anda sorduğumuz sorularla ilk afalladık. Sonra ise gülmeye başladık. "Önce bayanlar buyurun" dedi gülerek. Güldüm. "Neden yeşil?" "Bilmem. Severim yeşili, hatta yeşil rengin bütün tonlarını seviyorum." "Niye mavi?" diye devam etti. "Huzur." "Nasıl yani?" "Mavilerde öyle bir huzur var ki... O mavilerde kaybolmak istiyorum." Dedim mavi gözlerine bakarak. Boğazımı temizledim. "Mesela... Gökyüzü. Gökyüzüne baktıkça içimi huzur kaplıyor. Ya da Denize baktıkça... Mavi rengi ve mavi rengin bütün tonlarını seviyorum." "Anladım" diye mırıldandı.
🕊️
Kapının diğer tarafından Ali Binbaşı'nın sesini duyunca odadan çıktım. Ali Binbaşımın yanına gittim. Tebessüm ederek, "Mirza, yiğidim iyiymiş" dediğinde ben de tebessümle başımı salladım. "Çok şükür Ali amca, çok şükür ki iyi." Devam ettim. "Atahan? Diğerleri? Durumları nasıl?" Yüzündeki tebessüm yerini hala korurken konuştu. "Çok şükür ki kızım, hepsi ufak tefek şeylerle atlatabilmiş. Tabi bu yaralar ufak sayılmaz lakin hayati tehlikeleri yok ya, buna da elhamdülillah." "Çok şükür." Ali Binbaşıdan Ahuların odasını sorduğumda, aynı koridorda olduğumuzu öğrendim. Birkaç oda ilerimizdeydiler. 308 numaralı odanın önüne gelip kapıyı birkaç kez tıklatıp içeri girdim. Atahan yattığı yerden hemen yanı başında duran Ahu'nun elini tutmuş, ona iyi olduğunu söylüyordu. Meltem teyze de bir diğer yanına oturmuş, tebessümle onları izliyordu. Kapı sesiyle bana dönmüşlerdi. Atahan yerinde dikleşmeye çalışırken elimle onu durdurdum. Gülümseyerek, "Rahatını bozma, asker," dediğimde güldü. Devam ettim, "Geçmiş olsun." Başını salladı. "Eyvallah sağ olasın yenge. Komutanım da iyiymiş." "Evet, iyi çok şükür ki. Uyanmasını bekliyoruz." Ahu'ya ve Meltem teyze'ye de selam verdim. Yanlarında biraz daha durduktan sonra Mirza'nın yanına geri dönmüştüm.
Mirza'nın başından bir an bile ayrılmamış, sabırla uyanmasını beklerken Betül yiyecek bir şeyler getirmişti. Birlikte biraz atıştırıp tekrardan beklemeye koyulduk. Arada bir hemşireler gelip biten serumunu değiştirip geri gidiyorlardı. Aradan geçen üç saat sonra amcamlar da hastaneye gelmişlerdi. İlk buldukları uçakla atlayıp gelmişlerdi. Sadece Evsa yoktu.
Uyumadan geceyi geçirirken bir ara içim geçmişti. Başımı Mirza'nın kolunun hemen yanına koymuştum. Beni derin uykumdan ayıran ise elimin üzerinde hissettiğim ve sürekli elimi okşayan bir başka eldi. Gözlerimi aralayıp bilincim yerine geldiğinde ilk fark ettiğim sabah ezanının okunmasıydı. Hemen sonra elimin üzerindeki ele baktım. Mirza. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda yorgun mavi gözleri, benim ela gözlerime bakıyordu. Uyanmıştı. Güzel adamım, uyanmıştı.
"Mirza?" diye mırıldandığımda tebessüm etti. İkili koltukta yatan Betül'e çevirdim bakışlarımı. Uyumaya devam ediyordu. Melek Anne'yi zorla ikna ederek lojmana yollamıştık. Aynı şekilde amcamlar da onlarla birlikte gitmişlerdi. Yanında da Betül ile ben kalmıştım. Alnına düşen kahverengi tutamlarını elimle geriye taradım. "Uyandın, çok şükür ki." Kuruyan dudaklarını ıslattı. "Su." Hemen ayaklanıp komodinin üzerinde duran su şişesini onun için açarak uzattım. Birkaç yudum aldıktan sonra geri çekildi. Şişeyi eski yerine koyup tekrardan yanına oturdum. "Ağrın var mı? Hemşireyi çağırayım mı? Aç mısın? Hemen bir şeyler alıp gelebilirim-" Avuç içini ağzıma kapattı. Gülerek, "Bir sus be kadın. Ben görmeyeli sen ne çok konuşur olmuşsun" dediğinde sinirle avucunu ağzımdan çekip, "Kusura bakmayın beyefendi. Ben her gün sevdiğim adamı yaralı görmüyorum. İdare edin." Gülerek başını iki yana salladı. Sonra birden ciddileşerek, "Çocuklar? Caner?" diye sorduğunda yutkundum. "Hepsi iyi, ağır yaralı değiller. En kısa zamanda taburcu olabilirlermiş." "Caner? En son..." Sustu. Devam edemedi. Benim açıklamamı bekledi. "Mirza," dolan gözlerimi kırpıştırarak, "Caner, şehadet şerbetini orada içmiş" dediğimde gözlerini sımsıkı yumdu ve gözünden birkaç damla gözyaşı firar etti.
O ağladı, ben ağladım. Gün ağırdı. Biz acımızı içimize gömdük. Sessiz kaldık. Fakat biliyordum ki şimdi sessiz kalan Türk askeri, dağda çığlık çığlığa bağıracaktı. Son kurşunlarına kadar o intikam alınacaktı. Biliyorum.
Betül uyanmış, abisinin uyandığını görünce sevinçle ona sarılmış ardından annesine haber etmişti. Bu haberi duyan bizimkiler odaya doluşmuştu. Hatta ayaklanan askerleri bile komutanlarını görmek için gelmişlerdi. Hepsi bir gün içerisinde ayaklanabilmişti. Ağrılarını içtikleri ağrı kesicilerle geçirmeye çalışıyorlardı. Çünkü bugün kardeş dedikleri silah arkadaşlarının Şehit Töreni vardı. Ayaklanmak zorunda hissetmişlerdi kendilerini. Kardeşleri için hepsi iyi rolü oynuyordu, biliyorlardı ki durumu kötü olanı bu hastaneden çıkarmazlardı.
Dolan odadan çıkıp koridorda duran sandalyelerden birine oturdum. Düşündüm. O şehit anasına gidecek haberi düşündüm. Babasına verilecek o haberi... Bana o haberle geldiklerini düşünmeyi hiç istemedim. Yıkılırdım. Ailemden sonra Mirza da beni bırakırsa zor toparlanırdım. Ben bir yâr olarak bunları hissediyorsam o anneyi düşünemiyordum bile. Rabbim, Peygamber sabrı versin, o şehit analarına, ailelerine.
Koridorda fark ettiğim bir diğer çiftle yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştu: Emre ile Elif. Ben onları çok yakıştırıyordum; sevimli, tatlı bir çift olurlardı. Emre, Mirza'nın odasına gelmeye çalışırken Elif doktor kimliğiyle ona çıkışıyordu. "Oğlum sen anlamıyor musun, o yataktan bir süre daha çıkmaman gerekiyor!" Emre yüzünü buruşturdu. "Kızım, asıl sen anlamıyor musun? Komutanımı görmem gerek diyorum!" Bu sefer yüzünü buruşturan Elif'ti. "Kızım ne ya?!"
"Sen de bana 'oğlum' dedin."
"Onunla bu bir mi?" diye soran Elif'e, Emre, "Evet bir" dedi. Onların bu hali bana bizi hatırlatmıştı. Mirza ile tartıştığımız, 'kim daha papağan' adlı konuşma aklıma gelmişti. Halleri beni güldürdü.
Bu sefer de merdivenden gelen sesle oraya baktım. Arda ile nişanlısı İrem buraya geliyorlardı. Ama tartışarak. "Bana bak, Arda!" Arda bezgin bir ifadeyle, "Söyle gün ışığım" dediğinde İrem önce tebessüm etmiş sonra ciddileşerek, "Beni bu kelimelerle yumuşatamazsın! Odana hemen geri dön, asker!" Arda gülerek, "Yalnız güzelim. Ben herkesten emir almam, ayrıca almam gereken bir emir varsa izin ver komutanıma gideyim emrimi alayım" demişti. Bunlar üzerine İrem kollarını göğsünde bağlamış, kaşlarını çatmıştı. "Sen herkesten emir almazsın öyle mi asker?! Pekala, ben de seninle nişanlı falan kalmıyorum. Git, sana emir vermeyecek sen de emir almayacağın biriyle evlen." Arda bir şeyler demek için ağzını açtığında İrem ondan önce davranarak, "Ayrıca anlamış da değilim. Ben evlilik teklifi alamadan neden seninle nişanlandım ki" dedi. Arda şaşkınlıkla konuştu. "Evlilik teklifi ettim ya bal böceğim."
"Allah aşkına Arda, onu evlilik teklifi olarak mı sayıyorsun?" Konunun başka yönlere gitmesiyle müdahale ettim. "Gençler, odaya geçecekseniz geçin, birazdan hepsini postalayacağım ve sonradan gelenleri de içeri almam. Mirza'nın da dinlenmesi gerek." İrem sessiz kalarak Arda'ya yol vermiş hatta koluna girerek yardımcı olmuştu. Merdivenlerin son basamağını da çıktıktan sonra Arda derin bir nefes koyuvermişti. İrem ise dayanamayarak konuştu. "Al işte bunu da anlamadım ki ben. Allah aşkına asansör var ama sen merdiven tercih ediyorsun hem de yaralı halde. Anladık, Arda. Sen bir bordo berelisin fakat sonuçta insansın." İrem konuşuyor, Arda onu dinliyormuş gibi davranarak sonunda odaya girmişlerdi. Tabi ben dikkatimi onlara verince Emre ve Elif çiftinin içeri girdiğini görmemiştim. Bu iki çiftin tuhaf halleri beni aşırı güldürüyordu.
🕊️
Mirza Bulut
İlerledim. Her adımda yaramın acısı tenimi dağlıyor, bedenimden yükselen sızı ruhumu sarıyordu. Ama duramazdım. Gitmeliydim. Caner için, kardeşim dediğim, sırt sırta dövüştüğüm, aynı dava uğruna canımızı ortaya koyduğumuz o yiğit için gidecektim. Ona bunu borçluydum.
Annem, kolumu kavrayıp durdurmaya çalışıyordu. "Oğlum, yapma böyle. Daha hastanede yatalı bir gün bile olmadı. Yaranı zorluyorsun." Sesindeki endişe, yüreğime bir hançer gibi saplansa da, kolumu nazikçe kurtarıp yoluma devam ettim. Bu kez yanımda Ecre belirdi. "Mirza," diye fısıldadığında ona baktım. "Gitmem gerekiyor," dedim ben de aynı fısıltıyla. Gözlerindeki yaşlara inat gülümsedi. "Tamam, engel olmayacağım. Ben de seninle geleceğim. Elif de orada bulunacak. Herhangi bir müdahale gerektiğinde yanımızda olması iyi olur." Başımı onaylarcasına salladım. Annem, Ecre'ye sert bir bakış attıktan sonra birkaç adımda önüme geçti. "Mirza'm, aldığın yara ufak bir sıyrık değil. Şarapnel parçası girdi annem. Anladım, kendini düşünmüyorsun. Bari beni düşün evladım. Ben buraya gelene kadar çektiğim acıyı tarif edemem."
Nefesim boğazımda düğümlendi, yutkundum. Hayatım boyunca nice tehlikeli görevde bulunmuş, defalarca yaralanmıştım belki. Annem de her defasında kendini en kötü ihtimallere hazırlayarak yanıma gelmişti. Onu anlamaya çalışıyordum. "Evlat hiçbir şeye benzemez" derlerdi. Ama bu Vatan olmadığı müddetçe, evladın yaşasa neye yarardı ki?
Annemi kırmamaya özen göstererek konuştum. "Annem, cennet kokulum. Bak, kendin diyorsun işte. Çektiğin bir acı vardı ve beni sapasağlam görünce o acı hafiflese de dindi, değil mi?" Derin bir nefes aldım. "Peki, o yiğidin annesini düşündün mü hiç? Onun anne yüreği şu an yanmıyor mu sanıyorsun anne?" Gözlerinden süzülen yaşlarla başını iki yana salladı. "Belki de o şehit anasını en iyi ben anlıyorum. Fakat seni de düşünmek zorundayım ben. Anayım ben, ana! O evlada üzülmedim mi zannediyorsun? O yiğit sadece o ananın değil, tüm ülkenin evladıydı. Lakin benim de şu an düşünmem gereken bir evladım var!" Sinirle ve üzüntüyle titreyen elini tutup kokulu bir buse kondurdum. "İzin ver anne. Ben kardeşim dediğim insanı öylece bırakamam. Hem bak doktorlar da orada olacakmış. İzin ver, kardeşim için son görevimi yerine getireyim." Durdu, düşündü. Ecre'ye bir bakış attı. Ardından gözlerini sımsıkı yumdu ve başını onaylarcasına salladı. Yanağından süzülen gözyaşlarına bir öpücük kondurup yanından geçip gittim.
Ecre hızla yanıma gelip koluma girdi. Hastane kapısında bizi bekleyen zırhlı araca bindim. Karargâha doğru ilerledik. Acı haber aile evine ulaşmıştı. Fakat cenazesi burada, bizimleydi. Birazdan karargâhtan çıkılacak ve şehit evine cenaze ile birlikte gidilecekti. Kardeşimizin bindiği uçağa tim halinde binecektik. Sağımızı solumuzu kaplayan heybetli dağlara baktım. Her karışını ezbere bildiğimiz dağlara. Şehidimizle birlikte çarpıştığımız dağlara. Aklıma düşen bir anıyla burukça gülümsedim.
"Ulan şu görevleri sevmiyorum ya!" diye söylenip duran Emre'ye, Atahan cevap vermişti. "Görev görevdir, aslanım." "Öyle komutanım da böyle bekledikçe sinirlerim tepeme çıkıyor. Hayır, yani bir de bu şerefsizleri beklerken kök salacağız, onlar da meyvelerimizi toplamaya gelirler diye korkuyorum." Tim, Emre'nin o kendine has mizah anlayışına kahkahalarla gülmüştü.
Caner'in etrafına bakınıp durduğunu gören Mirza, silahını ağaca dayayıp Caner'e hitaben konuştu. "Hayırdır aslanım, av mı arıyorsun?" "Yok, be komutanım. Kurt av aramaz, bizzat av kurdun ayağına gelir, ondan şüphemiz yok evelallah. Lakin ateş yakmam gerekiyor. Ben şöyle çalı çırpı toplasam olur mu?" Burak, silahının dürbününü temizlemeyi bırakıp Caner'e döndü. "Yakalım koçum da hayırdır üşüdün mü?" Bunun üzerine Emre lafa atlamış ve "Allah aşkına komutanım hava bilmem eksi kaç derece siz üşüdün mü diyorsunuz?" dediğinde Arda da söze girdi. "Burak komutanım ben hakikaten merak ediyorum. Nasıl üşümüyorsunuz? Bir sırrı varsa biz de deneyelim." Dediklerinde Burak güldü. Aralarında nadir üşüyen kişiydi Burak. Kolay kolay soğuktan şikâyet etmez, bir kere bile üşüdüğünü duymamış, görmemişlerdi. Burak, sildiği dürbününü silahına takıp time döndü. "Sırrı, Vatan aşkı koçum." Burak'ın yaptığı kısa ama bir o kadar öz olan cümleden sonra tim sessizleşmişti. Öyleydi ya, Vatan aşkı için her zorluğa göğüs germiyorlar mıydı?
Caner, bulduğu birkaç çalı çırpıyla ateş yakmış, suluğuna yerdeki temiz olmasına özen gösterdiği karları doldurmuş, ardından yaktığı ateşin üzerine doğru tutmuştu. Karlar eridikten sonra Hamza'ya suluğu verip kollarını, bacaklarını sıvamış, önce botlarını sonra çoraplarını çıkarıp Hamza'nın yardımıyla da abdestini almış, temiz bulduğu boyu biraz uzun olan bez parçasını yere serip namazını kılmıştı. O bez parçası ince olduğu için ıslanmış, Caner de üzerinde bulunduğu için kamuflajının bazı yerleri ıslanmıştı. Tim hem şaşkınlık hem de gururla arkadaşlarını izlemişlerdi. Caner duasını edip yüzünü sıvazlayıp ayaklandığında Araf, "Duan da namazın da kabul olsun inşallah kardeşim" demişti. Caner tebessüm etmiş, "Âmin komutanım fakat biz kimiz ki şehitlik nasip olacak" demişti. Tim anlamıştı ki Caner'in ettiği dua, şehadet şerbetini içebilmekti.
Emre her zamanki gibi etraftaki o havayı dağıtmak için gülerek, "Bana bak Genç," Caner'e soyadıyla seslenmişti. Caner komutanına döndü. Emre devam etti. "Benden önce şehadet şerbetini içersen öbür tarafta iki elim de yakanda olur, bilesin." Caner gülerek, "Emredersiniz Komutanım" dedi. Bunun üzerine Mirza ciddiyete bürünerek, gür ve tok sesiyle konuştu. "Savaş Timi, eğer biri benden önce şehit olursa o zaman görürsünüz siz oğlum. Orada bile en zor eğitimlere tabi tutarım ona göre." Hepsinin yüzünde tebessüm oluştu. Melih sırıtarak, "Yok komutanım yapmayın, etmeyin. Orada da eğitimlerinizi çekmeyelim" dediğinde Mirza, "Ben diyeceğimi dedim aslanım, gerisi size kalmış" dedi. O gün güldüler, eğlendiler, avlamayı beklediler. Fakat hepsi böyle bir ihtimal olmaması için gönülden dualar ettiler. Böyle bir şeyin bile ihtimalini düşünmek istemediler.
🕊️
Karargâhtaki odamda bulunan üniformamı giyip bordo beremi taktım. Başım dik bir şekilde odadan çıkıp bahçeye geçtim. Savaş Timi hazırda bekliyordu. Onlarla selamlaşıp yerime, en başa geçtim. Ali Binbaşım da geldiğinde biz uçağa geçtik. Ecre ve Elif de Ali Binbaşımın arabasına geçmişti. Hepimiz uçağın koltuklarına sırayla sıralandık. Önümüzde ise boylu boyunca duran Türk bayrağına sarılı tabut vardı. Caner Genç. Vatanı, dini, milleti için canını veren kahraman. Belki adı bile hatırlanmayacak bir yiğit. Dile ne kolay değil mi? Bir şehit. Bir ana. Bir baba. Bir aile. Bir kardeş. Dile kolay geliyor değil mi bunları söylemek? Niye kolay geliyor biliyor musunuz peki? Alıştık çünkü. Şehit vermeye alıştık. Aslında alışmak kelimesi ne kadar da kötü bir şey değil mi? Alışmamamız gerekiyor. Bunları kolaylıkla söyleyemememiz gerekiyor. Onları unutmamamız gerekiyor.
Boğazıma düğümlenen yumruyu geçirmek için art arda yutkundum ama o düğüm gitmedi. Büyüdü, büyüdü ve her geçen dakika daha da büyüdü. Arda, ağlamaklı bir sesle, "Şimdi orada ağlamamamız gerekiyor değil mi? Başımız dik bir şekilde durmamız gerekiyor ama içimiz kan ağlayacak ve biz ağzımızı açıp tek kelime edemeyeceğiz." dedi. Emre burnunu çekerek devam etti. "Haberlerde sadece birkaç dakikalık yer verilecek ona. Şırnak'ta bir patlama. Bir şehit. Caner Genç. Sonra birkaç cenaze töreninden video, resim. Sonra geçecekler." Burak, yüzünü sert bir şekilde sıvazladı. Araf sert bir ifadeyle konuştu. "İntikamımız diri kalacak. Kanı yerde kalmayacak kardeşimizin."
"Kollarımda son nefesini verdi. Aynı odayı, aynı yolu, aynı yemeği, suyu paylaştığım arkadaşım, kardeşim; kollarımda son nefesini verdi ve ben hiçbir şey yapamadım," dedi Melih ağlayarak. Hamza, elinde tuttuğu kâğıdı salladı. Beyaz kâğıdın üzeri kan lekeleri olmuştu. Kurumuş kan lekeleri. "Kardeşimiz vasiyet bırakmış, üzerinde bulundu bu kâğıtta."
Gözlerim Türk bayrağına sarılı tabuta takılı kaldı. Sözcükler, cümleler benden bağımsız çıkmaya başladı. "Şehit olmak onun en çok istediği bir şeydi. Rabbim ona böyle güzel bir mertebeyi verdiyse bize de razı olmak düşer. Kardeşimize son görevimizi yapıp onu sonsuzluğa uğurlamak gerekiyor. Vasiyeti ne ise yerine getirmemiz gerekiyor ve ayrıca kanı yerde kalmayacak evelallah. Biz bir şehit verdik ama onlar sürülerle leş verecek. Şehitler ölmez. Caner bizimle her daim. Tek isteğim şehidim bizlere hakkını helal etsin."
Uçağın havaalanına inmesiyle bizim çıkacağımız yerin kapısı açıldı. Görevli askerler gelip tabutu omuzlayıp uçaktan çıkardılar. Bir diğer görevli asker ise kucağımda duran Caner'in resmini almak için elini uzattı. Durdurdum. "Ben taşıyacağım koçum" dediğimde kenara çekildi. Tabutun önüne geçip başım dik bir şekilde ilerlemeye başladım. Caner'in annesi, Canan teyze tam karşımda başına örttüğü siyah tülbendiyle yanında ki bayan asker arkadaşlarımızın desteğiyle ayakta durmaya çalışıyordu. Cemil amca, Caner'in babası. Tam karşıma dikildi. Gözleri yaşlıydı, çökmüştü fakat dik bir şekilde duruyordu. "Eğer iznin olursa evladım, gururumun resmini ben taşıyayım" dediğinde gözümden akan yaşa engel olamadım. Yaşlılığının getirmiş olduğu buruşmuş elini tutup öptüm. "Bana hakkını helal edebilecek misin Cemil amca?" Burukça tebessüm etti. Bir eli, ellerimin arasında dururken diğer elini omzuma koyup sıktı. "Ey yiğit, Ey koç, Ey vatan evladı. Sen benden ne hakkı istersin? Asıl sen," arkamdaki time baktı. "Asıl siz helal edin bizlere. Siz Vatan evlatları olmasanız biz burada bu şehit törenimizi bile yapamayız. Evlat, şimdi sen söyle bana hakkınızı helal ediyor musunuz?" Kalbim titredi. Şimdi söyleyin bana, böyle atalarımız olduğu müddetçe kim bizim önümüzde durabilir ki? "Caner'in yiğitliği senden geliyormuş be Cemil amca" dediğimde güldü. Buruk bir gülümsemeydi ama bir o kadar gurur dolu gülümseme.
Resmi teslim edip Canan teyzenin yanına gittim. Gözlerinden durmaksızın akıp duran yaşlarını sildim. "Canan teyze -" Eliyle ağzımı kapattı. "Ben seni de sizin gibileri de biliyorum. Eğer bir hakkınız olsaydı Caner'i yaşatır, siz onun yerine nefesinizi verirdiniz. Ama çok şükür ki Rabbim Caner'imi bizden daha çok sevmiş ki ona nasip etti. Şimdi yas zamanı değil evlat. Gün, düğün günüdür. Evladım, canımın parçası şehadet şerbetini içti. Gün, şükür günüdür evlat." Sustum. Türk anasının bu sözleri üzerine ne denilebilirdi ki.
🕊️
Törenin olacağı yere vardık. En ön saflarda ailem, Ecre, Elif de vardı. Yiğidimin cenaze namazını kıldık. Hoca namazdan sonra kenara çekildiği vakit görevli askerleri durdurdum. Hocanın kullandığı mikrofonu aldım. Tabutun diğer tarafına, herkesin önüne geçtim. Bursa şehrinin halkı şehidi için toplanmıştı. Yaşlısından gencine, gencinden çocuğuna kadar. Birkaç kanal vardı, haber yapmak için bekliyorlardı. Sadece birkaç dakikalık sürecek bir haber için buradaydılar. Başımı dik tuttum. Önümdeki kalabalığa baktım. Mikrofonu biraz daha kendime yaklaştırdım. "Ben Üsteğmen Mirza Bulut. Savaş Timi'nin komutanı. Caner'in abisi. Bu Vatanın evladı. Bir ananın canı. Bir kadının yâri. Ben burada birçok şey sıralayabilirim. Beni her biriniz nereye koymak isterse ben o kişiyim. Daha bundan birkaç gün önce sırt sırta savaştığım, canımı hiç tereddüt etmeden emanet edebileceğim kardeşimi bugün toprağa gömeceğim. Fakat ben onu sadece toprağa gömeceğim, kalbimden adı, gözümün önünden anıları, kulağımdan sesi gitmeyecek. Ben istiyorum ki bu sadece benim için, ailesi için değil de tüm ülke için bu geçerli olsun." Mikrofonu kenara bırakıp bu sefer Savaş Timi ile birlikte biz omuzladık kardeşimizi. Onun için ayrılmış yere kefeniyle birlikte yerleştirdik. Sırayla üzerine toprak attık. Herkes Cemil amcaya ve Canan teyzeye baş sağlığında bulunurken biz Savaş Timi ile birlikte mezarının kenarlarına dizildik. Elimde duran bordo beresini baş kısmında bulunan tahtaya astım. Konuşmadık. Konuşamadık. Sustuk öylece. Hepimizin gözü toprakta öylece bekledik.
Beklediğimiz neydi, onu da bilmiyorum. Belki omzuma dokunup, "Ben buradayım komutanım" demesiydi. Biliyordum bu mümkün değildi ama insan konduramıyordu. Bu ne kadar şehitlik de olsa her şeyini paylaştığın birisinin elinden kayıp gitmesi kolay olmuyordu. Omzumda hissettiğim el ile başımı arkama çevirdiğimde Ecre'yi gördüm. Arkamda ayakta dikiliyordu. Ben de omzumdaki elini tutarak ayaklandım. Savaş Timine döndüm. "Savaş Timi, haydi." Ayaklandılar fakat biri bile adım atmadı. Emre gözlerini elinin tersiyle sildi, başına diktiğimiz tahtanın yanına gidip tahtadan tutundu. "Ulan, ben sana benden önce gidilmeyecek demedim mi? Söyle Genç! Niye gittin lan? Hani ilk ben gidecektim. Emre itaatsizlik ne demek lan! Kalksana oğlum, kalk!" Araf birkaç büyük adımla Emre'nin yanına gidip onu kolundan tutup geri çekti. Emre dolan gözlerini gözüme dikti. "Komutanım, bu emre itaatsizlik değil mi ha?" Gözlerimi sımsıkı yumdum. Verecek bir cevabım yoktu. Daralan nefesimi düzeltebilmek amacıyla bulundukları yerden biraz uzaklaştım. Başımı göğe kaldırdım.
"Peygamber Efendimiz (s.a.v) sevinince toprağa, üzülünce göğe bakarmış. Yerde tevazu gökte ferahlık vardır çünkü." Yanımdan gelen sesin sahibini kalbim çok iyi tanıyordu. Bakışlarımı ela gözlerine çıkardım. Yanıma daha çok yaklaşıp kolumu sıvazladı. "Ölüm hak Mirza, ölüm hepimize hak. Sana üzülme diyemem. Kolay değil, biliyorum. O acıyı, o sızıyı çok iyi biliyorum. Ama Rabbim sabrını da veriyor inan ki." "Evelallah, ondan şüphem yok güzelim. Ama kendime söz geçiremiyorum." "Geçecek, bunlar da geçecek." "İnşaAllah güzelim." Kalabalığın olduğu yere baktı. "Hadi yalnız bırakmayalım onları" dediğinde başımı onaylarcasına salladım.
🕊️
Elim sızlayan yaramın üzerine gittiğinde hafifçe inledim. Son günlerde ağrılarım kendini fazlasıyla belli etmeye başlamıştı. İlk zamanlar, ameliyatta aldığım narkoz ve ardından kullandığım ilaçlar sayesinde acı dinmiş gibiydi. Ancak şimdi, ilaçların etkisi kısa sürüyor, her nefesimde canım daha bir yanıyordu. Balkonda durup serin havayı içime çektim. Belki bu soğukluk, içimde yanan ateşe iyi gelirdi. Gelir miydi? Hayır, gelmeyecekti. Aklım sürekli anılara gidiyordu. Savaş Timi ile yaşadığımız her bir anıya. Caner'in de içinde olduğu, her biri kalbime kazınmış anılara.
Can bağının ne olduğunu, en derinlerdeki anlamını, askerlikte görmüş, öğrenmiş ve en çok da hissetmiştim. Şehidimizin cenazesinden sonra bir günlüğüne orada kalmıştık. İlk kez Bursa bana bu kadar dar gelmişti, nefesim kesilmişti sanki. Ertesi gün Ali Binbaşı yanımıza gelmiş, kendi görev yerine dönmesi gerektiğini ama bize izin verildiğini söylemişti. Tüm itirazlarımız fayda etmemiş, hepimiz memleketlerimize gönderilmiştik. Tam iki aylık bir izin sürecimiz vardı; tabi buna ne kadar uyacağımız meçhuldü.
İşimi seviyordum, bordo bere benim hayalimdi. Fakat bu mesleğe adım attıktan hemen sonra anladım ki, bordo berenin ağırlığı altında eziliyordum. Arkadaşlarım, can yoldaşlarım sırayla yanımda, kollarımda şehit oldukça, ben küçülüyordum. Kolay değildi. Hem nasıl kolay olsun ki? Sevdiklerimin gözlerimin önünde ölüp, benim elimden hiçbir şey gelmemesi... Düşünceler beni daha çok boğduğunda, sesli ve derin bir nefes aldım. Boğuluyordum sanki.
Balkonun kapısı aralandığında bakışlarım kapıya döndü. Ömer elinde iki tabakla içeri girdi ve hemen yanıma oturdu. Elindeki tatlı tabağının birini bana uzattığında gülümsedim. "Bu sefer seninle paylaşma kararı aldım," dediğinde gülerek başımı iki yana salladım. Tabakta ıslak kek vardı. "Ne diyeyim birader, Allah razı olsun," dediğimde gülerek omzuma vurdu birkaç kez. "Yaran nasıl abi?" "İyi," diye geçiştirdim. "İyi?" Bakışlarından, aslında iyi olmadığımın farkında olduklarını anladım. "İyi," diye tekrarladım. Bir şey demedi. Sessizlik hâkim sürerken kekimden birkaç çatal aldım. Ömer, bir türlü yiyemediği kekini balkonun mermerine bıraktı. Bakışlarını bana çevirerek, "Abi harbiden iyi misin?" dedi. Değildim. "Olmam gerektiği gibiyim kardeşim," dedim, birçok anlama gelebilecek şekilde kurdum cümlelerimi.
Balkon kapısından ufak tıkırtılar geldiğinde bu sefer de Betül'ün geldiğini gördüm. O da gelerek bir diğer yanıma oturdu. Yanağıma öpücük bırakıp, "Bensiz kardeş günü yapmak ha, öyle olsun," dedi. Bir türlü bitiremediğim kekimi ben de Ömer'in tabağının yanına koyup kolumu Betül'ün omzuna attım. Saçlarına öpücük kondurdum. "Sensiz olur mu hiç güzelim?" Ömer, hayıflanarak "Neden olmasın ki, belki biz erkek erkeğe takılmak istedik." Betül'le göz teması kurarak devam etti. "Bak ablacım, altını çizerek diyorum, erkek erkeğe." Betül, nereden bulduğunu bilmediğim kırlenti Ömer'in kafasına fırlattı. Tabi Ömer kafasını eğdiği için bizi kaç dakikadır dikizleyen annemi hedef aldı. Annem sinirle Ömer'e baktığında Ömer, ellerini havaya kaldırdı. "Ben suçsuzum." Annem, "Eşek sıpası kafanı eğmesen o yastık seni hedef alacaktı," dediğinde Ömer, "Ben nereden bileyim senin orada bizi dinlediğini," dedi. Annem şakayla, "Hem suçlu hem güçlü," diye söylendi. "Ulan ben anlamıyorum, ben üvey falan mıyım?" Betül'ü gösterdi. "Tek kızmış diye laf söylenmiyor," ardından beni gösterdi. "Sevgili abiciğim ise çok fazla yanımızda olmadığı için özlenen eden o olur. Ömer kim ki zaten değil mi?" Annemin arkasından gözüken babam ise "Şş, Ömer'ime laf yok. O evimin en küçüğü," dediğinde Ömer sırıtarak, "Eyvallah reis," dedi. Anneme dönerek, "Gör bunları gör," diye söylendi.
Biraz da annemlerle oturduktan sonra annemin zoruyla balkondan çıkarılmıştım. Onlara odamda dinleneceğimi söyleyerek geçtiğimde, odamda duran ilaçlarımı içmiş, yatağıma uzanmıştım.
🕊️
Hemen yan tarafıma koyduğum telefonum çaldığında arayana baktım. Ecre, görüntülü sohbet başlamıştı. Gülümseyerek açtım telefonu. Tozpembe yazmasıyla karşımda belirdi, görüntüsü. "Mirza?" Sesindeki sorgu, yaram için olduğunu biliyordum. Şu aralar ağrılarımın arttığını bir tek o biliyordu. Benim en yakınım, canım olmuştu. "Güzelim?" Gözlerindeki endişe oradaydı. "İyi misin, ağrıların çok mu hala? Elif'e danıştım, normal olduğunu söyledi. Eğer ilaçların etkisi olmuyorsa ve çok fazla ağrın olursa serum yemen gerektiğini söyledi. Gidelim mi? Geleyim mi yanına?"
Güldüm. Benim gülmem onu sinir etmiş olacak ki kaşlarını çattı. "Pardon beyefendi? Ben tam olarak nereyi kaçırdım. Tamam gül, ben de gülmeni çok isterim ve sana da gülmek çok yakışıyor. Fakat tam olarak neyi kaçırmış olabilirim?" "Canım, ben iyiyim. İnan ki ruhen çektiğim acılara bakış bu ne ki?" Duraksadı. Çatılan kaşları düz halini aldı. "Ben alışığım, öğretmen hanım. Bunlar bize koymaz bile." "Senin için endişelendim ben," Başımı salladım, biliyorum manasında. "Biliyorum güzelim ama ben iyiyim. Daha da iyi olacağım. Hem sen benim yanımdayken kötü olma ihtimalim var mı?" Dudaklarını birbirine bastırdı. "Yok mu?" Kaşlarımı yukarı kaldırdım. "Yok," dediğimde gülmemek için yanaklarını ısırdığı buradan bile belliydi. Tebessüm ettim. "Gülümsemeni saklama benden." Bu sefer kendini durdurmaya çalışmadan gülümsedi.
Gülümsedi, kalbim titredi.
Gülümsedi, ruhum doydu.
Gülümsedi, acılarım son buldu.
O bana Rabbim tarafından verilen en güzel hediyeydi.
🕊️
Günler hızla akıp gidiyordu. Savaş Timi'nden İstanbul'da olanlarla görüşmüştük. Diğerlerini ise bizzat görüntülü aramış, nasıl olduklarını sorduğum gibi bir de telefondan – olduğu kadarıyla – teyit etmiştim, iyi olup olmadıklarını. Hepsi gün geçtikçe toparlanıyordu. Hepsinin ruhunda bir acı vardı. Bu acı gözlerine de yansımıştı. Fakat aralarından en kötü olanı Emre'ydi. Emre hep böyleydi. Bizler bir şekilde toparlanıyorduk fakat Emre her defasında zor toparlanıyordu. Kabullenemiyordu. O pisliklerin kardeşlerimize verdikleri zararı bir türlü kabullenemiyordu. Biz de öyleydik lakin bizler bir şekilde saklayabiliyorken o bizzat dışına yansıtıyordu. Ve ben emindim ki Ecre bana nasıl iyi geliyorsa, Elif de ona iyi gelecekti. Aralarındaki çekimin ben gibi tüm tim de farkındaydı. Sadece Emre'nin bize ne zaman anlatacağını bekliyorduk.
Ecre ise bu süre zarfında eve daha sık gelip gidiyordu. Gelmediği günler ise annem bizzat çağırıyordu. Tabi Ecre'nin amcasıyla benim aile de daha sıkı fıkı olmuşlardı. En kısa zamanda isteme ve diğer şeylerin de gerçekleşmesini konuşmuşlardı. Ben biraz daha kendimi toparladığımda istemenin olması gerektiğini düşünmüşlerdi. Benim için bu çok güzel bir haberdi. Hatta bana bıraksalar ben izindeyken direk nikâh işlerini hallederdim fakat bir taraftan da istiyordum ki her şey sırayla, güzelimin istediği gibi gerçekleşsin.
"Ecre'm, güzel kızım, pilavı da koyabilir misin?" Annemin sesi bana ulaştığında yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Sevdiğim kadınların böyle güzel anlaşmaları beni de mutlu ediyordu. "Tabii anne." Onları dinlemeyi bırakıp oturduğum yerden ayaklandım. Ben uzun süreli oturmalara, dinlenmeye alışık birisi değildim. Ali Binbaşım ne kadar bizi sormak için arasa da her defasında göreve ne zaman çağırılacağımızı da bizzat soruyordum. O da her defasında iznimizin bittiği vakit, yukarıdan da onay çıkarsa çağıracaklarını söylüyordu fakat ben sormaktan yılmamış olsam da Binbaşım her defasında cevaplamaktan yılmıştı.
Ayaklarımın açılması için birkaç defa daha tur atarken telefonuma bildirim geldiğini belirten o ses yayıldı. Eşofmanımın cebinden telefonumu çıkarıp kimin mesaj attığına baktığımda kayıtlı olmayan bir numaradan olduğunu gördüm lakin numara kayıtlı olmasa da kimin attığını çok iyi biliyordum.
Kimden: 0545 **
🗝️
Yorumlar