A.R.A - 4.Bölüm: Zaferin Rengi
"Bazen bir forma sadece kumaştan ibaret değildir; arkasında binlerce insanın umudunu, kenarında ise tek bir insanın dualarını taşır."
Yıl 2012
Dışarıda ne sıcak ne soğuk İstanbul akşamüstü rüzgarı esiyordu ama Rıza Bey’in kahvehanesinden içeri adım atan herkesi, tıkış tıkış insan gövdesinin ve taze demlenmiş çayın o tanıdık, geniz yakan sıcaklığı karşılıyordu. Kahvehanenin tavanından sarkan emektar tüplü televizyonun karşısına adeta bir barikat kurulmuştu. En önde, kahvenin boyası dökülmüş ahşap taburelerinde mahallenin çocukları yan yana dizilmişti.
Alin, hemen yanındaki Tuğhan’ın omzuna heyecanla vurdu. "Arel, bak valla bu sefer olacak, hissediyorum!" derken gözleri televizyonun ekranındaki yeşil sahada dönen toptan bir saniye bile ayrılmıyordu. Üzerindeki çubuklu forma, çocuk bedenine biraz bol gelmiş, kolları dirseklerine kadar dökülmüştü ama Alin’in gözlerindeki o parıltı, üzerindeki formadan çok daha büyüktü.
Tuğhan, o bildik sakin ama içten gülümsemesiyle Alin’e döndü. Alin’in her heyecanlandığında hızlı hızlı nefes alışını, sol yanağındaki o telaşlı çizgiyi ezbere bilirdi. "Olacak tabii kızım," dedi sesi titreyerek. "Başka yolu mu var? Kadıköy burası."
Hemen arkalarında adeta birer kale duvarı gibi dikilen abileri ise ortamın heyecan katmerini ikiye katlıyordu. Mustafa, elindeki plastik çay kaşığını bardağın içinde öyle bir hızla çeviriyordu ki, kahvehanedeki uğultunun arasında o metalik tık tık sesi ritmik bir kalp atışı gibiydi. Afşin, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kaşlarını hafifçe çatmıştı ama bacağının durmaksızın sallanması içindeki fırtınayı ele veriyordu.
Canpolat heyecandan yerinde duramayıp her pozisyonda "Hadi be! Çıkar ordan!" diye bağırırken, yanındaki Boran onun omzunu sıktı. "Oğlum bağırma kulak dibimde, zaten kalbim ağzımda atıyor," diye homurdandı ama gözleri o da ekrana kilitliydi. Çağıl ise her zamanki muzipliğiyle araya girdi: "Boran abi, senin kalbin ağzında atıyorsa bizimki çoktan Kadıköy’e doğru yola çıkmış demektir!"
O sırada kahvenin arkasından Fatih göründü. Elinde iki bardak taze çayla Alin ve Tuğhan’ın arkasına yanaştı. Çaylardan birini Mustafa’nın önüne bırakırken göz kırptı: "Rahat olun beyler, bu sene o sene. Rıza amca! Çayları tazele, bu gece kutlama var!"
Muhtar Rıza, tezgahın arkasından kafasını kaldırıp bıyıklarının altından güldü. Mahallenin her halini, bu çocukların emeklemelerini, ilk diz kanamalarını bilen adamdı o. "Ulan Fatih, maçı kazanmadan dereyi görmeden paçaları sıvama. Hadi bakalım, inşallah," diye mırıldandı ama onun da gözü ekrandaydı.
Televizyondan spikerin sesi yükseldi: "Fenerbahçe atağı şimdi... Sağ kanattan bindirme var..."
Kahvehanede bir anda nefesler tutuldu. Sanki zaman yavaşladı. Çay kaşıklarının sesi bıçak gibi kesildi. Alin, farkında bile olmadan Tuğhan’ın hırkasının kolunu öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. Tuğhan da onun elinin üzerine kendi elini koydu.
Ekrandaki top ağlarla buluştuğu an, kahvehanede adeta bir volkan patladı.
"GOOOOOOLLLLL!"
O küçük kahvehanenin tavanı sanki yerinden oynadı. Mustafa ve Afşin birbirine sarılıp havaya fırlarken, Boran ve Canpolat tezahüratlara başladı. Çağıl, Fatih’in sırtına atlamış, "Söylemiştim size!" diye çığlık atıyordu.
Ama en güzeli en öndeki o iki çocuktu. Alin, sevinçten ne yapacağını bilemeyerek Tuğhan’ın boynuna sarıldı. Tuğhan onu sıkıca sarıp kendi etrafında hafifçe döndürürken, Alin’in çubuklu formasının kokusu, kahvenin çay kokusuna karıştı. Mahallenin küçük çocukları masaların üzerine çıkmış, ellerindeki sarı-lacivert bayrakları sallıyor, yüzlerindeki o saf mutlulukla bağırıyorlardı.
Sadece o an, çocukluğun o hiç bitmeyecekmiş gibi duran büyülü sıcaklığı vardı.
Günümüz
Kadıköy’ün üzerine çöken akşamüstü, sıradan bir günün batışı değildi. Lacivert gökyüzü, sanki stadın üzerinden yükselen o devasa enerjinin bulutlara vurmuş aksi gibiydi. Bağdat Caddesi’nde öğle saatlerinde başlayan o tatlı uğultu, her geçen dakika ritmik bir marşa, tek bir yürekten çıkan uğultulu bir nefesten ibaret koca bir koroya dönüşmüştü. Maç günleri bu semtte sokaklar sadece taştan, asfalttan ibaret kalmaz; yaşayan, soluk alıp veren, çubuklu formayı sırtına geçirmiş dev bir organizmaya evrilirdi. Kaldırımlardan taşan o coşkulu insan seli, rüzgarın taşıdığı meşale kokusu ve Kadıköy’ün denizden gelen o tuzlu meltemiyle birleştiğinde, insanın göğüs kafesinde tarifi imkansız bir sıkışma yaratırdı. İlk maçın, yeni bir başlangıcın heyecanı her bir köşe başında asılı duruyordu.
Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nun devasa beton kolonları arasına sızan o ışık hüzmeleri, yeşil sahaya düştüğünde adeta bir tiyatro sahnesinin perdesi aralanmıştı. Tribünler tıklım tıklımdı; henüz futbolcular ısınmaya çıkmamışken bile marş uğultulu bir vadi gibi stadın içinde yankılanıyordu: “Yüreğim elvermiyor, seni bir gün görmesem...”
Sahanın hemen kenarında, teknik alanın hareketli telaşı başlamıştı. Alin, sırtındaki kulüp logolu hekim kıyafetini düzeltirken, parmak uçlarındaki o hafif titremeyi gizlemek ister gibi steteskopunun ucunu sıktı. Etrafında teknik direktör Gökhan Sönmez’in çevirmenle hırslı bir şeyler konuştuğunu, yardımcı hocaların ellerindeki taktik tahtalarıyla sahayı incelediğini görüyordu ama Alin’in gözleri bir anlığına yedek kulübesinin hemen arkasındaki o görkemli tribüne, tam da yedek kulübesinin üzerindeki ilk sıralara kaydı.
Oraya baktığında yüzünde istemsiz, sıcacık bir tebessüm belirdi. Alkan ailesi tam kadro oradaydı. Cihangir Bey her zamanki vakur duruşuyla ceketinin düğmesini iliklemiş, yanında her detayda heyecanlanan Berrin Hanım’la bir şeyler konuşuyordu. Öykü, kucağında gözleri ışıl ışıl parlayan minik Alya’yı tutuyordu; Selim ise eğilmiş, Alya’nın kulağına bir şeyler fısıldayıp sahayı işaret ediyordu. Onların hemen yanında ise Simavi ailesinin ağır topları oturmuştu. Alin’in abileri Canpolat ve Çağıl, ortamın heyecanını tribünün o eski müdavimleri gibi doğrudan omuzlarında taşıyorlardı. Mustafa ise yanına oğlu Arda’yı almış, yeşil sahayı işaret ederek yeni sezonun kadrosunu anlatıyordu. Alin’le göz göze geldiklerinde Mustafa hafifçe el salladı; Alin de göz kırparak ona karşılık verdi.
Tam o sırada, soyunma odası tünelinin çıkışında bir hareketlilik oldu. Futbolcular, ısınma hareketlerini tamamlayıp son taktikler için içeri girmeden hemen önce, Alin yedek kulübesinin gölgesinde, o kalabalık teknik ekibin ve kameraların açısının dışında kalan o dar koridorda bekledi. Adım seslerini ezbere biliyordu.
Tuğhan, üzerinde maç önü ısınma tişörtü, saçları alnına hafifçe yapışmış halde tünele doğru yönelirken Alin’in durduğu köşeyi fark etti. Adımlarını yavaşlattı. Aralarında sadece birkaç adımlık mesafe kalmıştı. Etraftaki o binlerce insanın gürültüsü, staddaki o ağır bas ses bir anda sessize alınmış gibi yok oldu.
Tuğhan, gözlerinin içine muzip bir parıltıyla baktı. "Hekim Hanım," dedi, sesi o gürültünün arasında sadece Alin’in duyabileceği kadar alçak ama bir o kadar da yakındı. "Maç öncesi nabız kontrolü yapmıyor muyuz? Sanki biraz hızlı atıyor da."
Alin, kollarını göğsünde kavuşturup ona doğru bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki o çekim, yıllardır her saniyesini paylaştıkları o görünmez bağın en olgun haliydi şimdi. "Nabzın her zamanki gibi tam olması gerektiği yerde atıyor," dedi Alin, gözlerini onun kararlı bakışlarından ayırmadan. "Ama yine de sahada dikkatli olmanı rica edeceğim. Bir hekim olarak beni orada fazladan yormak istemezsin herhalde?"
Tuğhan hafifçe eğildi, dudaklarının kenarında o bildik, Alin’in kalbini her seferinde tekleterek çarptıran o gülüş belirdi. "Sırf senin sahaya girmene sebep olmak için küçük bir sakatlık taklidi yapabilirim belki. Sırf o endişeli yüzünü yakından görmek için."
"Sakın," dedi Alin gülerek ama sesindeki o sıcak, koruyucu tını kendini ele veriyordu. "Seni o sahada, o kalenin önünde dimdik görmek istiyorum. Hadi, git ve onlara ne yapabileceğini göster."
"Bu gece senin için," diye fısıldadı. Sonra arkasını dönüp tünelin karanlığına doğru adımlarken, Alin onun geniş omuzlarına bakıp derin bir nefes aldı.
Az sonra, stadyumun ışıkları altında o beklenen an geldi. Hakemlerin liderliğinde iki takım sahaya çıkarken tribünlerden yükselen o uğultu adeta yeri göğü inletti.
"LALALALALAYY... SARI LACİVERT!"
Fenerbahçe sahaya şu asil kadrosuyla diziliyordu: Kalede güven veren duruşuyla Mertkan Sağlam; defans hattında sağda bitmek bilmeyen enerjisiyle Lucas Silva, stoper ikilisinde adeta aşılmaz birer duvar olan Demirhan Kurt ve Alessandro Rossi, solda ise genç yetenek Arda Can Yılmaz. Orta sahada oyunun görünmez kahramanı Moussa Diop, oyunu bir maestro gibi yönlendiren Emre Aydın ve çalışkanlığıyla göz dolduran Sebastian Weber. Hücum hattında ise sağda fırtına gibi esen Mateo Rodriguez, solda kıvrak çalımlarıyla Yağız Şahin ve ileri uçta rakip savunmanın korkulu rüyası Viktor Nielsen ile hemen arkasında, her an golü koklayan Tuğhan Arel Alkan.
Rakip ise ligin dişli ekiplerinden Başakşehir’di; oturmuş savunma kurgusu ve hızlı hücum silahlarıyla Kadıköy’den puan koparmak için sahaya yayılmışlardı.
Hakemin düdüğüyle birlikte maç başladı. İlk dakikalardan itibaren tempo nefes kesiciydi. Emre Aydın’ın orta sahada kaptığı topla başlayan atağımızda, Mateo Rodriguez sağ kanattan sıfıra inip nefis bir orta kesti. Ceza sahası içinde yükselen Nielsen’in kafa vuruşu direğin hemen yanından dışarı çıkarken, tribünlerden devasa bir "Ah!" sesi yükseldi.
Alin, kulübedeki yerinde ellerini dizlerine koymuş, gözünü bir saniye bile sahadan ayıramıyordu. Tuğhan, rakip stoperlerin arasında adeta bir gölge gibi sızıyor, her boşluğu değerlendirmek için sürekli hareket ediyordu. Maçın 37. dakikasında Başakşehir’in hızlı atağında kalecimiz Mertkan parmaklarının ucuyla topu kornere çeldiğinde tüm yedek kulübesi derin bir nefes aldı.
İlk yarı golsüz eşitlikle sona ermek üzereyken, uzatma dakikalarında aranan o an geldi.
Diop’un orta sahada kazandığı topu hemen Emre Aydın’la buluşturdu. Emre, klas bir pasla topu sol kanattaki Yağız Şahin’in önüne bıraktı. Yağız, karşısındaki rakibini şık bir vücut çalımıyla ekarte edip ceza sahasına doğru yöneldi. O sırada ceza sahası içinde müthiş bir koşu başlatan Tuğhan, savunmanın dengesini bozdu. Yağız, topu yerden sert ve kavisli bir şekilde penaltı noktasına doğru gönderdi.
Tuğhan, arkasındaki savunma oyuncusunun baskısına rağmen topu göğsüyle yumuşatıp harika bir dönüş yaptı. Kaleciyle karşı karşıya kaldığı o saliselik dilimde, soğukkanlılığını koruyarak topu kalecinin uzanamayacağı sol köşeye, adeta doksandaki o dar boşluğa bıraktı.
Top ağlarla buluştuğunda, Şükrü Saracoğlu’nda zaman durdu.
"GOOOOOOOOOLLLLLLLL!"
Tuğhan, kollarını iki yana açarak köşe gönderine doğru koşarken, bütün tribünler ayaklanmıştı. Üst kattaki Alkan ve Simavi aileleri birbirine sarılırken, küçük Alya babasının omuzlarında ellerini çırpıyordu.
Tuğhan, gol sevincini takım arkadaşlarıyla paylaştıktan hemen sonra yüzünü yedek kulübesine döndü. Gözleri, binlerce insanın coşkusu arasında doğrudan Alin’i buldu. Sağ elini kalbinin üzerine götürüp hafifçe sıktı; sadece ikisinin bildiği o şans dileğinin, o sessiz sözün karşılığıydı bu.
Alin, kulübenin önünde heyecanla gülümserken, gözlerindeki o gurur dolu parıltı Kadıköy’ün tüm ışıklarından daha parlaktı. Aynı renklerin altında, yepyeni bir hikaye tam da o an, en güzel haliyle yazılmaya başlıyordu.
İkinci yarının başlamasıyla birlikte Kadıköy’deki atmosfer, ilk yarıdaki o gergin bekleyişten sıyrılmış, yerini adeta bir karnaval coşkusuna bırakmıştı. Ancak sahada işler o kadar da kolay yürümüyordu. Başakşehir, beraberliği yakalamak için ikinci yarıya oldukça agresif ve baskılı bir oyunla başladı.
Hakemin düdüğüyle birlikte orta saha tam bir savaş alanına dönüştü. Diop ve Weber, rakibin merkezden kurmaya çalıştığı atakları kesmek için adeta canını dişine takıyordu. Maçın 62. dakikasında ceza sahamızın hemen dışında yaşanan bir ikili mücadelede Rossi’nin müdahalesiyle rakip yerde kalınca tribünlerden uğultulu bir ıslık tufanı koptu. Alin, yedek kulübesinin kenarından heyecanla öne doğru fırladı. Hakem sarı kartını Rossi’ye gösterirken, kaleci Mertkan barajı kurdurmak için savunmaya bağırıyordu. Neyse ki barajdan seken topu Lucas Silva taca yollayarak tehlikeyi uzaklaştırdı.
Dakikalar 75’i gösterdiğinde teknik direktör Gökhan Sönmez oyuna müdahale etti. Yorulan Yağız Şahin’in yerine taze kan olarak kulübeden hamle yapıldı. Oyunun temposu düşmek bilmiyordu. Tuğhan, ileride Nielsen ile birlikte Başakşehir savunmasını sürekli önde basarak yıpratmaya devam ediyordu. Bir ara rakip stoperle girdiği sert hava topu mücadelesinde yerde kalınca, Alin’in kalbi bir anlığına tekledi. Elindeki sağlık çantasının kulbunu öyle bir sıktı ki parmak boğumları sarardı. Ancak Tuğhan, acıyla yüzünü buruştursa da Alin’in olduğu tarafa bakıp "İyiyim" dercesine elini hafifçe kaldırdı ve hemen ayağa fırladı. Onun bu savaşçı ruhu, tribünleri bir kez daha ateşledi.
Maçın son düdüğüne doğru Başakşehir tüm hatlarıyla yüklenirken, 89. dakikada savunmamızın arkasına sarkan tehlikeli bir pası genç sol bek Arda Can Yılmaz yatarak harika bir zamanlamayla kesti. Tribünler o saniyeden sonra artık tamamen galibiyet şarkılarına başlamıştı:
“And içtik bu sene, sensiz olmaz diye...”
Uzatma dakikalarının da son saniyesi eriyip bittiğinde, hakem maçı bitiren o üç uzun düdüğü çaldı. Kadıköy’de büyük bir sevinç patlaması yaşandı. Yedek kulübesindeki tüm teknik ekip, yedek oyuncular sahaya fırladı. 1-0’lık bu zorlu ama tertemiz galibiyet, yeni sezonun ilk ve en anlamlı adımıydı.
Saha içi bir anda ana baba gününe döndü. Futbolcular birbirine sarılıyor, yorgunluktan kendilerini çimlerin üzerine bırakanlar oluyordu. Tribünlerdeki coşku ise dinmek bir yana, daha da katlanıyordu.
Tuğhan, nefes nefese kalmış halde formasının yakasını çekiştirirken gözü hemen kulübenin üzerindeki aile tribününe kaydı. Cihangir Bey gururla alkışlıyor, diğer fertler sevinçlerini dile getiriyordu. Tuğhan, taraftarların alkışları ve marşları arasında tribünün o ilk sırasına doğru yürüdü.
"Getirin şunları buraya!" diye bağırdı gülerek.
Mustafa hemen eğilip oğlu Arda’yı koltuk altlarından tutarak sahaya doğru sarkıttı. Tuğhan, Arda’yı güçlü kollarının arasına alıp yeşil çimlerin üzerine bıraktı. Ardından Selim de kucağındaki Alya’yı dikkatlice aşağıya, Tuğhan’ın güvenli kollarına teslim etti. Alya’nın saçındaki sarı-lacivert kurdeleler uçuşuyor, gözleri devasa stadın ışıklarında parlıyordu.
"Dayı! Kazandık!" diye çığlık attı Alya, Tuğhan’ın boynuna sarılarak.
"Kazandık ya güzelim, hem de ne kazanmak!" dedi Tuğhan, onu kucağına sıkıca bastırıp Arda’nın da saçlarını karıştırırken.
Tuğhan, bir kolunda dünyalar tatlısı yeğeni Alya, diğer elinde heyecandan gözleri parlayan Arda ile birlikte sahanın ortasına doğru yürümeye başladı. Diğer futbolcular da yavaş yavaş çocuklarını, yeğenlerini sahaya indirmeye başlamıştı. Mertkan kucağında küçük oğluyla kale direğinin önünde taraftara üçlü çektiriyor, Rossi ise kızını sırtına almış sahada koşturuyordu.
Tuğhan, çocuklarla birlikte kale arkasındaki o muhteşem tribünün önüne geldiğinde tüm taraftarlar tek bir ağızdan bağırmaya başladı.
"1... 2... 3..."
Koca stadyum o anda sessizliğe büründü, ardından Arda ve Alya’nın da küçük elleriyle katıldığı o devasa şov başladı. Tuğhan çocukları havaya kaldırırken, tribünlerden yükselen coşku adeta yer sarsıntısı gibiydi.
Alin ise tüm bu manzarayı sahanın hemen kenarında, teknik ekibin biraz gerisinde durarak izliyordu. Rüzgarda hafifçe uçuşan saçları ve yüzündeki o tarifsiz, huzurlu gülümsemeyle o kadar güzel görünüyordu ki...
Tuğhan, çocuklarla birlikte tribünleri selamlaya selamlaya sahanın ortasına döndüğünde gözleri doğrudan kenardaki o tanıdık silueti aradı. Alin’i gördüğü an adımlarını o tarafa doğru yönlendirdi.
Alya, Tuğhan’ın kucağında Alin’i fark edince, "Alin abla!" diye seslendi neşeyle.
Alin onlara doğru birkaç adım yaklaştı. Tuğhan, kucağındaki Alya ve yanındaki Arda ile tam karşısında durduğunda, gözlerindeki o çocuksu gururu saklama gereği duymadı.
"Bak bakalım Hekim Hanım," dedi Tuğhan, soluk soluğa ama sesindeki o yumuşacık tonla. "Nabzım şimdi nasıl atıyor? Bu miniklerle sahayı turladıktan sonra sanırım biraz yardıma ihtiyacım olabilir."
Alin, Alya’nın tombul yanağından makas alıp ardından Arda’nın omzunu sıvazladıktan sonra gözlerini Tuğhan’ın gözlerine dikti. Aralarındaki o gürültülü dünyaya inat, sessizce konuşan gözleri yine devredeydi.
"Nabzın tam da ait olduğu yerde, bu renklerin altında, hak ettiği gibi coşkuyla atıyor," dedi Alin, sesini sadece onun duyabileceği bir tonda tutarak. "Ve inan bana, sahada bu kadar güzel duran bir kalbi iyileştirmek için benim hiçbir müdahaleme gerek yok. Harikaydın."
Tuğhan, aldığı bu en güzel tebrikle birlikte hafifçe gülümsedi. Kadıköy’ün ışıkları altında, tribünlerden yükselen marşların eşliğinde, o çocukluk arkadaşlığından bugüne ilmek ilmek işlenen o bağ, şimdi bu yeşil sahada, binlerce şahidin önünde sessiz ama en asil haliyle parıldıyordu.
✨
Şantiye alanına giden bozuk yolda Çağıl’ın cipten süzülen müzik sesi, arabadaki fırtınalı sessizliği bastırmaya yetmiyordu. Adnan Bey, sabah ilk iş ikisini odasına çağırmış ve tek bir talimat vermişti: "İstanbul’un göbeğindeki o yeni proje arazisine ikiniz gidiyorsunuz. Çağıl sahayı inceleyecek, Buket de eksik listesini tutacak. İtiraz istemiyorum."
Babasının bu ani kararına ne Çağıl ne de Buket karşı çıkabilmişti. Ama asıl kriz, arabadan inip de şantiye alanının kapısına geldiklerinde patlak verdi.
Çağıl, ayağında en rahat şantiye botları, kot pantolonu ve keten gömleğiyle arabadan indi. Buket’e doğru yürüdüğünde ise adımları bir anda durdu. Bakışları Buket’in yüzünden aşağı kayıp ayaklarına indiğinde, Çağıl’ın gözleri şaşkınlıkla açıldı.
Ağustos ayının sonlarıydı; İstanbul sıcaktan kavruluyordu ama dikey çıkan ani yaz yağmuru toprağı tam anlamıyla balçığa çevirmişti. Hava sıcak ve basıktı, ince kıyafetler tene yapışıyordu. Ve Buket şantiyeye stilettoyla gelmişti.
"Buket..." dedi Çağıl, inanamayan bir edayla. "Sen buraya şantiyeyi denetlemeye mi geldin, yoksa kırmızı halıda yürümeye mi?"
Buket, arabanın kapısını kapatıp dik başıyla Çağıl’a baktı. İnce yazlık bluzu ve şık pantolonuyla son derece profesyonel görünüyordu.
"Sabah Babam beni doğrudan toplantıdan çıkarıp buraya yolladı Çağıl Bey!" dedi Buket, gözlerini devirerek. "Yanıma yedek ayakkabı alacak vakit mi bıraktınız? Hem ben her koşulda yürürüm, merak etmeyin siz."
"Peki, hazretleri," dedi Çağıl, dudaklarının kenarındaki o her zamanki sinir bozucu gülümsemeyle. "Önden buyurun o zaman. Ama ben uyarmış olayım, bu toprak senin o zarif topuklarını hiç acımadan yutar."
"Abartmayın," dedi Buket ve adımlarını çamurlu araziye doğru attı.
İlk üç adım nispeten başarılıydı. Ancak dördüncü adımda, sağ ayağındaki sekiz santimlik ince topuk, ıslak ve yoğun çamurun içine bütünüyle saplandı. Buket dengesini kaybetmemek için kollarını iki yana açtı, ayağını yukarı çekmeye çalıştı ama ayakkabı çamurun derinliklerinde hapsolmuştu. Çekmeye çalıştıkça ayağı ayakkabıdan çıktı ve ayağı havada kaldı.
"Aha," dedi Çağıl.
Önce kendini tutmaya çalıştı, dudaklarını birbirine bastırdı ama Buket’in o heykeltıraş elinden çıkmış gibi havada kalan tek ayağını ve çamurun içinde saplı kalan ayakkabısını görünce tutamadı kendini. Şantiye alanını çınlatan kocaman, neşeli bir kahkaha patlattı.
"Çağıl! Gülme!" diye bağırdı Buket, dengesini sağlamak için tek ayağının üzerinde zıplarken. "Bana gülmek yerine yardım etsene!"
"Yardım mı?" Çağıl ellerini cebine sokup Buket’in etrafında bir tur attı. "Şu an Türk mimarlık tarihinin en sanatsal pozunu veriyorsun Buket. Bir stajyerin şantiye ile imtihanı... Dur, fotoğrafını çekmem lazım."
"Eğer o telefonu çıkarırsan seni o çamura gömerim!" dedi Buket, gözlerinden kıvılcımlar saçarak. Bir yandan da dengesini kaybetmemek için Çağıl’ın koluna uzanmaya çalışıyordu. "Çağıl, tut beni! Düşeceğim!"
Çağıl gülmesini zorlukla bastırıp Buket’e doğru bir adım yaklaştı. "Aman diyeyim, o pahalı bluzun kirlenmesin."
Hiç beklemediği bir anda, Çağıl sağ elini Buket’in beline doladı ve onu kendine doğru çekti. Buket bir anda kendini Çağıl’ın göğsüne yapışmış halde buldu. Aralarındaki mesafe sıfırlandığında, sıcak havanın da etkisiyle ikisinin de nefesi kesildi. Çağıl’ın teninden yayılan o odunsu koku, yağmurun toprağa vuran kokusuna karışmıştı.
Buket, gözlerini Çağıl’ın gözlerine dikti. Kalbi çamurda çırpınmaktan değil, Çağıl’ın belini sıkıca tutan elinden dolayı deli gibi çarpmaya başlamıştı.
"Bırak bacağımı çamurdan çıkarayım, fırsatçı," diye mırıldandı Buket, ama sesi az önceki kadar sert çıkmamıştı.
"Fırsatçı mı?" dedi Çağıl, yüzüne iyice eğilerek. Sesi ağırlaşmış, o alaycı tonun yerini tehlikeli derecede flörtöz bir tını almıştı. "Seni düşmekten kurtarıyorum Buket. Ayrıca... kolumun altında gayet güvende duruyorsun. Kabul et."
Buket’in bakışları Çağıl’ın dudaklarına kaydı, sonra hızla tekrar gözlerine çıktı. "Bana bak... Beni buradan kurtarmazsan babama söylerim, seni bu projeden azleder."
"Baban, yani patronum," dedi Çağıl, Buket’i biraz daha kendine çekip belindeki tutuşunu sağlamlaştırırken, "bizi buraya boşuna birlikte yollamadı stajyer hanım. Mimaride en önemli şey nedir biliyor musun? Temelin sağlamlığı. Ve ben senin dengeni sağlamaya dünden razıyım."
Yağmur atıştırmaya devam ederken, Ağustos sıcağının ortasında ikisi de ıslanmayı ya da çamuru unutmuş gibiydi.
"Eee?" dedi Buket, hafifçe yutkunarak. "Şimdi ne yapacağız? Beni böyle kucağında mı taşıyacaksın?"
Çağıl’ın gözlerinde muzip bir pırıltı çaktı. "Aslında aklımdan tam olarak o geçiyordu... Ama önce, o gururunu bir kenara bırakıp 'Lütfen beni kurtar Çağıl' demen gerekiyor."
Buket sinirle gülümsedi. "Rüyanda görürsün!"
"Öyle mi?" dedi Çağıl ve tutuşunu hafifçe gevşetir gibi yaptı. Buket anında çığlığı basıp Çağıl’ın boynuna sarıldı. İkisinin kahkahası, serpilen yağmurun sesine karışırken, İstanbul’un ortasındaki o çamurlu arazide zaman adeta durmuştu. Ve ikisi de bu şantiye gezisinin, sadece bir proje incelemesinden çok daha fazlasına dönüşeceğini gayet iyi biliyordu.
Saatin öğleyi henüz geçmesine rağmen beton binalardan yükselen sıcaklık, havadaki nemle birleşip soluk almayı bile zorlaştırıyordu. Küçükçekmece taraflarında, eski bir mahalle arasındaki iki katlı metruk binanın etrafı sarı emniyet şeritleriyle çevrilmişti. Polis telsizlerinin cızırtılı sesleri, sıcak havanın ağırlığında boğulup gidiyordu.
Gözaltına alınan üvey babanın, yedi yaşındaki bir kız çocuğunu haftalardır bu rutubetli sığınakta kilitli tuttuğu ihbarı üzerine adrese ilk girenlerden biri Cumhuriyet Savcısı Boran Simavi olmuştu. Boran, olay yerinin soğukkanlılıkla muhafaza edilmesini sağlar, delillerin karartılmaması için ekipleri bir cerrah titizliğiyle yönlendirirdi. Mesleğinin gerektirdiği o çelikten zırhı yine üzerindeydi; yüz hatları gergin, bakışları mesafeli ve sakindi.
O sırada emniyet şeridinin dışındaki hareketlilik Boran’ın dikkatini çekti. Güneşin altında parıldayan siyah bir arabadan inen Defne, topuklu ayakkabılarının bozuk kaldırımda çıkardığı sert seslerle olay yerine doğru ilerliyordu. Üzerindeki keten ceketi omzuna atmıştı, ama onu asıl tanımsız kılan şey yüzündeki ifadeydi.
Adliye koridorlarında görmeye alışık olunan o kendinden emin, kurallara bağlı, cool Avukat Defne Şahin yoktu burada.
Defne, polis memurunun uzattığı eli görmezden gelip şeridin altından geçti. Bakışlarında bir tutam öfke, ama daha çok derin, çok eskilere dayanan bir sızı vardı. Çocukluğunda, yetimhanenin soğuk koridorlarında sesini kimseye duyuramadığı o ıslak beton geceler, ne zaman mağdur bir çocuk görse göğsünün ortasında yeniden kanardı. Onun adalet hırsı, o küçük kızın yalnızlığından doğmuştu. Kadınlar ve çocuklar söz konusu olduğunda Defne’nin mantığı, yerini yakıcı bir merhamete ve engellenemez bir hırsa bırakırdı.
Boran, binanın kapısına doğru yürüyen Defne’nin önüne geçti.
"Defne Hanım," dedi sesi her zamanki gibi tok ve uyarıcıydı. "İçeride henüz olay yeri inceleme çalışıyor. Barodan mağdur çocuk için görevlendirildiğinizi biliyorum ama şu an içeri girmeniz usule aykırı."
Defne durdu. Başını kaldırıp Boran’a baktığında, genç savcı onun gözlerindeki fırtınayı ilk kez bu kadar net gördü. O gözlerde sadece mesleki bir hırs değil, kişisel bir hesaplaşma vardı. Defne’nin dudakları titredi ama sesini hemen toparladı.
"Usul mu, Boran Bey?" dedi Defne. Sesi, ağustos sıcağında buz gibi bir etki bıraktı. "O içerideki yedi yaşındaki çocuk saatlerdir karanlıkta, korkudan tir tir titrerken beni usulle mi durduracaksınız? O adamın dışarıda rahatça nefes almasına izin veren o bürokrasiye bir dakika bile tahammülüm yok benim."
Boran, onun bu halini dikkatle süzdü. Defne, olay yerine bir avukat gibi değil, o çocuğun zırhı olmak isteyen bir sığınak gibi gelmişti. Kendini durduramayan o şefkat, dışarıya keskin bir öfke olarak yansıyordu.
"O adam polis otosunda, kelepçeli," dedi Boran, ses tonunu bilerek bir tık düşürerek. Defne’nin adeta alev alan ruhuna su serpmek ister gibi sakindi. "Ve emin olun, o dosyanın altından tek bir usulsüzlük bile çıkmayacak. Çocuğun ifadesi pedagog eşliğinde hastanede alınacak. Burası şu an onun hatıralarını daha fazla kirletmememiz gereken bir delil alanı."
Defne derin bir nefes verdi. Omuzları hafifçe çöktü, bakışları metruk binanın kırık camına kaydı. Ellerini ceketinin cebine soktu, yumruklarını o kadar sıkmıştı ki tırnakları avuç içine batıyordu.
"Onu o karanlıkta ne kadar tuttuklarını düşündükçe..." diye fısıldadı Defne. Sesi ilk kez kırılmıştı. "Bir çocuğun o çaresizliğini, kimsenin gelmeyeceğini sandığı o anı... Hiçbir ceza temizleyemez."
Boran, aralarındaki resmi mesafeyi bir adım kapatarak yaklaştı. Defne’nin bu hassasiyetinin arkasında bir geçmiş olduğunu, bu kentin betonları altına gömülmüş bir çocukluk yarası taşıdığını o an anladı. Adliyedeki o dimdik duran, geçit vermez kadının ardındaki kırılgan ve merhametli ruh, Boran’ın o ağırbaşlı dünyasında derin bir iz bıraktı.
"Haklısınız," dedi Boran, gözlerinin içine ilk kez bu kadar yumuşak bakarak. "Hiçbir ceza o korkuyu silmez. Ama o adamın gün yüzü görmemesini sağlamak bizim elimizde. Ben savcı olarak en ağır maddeden iddianameyi yazacağım, siz de baro adına o salonda durup o çocuğun sesi olacaksınız. Hak ettiği cezayı birlikte aldıracağız."
Defne, Boran’ın bu sözleri üzerine gözlerini ona çevirdi. Genç savcının yüzündeki o sarsılmaz ciddiyet ve adalet kararlılığı, içindeki o kavurucu öfkeyi biraz olsun yatıştırdı. Kendisini ilk kez bu kadar anlayan biriyle yan yana durduğunu hissetti.
"Eğer o dosyaya bir tek eksik evrak girerse, Savcı Bey..." dedi Defne, yüzüne hafif, hırslı bir tebessüm oturtmaya çalışarak. "...odanızdan çıkmam, bilirsiniz."
Boran’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Sıcak havanın ve olayın kasvetinin ortasında, aralarında sessiz bir sözleşme yapılmıştı.
"Biliyorum," dedi Boran, gözlerini Defne’den ayırmadan. "O yüzden ben işimi eksiksiz yapacağım. Şimdi, dilerseniz hastaneye, çocuğun yanına geçelim. Sizi yanında görürse kendini daha güvende hissedecektir."
Defne başıyla onayladı. Birlikte olay yerinden arabalarına doğru yürürken, öğle güneşinin altında uzayan gölgeleri birbirine karışıyordu. Boran, adliyenin o soğuk koridorlarında parlayan bu kadının, adalet savaşındaki o eğilmez başının ardındaki kocaman yüreği artık çok daha iyi tanıyordu.
✨
Tuğhan’ın akciğerlerini yakan o sıcak hava tek bir derin nefesle dışarı döküldü. Formasının sırtı tamamen çim ve ter kokusuyla ağırlaşmıştı. Tribünleri kısa bir selamlamanın ardından koridorun karanlığına adım attığında, ayak tabanlarına kadar binen yükün ağırlığı daha netti.
Soyunma odasının kapısı açıldığında içeriye hâkim olan atmosfer, sadece bir galibiyetin sevinci değil, devasa bir baskının üzerinden kalkmasının rahatlığıydı. Kapının hemen girişinde Kaleci Mertkan Sağlam eldivenlerini hışımla çıkarıp kenara fırlatmış, köşe koltuğunda derin derin nefesleniyordu. Stoperler Demirhan Kurt ile Alessandro Rossi birbirlerine sarılıp omuz vururken, İtalyanca ve Türkçe karışımı bir bağırışla son dakikadaki kritik hamleyi kutluyorlardı. Arda Can Yılmaz ile Lucas Silva ise aldıkları darbelerin etkisiyle bacaklarını esnetmekle meşguldü.
Teknik Direktör Gökhan Sönmez, elindeki taktik tahtasını kenara bırakıp odanın ortasına geçti. Sesi, doksan dakika boyunca saha kenarında bağırmaktan kısılmıştı ama otoritesi odadaki her sesi bir anda kesti. Gökhan Hocanın bakışları önce defans hattındaki Moussa Diop ve Sebastian Weber’in üzerinde gezindi; orta sahanın bütün yükünü çeken bu ikilinin direnci olmasa maçın rengi çok başka olabilirdi. Oyun kurucu Emre Aydın’ın omzuna pat pat vurup, kanatları sürekli koridor gibi kullanan Mateo Rodriguez ile Yağız Şahin’e kafa salladı. En son ileri uçtaki Viktor Nielsen ve Tuğhan Arel Alkan’a döndü. "Herkes yüreğini koydu sahaya," dedi Gökhan Hoca, sesi kısık ama tane taneydi. "Eksiklerimiz var, hatalarımız var ama bu akşam o üç puanı hak ettiniz. Şimdi toparlanın, daha yolun başındayız."
Hocanın konuşması biter bitmez spor hekimi olarak Alin devraldı odayı. Sahada yaşanan her sert temasın, atılan her deparın vücutta bıraktığı izleri takip etmek onun göreviydi. Elindeki tabletle oyuncuların maç içi fiziksel verilerini ve darbe aldıkları bölgeleri kontrol ederek hızla soyunma odasının içinde hareket etmeye başladı. Sağ kanat Mateo’nun bileğine kısa bir kontrol yaptıktan sonra, maçın son anlarında kramp giren Arda Can’ın yanına çömelip kas sertliğini kontrol etti. Ardından Tuğhan’ın yanına geçti. Profesyonel bir mesafe ama göz ardı edilemeyecek bir dikkatle Tuğhan’ın dizine dokundu. "Baskı yediğin anlardaki o bükülmede bir zorlanma var mı?" diye sordu Alin, sesi tamamen hekim soğukkanlılığı taşıyordu. Tuğhan gözlerini Alin’in yüzüne sabitleyip başını iki yana salladı; "İyiyim, sadece laktik asit," dedi. Alin, parmak uçlarıyla diz çevresindeki bağları kısa bir an kontrol edip hızla not aldı. "Soyunma odasından çıkmadan önce 12 derecelik soğuk su tankında en az altı dakika kalıyorsun Tuğhan. Diskalsifiye riski istemiyorum, buz banyosuna."
Fizyoterapistler bir yandan darbe alan kaslara toparlanma masajı yaparken, futbolcular sırayla yan taraftaki buzlu su tanklarına girdiler. Kaslardaki mikro yırtıkları ve iltihaplanmayı önlemek için yapılan bu işlem, o an vücuda adeta bir iğne gibi batıyordu ama kimsenin kaçacak yeri yoktu. Sıcak duşların ardından kaslar yumuşatıldı ve ortamın havası bir nebze olsun değişti.
Tam o sırada Kulüp Diyetisyeni Selinay elinde kronometre ve recovery tepsileriyle içeri girdi. Maçın bitiminden sonraki ilk 45 dakikalık anabolik pencere kapanmadan vücudun kaybettiği glikojen depolarını doldurmak zorundaydı. Selinay, her oyuncunun kilometresine ve harcadığı kaloriye göre özel hazırladığı protein shakelerini ve izotonik spor içeceklerini ellerine tutuşturdu. Masanın üzerinde dilimlenmiş muzlar, pirinç patlakları ve yüksek karbonhidratlı özel barlar duruyordu. Selinay, Viking lakaplı Viktor Nielsen’e shaker’ını uzatırken, "Hepsini bitiriyorsun Viktor, bir yudum bile kalmayacak," diye uyardı. Tuğhan da kendi adına hazırlanan amino asit ve protein karışımını tek dikişte bitirdi. Vücut doksan dakikada yaklaşık iki bin kalori kaybetmişti ve hücrelerin yeniden toparlanması için bu disiplin şarttı.
Üzerini giyinip hafifçe ferahlayan Tuğhan için sürecin en gergin ikinci kısmı başlamıştı: Medya yükümlülükleri. İlk maçına çıkmış, sahada baskıyı göğüslemiş ve takıma katkı sağlamıştı; bu yüzden basın toplantısına Teknik Direktör Gökhan Sönmez’in yanında onun çıkması uygun görülmüştü.
Basın odasının kapısı açıldığında patlayan flaşlar ve yöneltilen onlarca kamera Tuğhan’ı karşıladı. Mikrofona doğru eğildiğinde salondaki fısıltılar kesildi. Gazetecilerden gelen ilk soru, üzerindeki o devasa Fenerbahçe formasının ağırlığı ve ilk maçın stresi üzerineydi. Tuğhan, ses tonunu olabildiğince sakin tutmaya çalışarak yanıtladı: "Bu formayı giymek bir çocukluk hayali olabilir ama sahaya çıktığınız an o hayal yerini sorumluluğa bırakıyor. Bugün takım olarak iyi bir karakter koyduk. Herkes sahada terinin son damlasına kadar dövüştü. Benim için sadece bir başlangıç bu." Sorulan taktiksel ve bireysel soruları Gökhan Hocanın çizdiği çizgeden sapmadan, profesyonelce yanıtladı ve toplantı sona erdi.
Basın toplantısının kapısı kapanıp flaşlar geride kaldığında, stadyumun alt koridorlarındaki o yoğun hengame yerini yavaş yavaş derin bir sessizliğe bırakmıştı. Tuğhan, spor çantasını omzuna asıp çıkış kapısına doğru ilerlerken stadyumun sağlık ekibine ayrılan odanın kapısı açıldı. Elinde evrak çantası ve omuzuna astığı hafif ceketle Alin dışarı adım attı.
İkisi koridorun ortasında yan yana geldiklerinde, Tuğhan’ın yüzünde o tanıdık, çapkın tebessüm belirdi. Adımlarını Alin’in adımlarına uydurup hafifçe ona doğru eğildi.
"Ee, Dr. Simavi..." dedi Tuğhan, ses tonunda yorgun ama muzip bir edayla. "Dizimi o kadar inceledin, buz banyolarına soktun, ayağımın tozuyla ilk maçtan çıktım... İnsan tebrik niyetine en azından bir çay ısmarlardı. Doğrudan kaçıyor musun?"
Alin, adımlarını hiç bozmadan başını hafifçe Tuğhan’a doğru çevirdi. Yüzünde tamamen profesyonel, çizgisinden ödün vermeyen ama gözlerindeki o ince kıvılcımı saklamayan bir ifade vardı.
"Buz uygulamasını eksiksiz yaptıysan sorun yok sizin için" dedi Alin, sesi gayet netti. "Zaten muayenede de bir sıkıntı gözükmüyordu. Görevimi yaptım. Çay konusuna gelince... Selinay’ın sana yazdığı beslenme programında maç sonrası çayı olduğunu sanmıyorum."
Tuğhan onun bu geri adım atmayan hâline gülümsedi. "Peki öyle olsun, hekim tavsiyesi baş üstüne."
Stadyumun otopark çıkışına geldiklerinde Alin kendi arabasına yönelip kilitleri açtı. Tuğhan ise onun bu dik duruşuna, taviz vermez hallerine bakıp kendi kendine gülümseyerek hemen yan tarafta park halinde duran siyah arabasına bindi. İki araç, stadyumun nizamiye kapısından art arda çıkarak Kadıköy'ün ana caddesine doğru süzüldü. Bağdat Caddesi çıkışındaki ana ışıklarda trafik sıkışmıştı. Kırmızı ışık yandığında Alin’in aracı sol şeritte, Tuğhan’ın aracı ise hemen onun sağındaki şeritte yan yana durdu.
İki arabanın da camları yarıya kadar açıktı. Yaz esintisinin o tatlı, ılık rüzgârı eserken Alin’in arabasının içinden caddelere yayılan melodi yükseldi. Arabanın radyosundan 90’lar pop şarkı çalıyordu.
Tuğhan, yan şeritten gelen müziğin sesini duyunca camı sonuna kadar indirdi. Kolunu hafifçe camın kenarına yaslayıp yan tarafa, Alin’e doğru baktı. Alin, direksiyonda ritme hafifçe kafasıyla eşlik ediyor, başını hiç sağa çevirmeden aynadan yolu kontrol ediyordu.
"Müzik zevkin hiç değişmemiş," diye seslendi Tuğhan, yüzündeki o tatlı gülümsemeyi gizleme gereği duymadan.
Alin, yeşil ışığın yanmasına saniyeler kala başını yana çevirip Tuğhan’a baktı. Dudağının kenarında zar zor zapt ettiği minik bir tebessüm belirdi ama sesindeki o ciddi tonu bozmadı. "Bazı şeyler eskisi gibi kalabiliyordur belki" diye mırıldandı. Ardından yeşil ışığın yanmak üzere olduğunu fark ederek arabayı hazır hâle getirirken bir yandan da Tuğhan'a, "Bu şarkılar bazen ilaç gibi geliyor. Sana da tavsiye ederim, adrenalinini düşürür." Dedi.
"Benim adrenalinimi neyin düşüreceğini biliyorsun aslında ama..." dedi Tuğhan, gözlerini Alin’den ayırmadan.
Tam o sırada ışık yeşile döndü. Alin, Tuğhan’ın cümlesini bitirmesine fırsat vermeden hafif bir gazla arabayı öne fırlattı. Tuğhan arkada kalırken onun bu halini izleyip direksiyonda kendi kendine bir kez daha güldü ve peşine takıldı.
İki araç, Kadıköy’ün ara sokaklarından geçip Çınaraltı Mahallesi’nin o tanıdık, arnavut kaldırımlı dar sokağına yan yana girdi. Asırlık çınar ağaçlarının yaprakları arasından süzülen sokak lambalarının altında, araçlarını evlerinin önündeki boş park yerlerine yanaştırdılar. Motorlar aynı anda sustuğunda, mahallenin o huzurlu ve ılık gece sessizliği araçların içini kapladı.
Motorların sesi susup kapılar kapandığında, sokağın ılık gece havası arabanın sıcaklığına karıştı. Tuğhan araçtan inip üzerini düzelttiği sırada, müstakil evin ahşap dış kapısı hafifçe aralandı. Dışarıdaki tanıdık motor sesini duyan Berrin Hanım, üzerindeki ince hırkasına sarınarak verandaya çıkmıştı. Bakışları önce oğlunu, hemen ardından da yan taraftaki aracından çantasını alan Alin’i buldu.
"Alin kızım!" diye seslendi Berrin Hanım, yüzüne yayılan o içten ve anne şefkati dolu tebessümle. "Gel bakayım buraya, tam zamanında geldin. Sofrayı yeni topluyorduk ama börekler hâlâ sıcacık, çay da taze. İçeri geçin hadi."
Alin, elindeki çantayı hafifçe yukarı kaldırıp mahcup bir tebessümle geriledi. "Çok teşekkür ederim Berrin Teyze, hiç zahmet etmeyin. Maçtan geldik zaten, yorgunsunuzdur. Ben eve geçeyim."
Berrin Hanım kaşlarını hafifçe çatarak tatlı bir sitemle basamaklardan bir adım aşağı indi. "Ne zahmeti kızım, aşk olsun! Sen bu evin kızısın yabancı mısın bize? Zahmet lafını duymamış olayım. Tuğhan geç içeri sen de, hadi kızım valla darılırım."
Tuğhan, arabaya yaslanmış bir hâlde Alin’in bu mahcubiyetini eğlenerek izliyordu. "Berrin Sultan’ın davetini reddeden henüz hayatta kalamadı Alin, bence şansını fazla zorlama," diye takıldı araya girip.
Alin, Berrin Hanım’ın o sıcacık ısrarına karşı daha fazla direnemeyeceğini anlayınca tebessüm etti. "Tamam Berrin Teyze, ama önce üzerimi değiştireyim. Hem evdekilere de bir haber vereyim, hemen geliyorum."
"Hah, şöyle..." dedi Berrin Hanım tatmin olmuş bir edayla. "Çok bekletme ama, çaylar soğumasın."
Alin onlarla vedalaşıp hızlı adımlarla kendi apartmanının girişine yöneldi. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp anahtarı kilide taktığı an, kapı içeriden açıldı. Annesi Deniz Hanım, elinde kurulama beziyle karşısında belirdi.
"Geldin mi kuzum?" dedi Deniz Hanım, kızının alnına şefkatli bir öpücük kondurarak. "Nasılsın sen, iyi misin? Her şey yolunda mı?"
"Çok şükür anneciğim, her şey yolunda," dedi Alin çantasını antreye bırakırken. "Berrin Teyzeler karşıdan gördü de yemeğe, çaya çağırdılar. Üzerimi değiştirip oraya geçeceğim."
"İyi yapmışlar kızım, geç tabii. Afiyet olsun," dedi Deniz Hanım tebessümle.
Alin odasına geçip günün tüm yorgunluğunu üzerinden atmak istercesine rahat bir ev kıyafeti giydi. Saçlarını evde rahatça kullanacağı salaş bir topuz yapıp salona doğru geçti. Salonda televizyonun karşısında oturan babasını görünce adımlarını yumuşattı. Arkasından sessizce yaklaşıp babasının boynuna sarıldı, yanağına içten bir öpücük kondurdu. "İyi akşamlar babacığım."
Babası kızının ellerini tutup sevgiyle okşadı. "Hoş geldin güzel kızım. Berrin Teyzenlere geçiyormuşsun galiba?"
"Evet babam, Berrin Teyze bırakmadı." dedi Alin. Sonra salondaki sessizliği ve evdeki boşluğu fark edip merakla etrafına bakındı. "E, bizimkiler nerede? Hiçbir abim yok ortalıkta?"
Mutfaktan elinde çay bardağıyla çıkan Deniz Hanım söze girdi: "Sorma kızım, her biri bir tarafa dağıldı bu akşam. Afşin, Ayşen ile dışarıda; gençlerin programı yoğun biliyorsun. Çağıl yine kafayı bir mimari projeye takmış, 'Çizimler bitmeden gelemem, geç kalırım' dedi. Boran yeni bir davayı almış, olay yerinde inceleme mi varmış neymiş, keşif için koşturuyordu, onun da gelmesi gece yarısını bulur. Canpolat da işlerinin yoğun olduğunu, geç geleceğini söyledi. Anlayacağın bu akşam evde bir tek babanla ben kaldık."
Alin, abilerinin bu klasiğe dönüşen yoğunluklarına hafifçe gülümseyip başını salladı. "Anladım anneciğim. Ben çok kalmam zaten, birazdan dönerim."
Ailesiyle vedalaşıp evden çıkan Alin, apartmanın merdivenlerini inip gecenin serinliğine adım attı. Sokağı kaplayan asırlık çınarların altından geçerek, ışıkları sıcacık yanan karşıdaki müstakil evin bahçe kapısına doğru ilerledi.
Alin, müstakil evin ahşap bahçe kapısını hafifçe itip içeri adım attığında, bahçenin arka tarafından gelen şen şakrak sesler gecenin sessizliğine karışıyordu. Tam o tarafa doğru yönelmek üzere adımlamıştı ki, evin geniş verandaya açılan kapısı büyük bir gürültüyle aralandı.
Karşısında Tuğhan duruyordu.
Üzerine geçirdiği gri, rahat bir eşofman altı ve siyah bol tişörtüyle stadyumdaki o gergin, profesyonel havasından tamamen sıyrılmıştı. Maçın ardından aldığı sıcak duşun etkisi hâlâ üzerindeydi; nemli saçları yaz gecesinin tatlı sıcaklığında kurumaya yüz tutmuş, ama o ısrarla şekil almayan kıvırcık ön bukleleri hafifçe alnına düşmüştü. Teninden yayılan o temiz sabun ve hafif parfüm kokusu, bahçedeki çam kokusuna karışıyordu. Alin, anlık bir duraksamayla gözlerini onun üzerinde gezdirdiğinde, göğsünde engel olamadığı o tanıdık sıcaklığı hissetti. Yıllar geçse de Tuğhan’ın zahmetsizce aura saçan bu yakışıklılığı karşısında hayranlığını gizlemek her defasında daha da zorlaşıyordu.
Tuğhan, Alin’in kendisini saniyelerce süzdüğünü fark ettiğinde dudaklarının kenarına o kendine has, çapkın gülüşünü yerleştirdi. Verandanın basamağından bir adım aşağı inip ellerini eşofmanının ceplerine soktu.
"Hoş geldin Dr. Simavi," dedi, sesi hem çok yakın hem de baştan çıkarıcı bir pürüzsüzlükteydi. "Bakıyorum da Berrin Sultan’ın radarına takılınca kaçacak yer bulamadın. Tıpkı çocukluğumuzdaki gibi... Hatırlıyor musun? Yine bu bahçe, yine sen, yine bizim ev..." Adımlarını yavaşça Alin’e doğru attı, aralarındaki mesafeyi azaltırken gözlerini onun gözlerinden ayırmadı. "Kaç yaşına gelirsen gel, ne kadar kaçarsan kaç; ait olduğun yer burası. Bizimlesin, bu bahçedesin ve bu akşam yemeği benimle yiyorsun."
Alin bu defa duvar örmedi. Tuğhan’ın bakışlarındaki samimiyete yenik düşmüştü. Başını hafifçe yana yatırıp gözlerini süzdü, dudağının kenarında flörtöz ve meydan okuyan bir tebessüm belirdi.
"Çocukluğumuzda beni o bahçeye çağıran sen olurdun Tuğhan," dedi Alin, sesindeki o tatlı tonla bir adım ona yaklaşarak. "Ama hatırla bakalım... Yemeği yedikten sonra annem 'Alin eve' dediğinde peşimden ağlayan da kimdi? Yani senin anlayacağın, buraya kendi rızamla geldim, senin davetinle değil."
Tuğhan onun bu beklenmedik misillemesi karşısında hafifçe kaşlarını kaldırıp bir an afalladı, ardından yüzüne yayılan hayranlık dolu geniş bir tebessümle tam cevap verecekti ki...
"Vay vay vay... Bahçedeki çam kokusu sanıyordum ama meğer romantizm kokusuymuş ortalığı kaplayan!"
Evin kapısında beliren Öykü, elindeki boş çay tepsisine yaslanmış, muzip bir sırıtışla ikisine bakıyordu.
Alin, Öykü ablasının sesini duyduğu an neye uğradığını şaşırdı. Yanaklarına bastıran ani sıcaklıkla hemen bir adım geri çekildi, gözlerini kaçırdı. Öykü, kardeşine ve Alin’e doğru imalı imalı bakıp göz kırptı. "Bölmüyorum umarım gençlik? Tuğhan, kardeşciğim, kızı kapıda esir etme de içeri sal. Zira annem börekler soğudu diye seni de o buz banyolarına sokabilir."
"Öykü Abla..." dedi Alin, mahcubiyetten sesinin tonu incelerek. "Ben... Ben Berrin Teyzemlerin yanına geçeyim hemen," diyerek Tuğhan’ın ve Öykü’nün yanından süzülüp alelacele bahçenin arkasına doğru adımladı.
Tuğhan, Alin’in bu sevimli ve utangaç hâline tutamayarak sesli bir kahkaha attı. Öykü de kardeşinin yanına gelip omzuna vurdu, ikisi de Alin’in arkasından sevgiyle ve gülerek baktı. "Gitti kız utancından," dedi Öykü gülerek. Tuğhan ise başını sallayıp "Hâlâ aynı abla hiç değişmemiş" diye fısıldadı.
Alin bahçenin arkasına geçtiğinde muazzam sıcak bir aile tablosuyla karşılaştı. Kamelyanın ortasındaki büyük ahşap masada Cihangir bey gazetesini katlamış, Selim ile maçın taktiksel analizini yapıyordu. Berrin Hanım ise sıcacık börekleri ve sarmaları tabaklara serpiştirmekle meşguldü.
"Geldin mi kızım, geç geç otur şöyle," dedi Cihangir Bey, Alin’e sevgi dolu gözlerle bakarak. Berrin Hanım hemen Alin’i yanına oturtup önüne dumanı üstünde tüten börek tabağını koydu. Bu sırada Öykü içeri gidip taptaze demlenmiş çayları getirdi, herkese teker teker dağıtırken Alin’e göz kaçırıp kıkırdamayı ihmal etmedi.
Tuğhan da arkalarından gelip masanın diğer ucuna, tam Alin’in karşı açısına oturdu. Bakışları sürekli Alin’in üzerindeydi; onun Berrin Hanım’la sohbet edişini, gülüşünü izlemek, tüm o yorgunluğu ve stresi unutturuyordu.
Derken, masanın altından minik bir hareketlilik koptu. Öykü ve Selim’in dünyalar tatlısı kızı küçük Alya, elindeki oyuncak bebeğiyle koşarak Alin’in dizlerine tırmandı.
"Alin Abla!" dedi Alya, kocaman gözleriyle ona bakarak. "Annem sana doktor diyor ama sen prenses gibisin! Bak, bebeğimin kolu acıdı, ona da bakabilir misin?"
Alin’in yüzünde güller açtı. Alya’yı kucağına alıp sıkıca sarıldı, minik kızın saçlarını öptü. "Tabii ki bakarız güzelim, ver bakalım neresi acımış?" diyerek Alya’nın oyuncağını büyük bir ciddiyetle muayene etmeye başladı. Alya, Alin’in boynuna sarılıp ona bir şeyler anlatırken ikisinin o tatlı diyaloğu masadaki herkesin yüzünü güldürdü.
Tuğhan, dirseğini masaya dayayıp çenesini eline yasladı. Alin’in Alya ile ilgilenirken yüzüne yansıyan o şefkati, gözlerindeki ışığı ve çocuksu neşeyi dakikalarca sessizce izledi.
✨
Ağustos sıcağının yerini gecenin tatlı poyrazına bıraktığı, sahil yolundaki eski deniz fenerinin altındaki o küçük balıkçı barınağıydı.
Gece yarısına yaklaşıyordu. Yağmur, günün tüm koşturmacasından uzaklaşmak için kendini buraya, tahta iskelesi gıcırdayan ve buram buram tuz kokan bu sakin köşeye atmıştı. Üzerindeki ince keten hırkasına sarınmış, bacaklarını kendine çekmiş hâlde, karanlıkta parıldayan yakamozları izliyordu. Zihnindeki o karmaşık düşünceleri susturmanın tek yolu buydu.
Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Tam o sırada, ahşap zeminde tok ve ritmik ayak sesleri duyuldu.
Yağmur başını çevirdiğinde, elleri cebinde, rahat adımlarla kendisine doğru yürüyen Canpolat’ı gördü. Üzerinde lacivert bir tişört ve kot pantolon vardı; saçları rüzgârdan hafifçe dağılmıştı.
Yağmur, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak kaşlarını kaldırdı. "Buranın haritada bile zor bulunduğunu sanıyordum. İzimi sürme konusunda tebrik etmeli miyim, yoksa endişelenmeli miyim?"
Canpolat, aralarındaki birkaç adımlık mesafeyi kapatıp iskelerin ucuna, Yağmur’un tam yanına bağdaş kurarak oturdu. Omuzları neredeyse birbirine değiyordu.
"Endişelenmek için geç kaldın," dedi Canpolat, dudaklarının kenarında beliren muzip bir gülümsemeyle. "Ayrıca takip etmedim. Ben ne zaman kafamı boşaltmak istesem buraya gelirim. Ama görünen o ki, zihnimi boşaltmaya geldiğim yerde tam ortasına düşüyorum."
Yağmur, onun bu dolaysız ve flörtöz cevabı karşısında kalbinin ritminin değiştiğini hissetti. Ama gazeteci refleksiyle hemen savunmaya geçti, hafifçe gülümsedi. "Öyle mi? Demek zihninin tam ortasındayım. İşgal tazminatı talep etmeyi düşünmeli miyim?"
"İstediğin tazminat olsun," dedi Canpolat, vücudunu hafifçe Yağmur’a doğru çevirerek. Bakışları, Yağmur’un rüzgârda yüzüne düşen saç tellerine takılmıştı. "Ödemeyi nasıl istersin? Mesela şu an içini çekip durduğun denizin sesine bir iki dürüst cümle ekleyerek?"
Yağmur bakışlarını denizden çekip Canpolat’ın gözlerine sabitledi. O gözlerdeki derinlik ve mesafe tanımayan sıcaklık, kurduğu tüm mantık barajlarını tehdit ediyordu.
"Ben dürüst biriyimdir Canpolat," dedi, sesindeki hafif meydan okuyan tonla. "Ama senin gibi mühendislerin aksine, her şeyi bir formüle oturtmam. Bazen bazı şeyler sadece... karmaşıktır."
"Karmaşık olan şeyler benim uzmanlık alanım, biliyorsun," dedi Canpolat. Sesi bir an için alçaldı, daha içten ve pürüzsüz bir hâl aldı. "En karmaşık kodları çözerim ben. Ama ne hikmetse, senin o her şeyi arkasında sakladığın duvarların kodunu bir türlü yazamadım."
Yağmur hafifçe öne eğildi, aralarındaki mesafeyi biraz daha azalttı. İki iddialı zekanın tatlı çekişmesi havadaki elektriği artırıyordu. "Belki de ortada çözülmesi gereken bir kod yoktur? Belki de sadece erişim iznin yoktur."
Canpolat bu hamleye karşı hafif bir kahkaha attı. "Erişim izni almak için doğru protokolü uygulamam gerekecek o zaman. Ne dersin, bir şansım var mı?"
"Protokole bağlı," dedi Yağmur, göğsündeki o tatlı çarpıntıyı gizlemeye çalışarak. "Aşırı özgüven barındıran talepler genelde sistem tarafından reddedilir."
"O zaman ben de özgüvenimi değil, sadece kendimi sunarım," dedi Canpolat, gözlerinin içi parlayarak. "Ağustos gecesi, deniz kokusu, sessizlik ve sen. İnan bana, bu kombinasyonu bozacak kadar risk alacak bir adam değilim."
Yağmur, derin bir nefes aldı. Zihnindeki o 'yapmamalısın, uzak durmalısın' diyen sesler, deniz fenerinin ışığı gibi bir yanıp bir sönüyordu.
"Akıllandın yani?" diye sordu Yağmur, fısıltı gibi bir sesle.
"Hayır," dedi Canpolat, yüzüne yayılan o karşı konulmaz gülümsemeyle. "Sadece strateji değiştiriyorum. Ve bence bu strateji şu an çok iyi çalışıyor."
Yağmur başını sallayarak denize döndü ama bu kez yüzündeki tebessümü saklama gereği duymadı. Yanı başında duran adama, ilk kez bu kadar yakın ve ilk kez bu kadar silahsız hissettiği bir gecenin içinde kayboldu. İskelenin ucuna çöken o kısa sessizlikte, deniz suyunun ahşap kazıklara çarparken çıkardığı ritmik ses aralarındaki tek fon müziğiydi.
Yağmur, o an içini kaplayan o tanıdık ve tehlikeli yakınlık hissinden kaçmak istercesine bakışlarını yeniden yakamozlara çevirdi. Oturuşunu hafifçe dikleştirdi, bacaklarını biraz daha kendine doğru çekerek aralarına görünmez bir sınır çizgisi çizdi. Kalbi hızlı çarpıyordu evet, ama zihninin o gardiyan tarafı hemen anahtarı kilide çevirmişti.
"Stratejilerini hemen zafer ilanıyla taçlandırma bence," dedi Yağmur. Sesi sakindi ama dudaklarının kenarında Canpolat’ın hamlesini boşa çıkarmanın verdiği hafif, alaycı bir tebessüm vardı. "Her sakin deniz, teslim olduğun anlamına gelmez."
Canpolat, Yağmur’un araya koyduğu o mikro mesafeyi ve anında devraldığı mesafeli duruşu fark etti. Bakışlarındaki o zeki pırıltı daha da koyulaştı. Dizine yasladığı kolunun üzerine hafifçe eğilerek Yağmur’un profiline baktı.
"Zafer ilan etmiyorum," dedi Canpolat, sesini rüzgârın sesine uydurup alçaltarak. "Sadece havanın ne kadar güzel olduğunu takdir ediyorum. Ama bakıyorum da sen hemen bir savunma hattı kurma ihtiyacı hissettin. Bu kadar mı tehlikeli duruyorum oradan bakınca?"
Yağmur başını yavaşça ona doğru çevirdi. Göz göze geldiklerinde, aralarındaki çekim rüzgârın soğukluğuna rağmen havayı ısıtıyordu.
"Tehlikeli olduğundan değil," dedi Yağmur, gözlerini Canpolat’ın gözlerinden bir an bile kaçırmadan. "Sadece ben, sınırlarını çizmeyi seven biriyim. İnsanlar genelde bir fener ışığı görünce bütün limanı kendilerinin sanırlar. Ben sadece limanın tapusunun hâlâ bende olduğunu hatırlatıyorum."
Canpolat hafif, derin bir kahkaha attı. Bu kahkaha, gecenin sessizliğinde öyle içten ve doğal yankılandı ki Yağmur’un içindeki bir tel hafifçe titredi.
"Tapu sende kalabilir," dedi Canpolat, elini göğsüne koyup surrender hareketi yapar gibi hafifçe kaldırarak. "Benim gözüm arazinde değil zaten. Sadece misafirperverliğini test ediyordum."
"O zaman sınıfta kaldın," dedi Yağmur muzipçe. "Çünkü ben öyle kolay misafir kabul etmem. Ev sahibi olarak biraz seçiciyimdir."
"Bunu fark etmemek imkânsız," dedi Canpolat, bakışları Yağmur’un rüzgârda uçuşan saç telleriyle yüzünün bir kısmını kapatışına takıldı. Bir an içinden o saç telini geriye doğru çekmek geçti ama Yağmur’un ördüğü o taze duvarı zorlamadı. Bunun yerine gözleriyle o mesafeyi koruyarak gülümsedi. "Ama bilirsin, zor girilen yerlerin manzarası her zaman daha güzel olur. Beklemeyi bilen biri için de sorun değil."
Yağmur kaşlarını hafifçe kaldırdı, içinde kabaran o kaçma isteği ile kalma arzusu arasındaki savaş şiddetleniyordu. Canpolat’ın bu acelesiz, zorlamayan ama asla da geri adım atmayan flörtöz tavrı, onun gardını almakta en çok zorlandığı şeydi.
"Çok sabırlı birine benzemiyorsun ama," dedi Yağmur, gözlerini hafifçe süzerek. "Gözlerinde her şeyi hemen çözmek isteyen bir sabırsızlık var."
"İşlerimde öyle olabilirim," dedi Canpolat, gözlerinin içi parlayarak. "Ama değer verdiğim şeylerde... Zamanın bir önemi kalmaz. Hem zaten, bu gece acele eden kim? Deniz burada, rüzgâr burada..." Bakışlarını tekrar Yağmur’un gözlerine sabitledi, sesi fısıltıdan hallice bir ton aldı. "...Ve sen de tam buradasın."
Yağmur, o an içinden yükselen o tatlı hissi bastırmak için derin bir nefes aldı. İçindeki o geçmişten kalan yaraların sesi "Dikkat et" dese de, Canpolat’ın varlığı o an için o sesleri bastıracak kadar baskındı. Yine de kendini tamamen teslim etmedi.
"Şimdilik buradayım," dedi Yağmur, ayağa kalkmak için hafifçe kıpırdanarak ama henüz kalkmayarak. "Ama sadece gecenin poyrazı güzel diye."
Canpolat oturduğu yerden ona doğru bakıp gülümsemesini derinleştirdi. "Neden burada olduğunun hiçbir önemi yok Yağmur. Önemli olan, tam şu an bu iskelerin üstünde, aynı rüzgâra karşı üşüyor olmamız."
Yağmur, hırkasına daha sıkı sarınırken Canpolat’a yan gözle baktı. Onun bu özgüvenli, sakin ve bir o kadar da içten hâli karşısında içindeki duvarlardan birinin sallandığını hissediyordu. Ama o duvarı bugün yıkmaya hiç niyeti yoktu. Sadece bir gece daha bu tatlı gerilimin içinde kalmaya izin verdi kendine.
✨
Çayların buharı asırlık çınarın altındaki ılık yaz gecesine karışırken, masadaki sohbet kaçınılmaz olarak doksan dakikanın sıcaklığına kaydı. Cihangir Bey, çayından bir yudum alıp sırtını sandalyeye yasladı. Bakışlarında, oğlunu Kadıköy’ün çimlerinde o devasa tribünlerin önünde izlemiş olmanın getirdiği tarif edilemez bir gurur vardı.
"O ikinci yarıdaki çapraz koşun yok mu Tuğhan..." dedi Cihangir Bey, gözleri parlayarak. "Stoperi arkana takıp alanı açışın tam bir akıl işiydi. Selim’le tribünde birbirimize girdik heyecandan."
Selim de başıyla onayladı.
Berrin Hanım ise masadaki bu erkek muhabbetinin ortasında bir anne refleksikliğiyle iç çekti. Elindeki çay tabağını masaya bırakıp oğlunun omuzlarına, bacaklarına endişeyle baktı. "Aman ne bileyim ben..." dedi iç geçirerek. "O altmışıncı dakikada rakip stoperin sana kayarak girişi vardı ya, benim orada kalbim duruyordu az kalsın. Yüreğim ağzıma geldi oğlum. Sakatlanacaksın diye ödüm kopuyor." Berrin Hanım başını çevirip hemen yanındaki Alin’e sığındı: "Alin kızım, durumu iyi değil mi gerçekten? Bir şeyi yoktur demi, saklanmıyor benden?"
Alin, Berrin Hanım’ın bu tatlı anne telaşına tebessüm ederek baktı. Yanında kucağında uyuklamaya başlayan Alya’nın saçlarını okşarken tamamen hekim ciddiyeti ile flörtöz bir hınzırlığı harmanlayan o ses tonuyla konuştu:
"Merak etme Berrin Teyze, kontrollerini bizzat ben yaptım," dedi Alin, göz ucuyla masanın diğer ucunda oturan Tuğhan’a bakarak. "Sadece kaslarında biraz laktik asit birikmiş... Bir de tabii bünyesinde doğuştan gelen ağır bir inatçılık var ama ne yazık ki ona tıpta henüz bir çare bulamadık."
Tuğhan, Alin’in bu cevabı üzerine dirseklerini masaya dayayıp hafifçe öne eğildi. Yüzünde, sadece Alin’in anlayabileceği o muzip gülümseme belirdi. "İnatçılık değil o" dedi sesi kısık ve bir o kadar da çekici bir tonda. "Kararlılık diyelim biz ona. Hem sen çaresini bulamadıysan tıp ne yapsın?"
Masadakiler bu tatlı atışmaya gülerken, vakit gece yarısını çoktan devirmişti. Alin’in kucağında iyice ağırlaşan küçük Alya’nın minik başı Alin’in göğsüne düşmüştü. Öykü, kucağındaki kızını fark edip yavaşça ayağa kalktı. "Bizim prensesin pili bitti," dedi tebessümle. Selim de ayağa kalkıp Alya’yı Alin’in kucağından incitmeden aldı. "Alin ablası, sana da yük oldu bu ufaklık. Biz içeri geçelim artık, herkese iyi geceler."
Cihangir Bey de esneyerek yerinden doğruldu. "Berrin, biz de toparlanalım artık. Çocuklar da yorgun zaten." Berrin Hanım boşları toplarken Alin’e sarıldı: "İyi ki geldin kızım, ayaklarına sağlık."
Ailenin içeri çekilmesiyle birlikte bahçe büyük bir sessizliğe büründü. Çınar ağacının yaprakları arasından esen tatlı gecenin rüzgârı, masadaki yalnızlığı daha da belirginleştirdi. Asırlık çınarın altındaki o geniş masada şimdi sadece Alin ve Tuğhan baş başa kalmıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde esinti biraz daha sertleşince Alin hafifçe ürperdi, kollarını kavuşturup omuzlarını büktü. Tuğhan bunu bir saniye bile kaçırmadı. Hemen yanındaki sandalyenin arkalığında duran kendi gri, yumuşak hırkasını aldı. Ayağa kalkıp Alin’in arkasına geçti ve hırkayı onun omuzlarına bıraktı.
Alin, omuzlarına düşen sıcaklıkla ve hırkaya sinmiş olan o tanıdık sabun ve parfüm kokusuyla duraksadı. Başını kaldırıp arkasında duran Tuğhan’a baktı.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadı Alin.
Tuğhan, Alin’in tam karşısına değil, biraz daha yakınına oturdu. Bakışları derinleşmişti. "Nihayet baş başa kaldık," dedi yavaşça.
Alin hırkanın yakalarını birleştirirken gözlerini Tuğhan’ın nemli buklelerine dikti. "Forma sana çok yakışıyor Tuğhan," dedi, içinden gelen bir samimiyetle. "Sadece yakışmak da değil... Bugün sahada bastığın her çimde, attığın her adımda o çocukluk hayalini gördüm. Bu sokakta o iki taşın arasında akşama kadar top koşturduğun günleri, ne kadar emek verdiğini ben biliyorum. Bu forma bir tesadüf değil, sen bunu tırnaklarınla kazıdın."
Tuğhan, Alin’in bu sözleri karşısında bir an sessizleşti. Göğsünde beliren o derin sızıyla karışık mutluluk gözlerine yansıdı. Tribünlerdeki binlerce insanın alkışından daha kıymetliydi Alin’in bu birkaç cümlesi.
"Stadyumdaki o gürültüyü duymuyordum biliyor musun?" dedi Tuğhan, sesini gecenin fısıltısına uydurarak. "Doksan dakika boyunca içimden tek bir şey geçiyordu. Sadece çocukken bu bahçede tuttuğumuz o sözler... Bir de tabii, maç bitince bu bahçeye dönüp sana bakabilmek."
Alin’in kalbi hafifçe hızlandı ama renk vermemeye çalışarak tebessüm etti. "Yine de kendini çok zorladın. Kasların aşırı yüklenmiş."
Tuğhan hafifçe güldü, başını arkaya yasladı. "Ve işin kötüsü, bu gece bana uyku yok. Maç akşamları salgılanan o adrenalin var ya... Kanımda hâlâ alev gibi geziyor. Zihnim durmuyor. Sabaha kadar bu bahçede otururum herhalde."
Alin şefkat dolu bir bakışla kaşlarını çattı. "Saçmalama Tuğhan. Yarın sabah tesislerde rejenerasyon antrenmanın var. Kaslarının toparlanması için o uykuyu almak zorundasın. Uyuman lazım, bu bir doktor emridir."
"Doktor emriyse uymak lazım tabii..." dedi Tuğhan, gözlerinin içi gülerek.
Alin yavaşça ayağa kalktı. Omuzundaki hırkayı çıkarıp sandalye üzerine bırakacakken Tuğhan elini uzattı: "Sende kalsın, eve geçerken üşüme."
Alin hırkayı omuzlarında tutup tebessüm etti. İkisi yan yana, bahçenin arnavut kaldırımlı patikasından ahşap bahçe kapısına doğru yürüdüler. Kapının önüne geldiklerinde Alin arkasını döndü.
Sokak lambasının sarı, ılık ışığı ikisinin arasına düşüyordu. Aralarında sadece birkaç santimlik bir mesafe vardı. Tuğhan, gözlerini Alin’in gözlerinden ayırmadı. Aralarındaki o yılların birikimi, söylenmemiş sözler ve gizli çekim, bu kısa anın içinde asılı kaldı.
"İyi geceler, Tuğhan," dedi Alin, sesi bir fısıltı kadar yumuşaktı.
"İyi geceler, Alin" dedi Tuğhan, dudaklarının kenarında o büyüleyici tebessümle.
Alin de gülümseyip arnavut kaldırımlı dar sokağı geçti. Karşıdaki apartmanın kapısını açıp içeri girmeden hemen önce başını son bir kez arkaya çevirdi.
Tuğhan hâlâ bahçe kapısına yaslanmış, elleri ceplerinde, gece serinliğinde onun arkasından bakıyordu. Alin apartmanın kapısını kapatıp içeri girdiğinde, Tuğhan sokakta tek başına kalan o ılık izi ve Alin’in kokusunu içine çekerek derin bir nefes aldı.
✨
Ağustos ayının son sıcağı, henüz sabahın dokuzunda bile Samandıra Can Bartu Tesisleri’nin çimlerine kavurucu bir sarılıkla çökmüştü. Takım için dinlenmek diye bir kavram yoktu; çünkü Ağustos ayı sadece Süper Lig’in başlangıcı değil, aynı zamanda Avrupa Şampiyonlar Ligi ön eleme ve play-off maratonunun en çetin geçtiği dönemdi. Dün gece Kadıköy’de ligin ilk maçı bitmişti ama üç gün sonra deplasmanda Avrupa maçı vardı.
Tuğhan, gece boyu kanında gezen adrenalinin etkisiyle neredeyse hiç uyuyamamıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla tesislerin kapısından içeri girdiğinde gözleri hafifçe yorgundu ama adımları kararlıydı. Soyunma odasına geçtiğinde dün gece sahada olan ana kadro ile yedek kalan oyuncuların ruh halleri birbirinden tamamen farklıydı.
Dün geceki zorlu maçta doksan dakika forma giyen Tuğhan, Viktor Nielsen, Emre Aydın, Sebastian Weber ve savunma hattı için bugün krampon giyip ağır antrenman yapmak yoktu. Onların günü tamamen rejenerasyon üzerine kuruluydu. Diğer yanda maçta oynamayan veya az süre alan oyuncular ise Teknik Direktör Gökhan Sönmez yönetiminde yan sahada yüksek tempolu taktik idmana başlamışlardı bile.
Tuğhan ve as kadro, önce tesislerin alt katındaki fitnes salonunda fizyoterapistler eşliğinde hafif foam roller ile masaj silindirlerinin üzerine yattı. Bacak kaslarını ezerek laktik asiti dağıtmaya çalışıyorlardı.
Tam o sırada sağlık ekibinin başında olan Alin, elindeki takip tabletleriyle salona girdi. Üzerinde kulübün resmi medikal eşofmanı, saçları arkadan derli toplu toplanmış haliyle son derece profesyonel görünüyordu. Sağlık ekibiyle birlikte oyuncuların tek tek nabız verilerini, laktik asit testlerini ve kas yorgunluk oranlarını inceledi.
Alin, matın üzerinde bacak kaslarını esneten Tuğhan’ın yanına kadar yürüdü. "Nabız toparlanman dün geceye göre gayet iyi Tuğhan," dedi Alin, tablete bir şeyler not ederken. Ses tonu net ve resmiydi. "Ama arka adalen hâlâ gergin. Salondaki hafif esnemeden sonra doğrudan kapalı havuza geçiyorsun. On beş dakika hafif tempo su içi koşusu, ardından doğrudan hidroterapi tanklarına."
Tuğhan matın üzerinden Alin’e bakıp hafifçe gülümsedi. Aralarındaki bu profesyonel doktor - disiplinli sporcu rolünü oynamak onun da hoşuna gidiyordu. "Emredersiniz doktor hanım," dedi kısık bir sesle. "Buzlu havuza yine sen mi sokacaksın beni?"
Alin gözlerini tabletten kaldırmadan, dudaklarının kenarındaki minik tebessümü saklayarak yanıt verdi: "Fizyoterapist Ahmet Bey ilgilenecek seninle. Benim yukarıda UEFA’ya gönderilecek sağlık raporlarını hazırlamam gerekiyor."
Sonsuz bir temposu vardı bu hayatın. Salon egzersizlerinin ardından oyuncular tesisin hidromasajlı özel havuzuna geçtiler. Suyun kaldırma kuvveti sayesinde eklemlere yük bindirmeden yapılan hafif su içi koşuları ve ardından giren kontrast banyoları kaslardaki tüm o ağır stresi söküp alıyordu.
Havuz seansının ardından Kulüp Diyetisyeni Selinay devreye girdi. Salonda hazır bekleyen oyunculara elektrolit takviyeli içecekler ve ödem söktürücü özel bitki çayları dağıtıldı. Dün gecenin tüm izleri vücuttan adım adım siliniyordu.
Saat öğlene doğru yaklaşırken oyuncular tesisin yemek salonuna geçti. Salondaki dev ekranda Teknik Direktör Gökhan Sönmez çoktan Avrupa ligindeki muhtemel rakiplerin ve üç gün sonra oynayacakları play-off maçındaki rakibin analiz videolarını oynatmaya başlamıştı.
Tuğhan, tabağındaki buğulanmış somon ve kinoa salatasına çatalını vururken gözü ekrandaki Avrupa haritasındaydı. Süper Lig ateşi daha dün gece yanmıştı ama Avrupa’nın o heybetli müziği şimdiden kulaklarında çınlamaya başlamıştı. İşin en güzel yanı ise, bu yoğun ve yorucu maratonda kafasını her kaldırdığında, tesisin koridorunda veya sahanın kenarında Alin’in o güven veren varlığını görecek olmasıydı.
Tesislerin üst katındaki medikal departman, sahanın ve havuz alanının o hareketli gürültüsünden uzak, son derece dingin bir sessizliğe sahipti. Alin, geniş çalışma masasının üzerindeki iki ayrı monitörün karşısında oturmuş, UEFA’nın sağlık kuruluna iletilmesi gereken resmi raporların son kontrollerini yapıyordu.
Önümüzdeki hafta oynanacak kritik Avrupa maçı öncesinde, kulübün UEFA’ya bildireceği zorunlu oyuncu sağlık listesi ve doping kontrol prosedürlerine dair medikal formlar büyük bir titizlik gerektiriyordu. Ekrandaki her bir veri, oyuncuların sakatlık geçmişlerini, son laktik asit test sonuçlarını ve kulübün kullandığı takviye gıdaların uluslararası standartlara uygunluğunu belgeliyordu. Alin, şakaklarını hafifçe ovarak ekrandaki Tuğhan’ın adının karşısına düşülen kas yorgunluk indeksine baktı. Dün geceki doksan dakikanın izleri raporda net bir şekilde görünüyordu ama ciddi bir risk taşımıyordu. Formun altına elektronik imzasını ekleyip dosyayı UEFA Medikal Portalı’na yükledi.
Tam o sırada odanın buzlu camlı kapısı iki kez tıklatıldı ve içeriye elindeki tablet ve not defteriyle Diyetisyen Selinay girdi.
"Kolay gelsin Dr. Simavi," dedi Selinay, masanın önündeki sandalyelerden birine yorgunca otururken. Yüzünde hem günün getirdiği koşturmacanın izleri hem de tatlı bir mesleki heyecan vardı. "UEFA raporlarını bitirebildin mi?" Alin koltuğunda geriye yaslanıp hafifçe gülümsedi. "Son dosyayı da şimdi sisteme yükledim Selinay. Avrupa maratonunun bürokrasisi bile sahada koşmak kadar yorucu vallahi."
"Sorma," diye katıldı Selinay, elindeki notları masaya bırakarak. "Benim de oyuncuların deplasman menülerini UEFA’nın diyet protokollerine göre tek tek onaylatmam gerekti. Neyse ki bizim uşakların beslenme durumları gayet iyi." Selinay duraksayıp duruşunu dikleştirdi, ses tonuna biraz daha resmi ve heyecanlı bir eda kattı. "Bu arada Alin, sana haber vermek için geldim. Bir saat içinde tesislerden kısa süreliğine ayrılmam gerekecek." Alin kaşlarını hafifçe kaldırarak merakla baktı. "Hayırdır Selinay? Bir aksilik yok umarım?"
"Aksilik değil, tam aksine harika bir gelişme," dedi Selinay gülümseyerek. "Biliyorsun, Spor Bilimleri Fakültesi ile birlikte yürüttüğümüz 'Spor Psikolojisi ve Beslenme Davranışı' üzerine kapsamlı bir araştırmamız vardı. Yüksek maç stresi ve performans baskısının futbolcuların beslenme alışkanlıklarına, yeme bozukluklarına ve maç sonrası duygu durumuna göre gıda tercihlerine etkisini inceliyorduk. Üniversitedeki laboratuvardan ve psikometri merkezinden beklediğim son anket ve analiz sonuçları çıkmış. Verileri bizzat gidip yerinde incelemem ve saha çalışmasının ikinci aşaması için raporları almam gerekiyor. Tesis müdüründen ve Gökhan Hocadan gerekli izinleri aldım."
Alin başıyla onaylayarak Selinay’ın bu mesleki ciddiyetini takdirle karşıladı. Spor hekimliği, psikoloji ve beslenmenin disiplinler arası birleşimi, kulübün saha içi başarısına doğrudan etki eden en gizli güçtü.
"Çok sevindim Selinay, spor psikolojisi ve beslenme etkileşimi üzerine yapılan bu çalışma yeni sezon performans yönetimimiz için de harika bir altlık olacak," dedi Alin. "Sen hiç merak etme, buralar bende. Sahada veya salonda bir durum olursa fizyoterapistlerle birlikte hallederim. İşlerini rahatça hallet gel."
"Sana güvenim tam zaten," dedi Selinay masadan kalkarken. Çantasını omuzuna takıp kapıya doğru yöneldi. "Birkaç saate dönerim. Eğer bizim inatçı santrfor Tuğhan Bey baskı sonrası beslenme saatini aksatmaya kalkarsa tabağındaki o somonu bitirmeden salondan çıkarmamasını rica ediyorum!"
Alin, Selinay’ın bu esprili uyarısı karşısında tutamayarak hafif bir kahkaha attı. "Merak etme, o iş bende. Gerekirse hekim yetkimi kullanırım."
Selinay kapıyı kapatıp dışarı çıktığında, Alin odadaki sessizlikte bir an yalnız kaldı. Camdan dışarı baktığında yan sahada hâlâ yüksek tempoyla idman yapan yedek kadroyu gördü. Masasının üzerindeki evrakları düzenleyip derin bir nefes aldı; UEFA raporları hazırdı, kulübün ritmi aksamadan dönüyordu ve önlerindeki o uzun Avrupa yolculuğu için her şey kontrol altındaydı.
✨
Selinay, Samandıra Can Bartu Tesisleri’nin kapısından çıktığında İstanbul’un Ağustos sıcağı yüzüne vurdu. Spor Bilimleri Fakültesi’ndeki görüşmesi son derece verimli geçmişti. Öğretim üyeleriyle birlikte futbolcuların maç baskısı altındaki beslenme davranışlarına dair verileri tek tek incelemiş, laboratuvardan çıkan psikometri analiz raporlarını ve grafik çıktılarını dosyasına özenle yerleştirmişti. Akademik dünyanın o detaylı ve teorik havası, saha içi pratiğiyle birleştiğinde ortaya harika bir çalışma çıkıyordu.
Üniversitedeki toplantı bittiğinde saat öğleden sonrayı geçiyordu. Zihnindeki o yoğun veri akışını dindirmek, biraz nefes almak ve günün yorgunluğunu üzerini kaplayan sakinlikle atmak istedi. İstanbul’un o hengameli temposunda sığınabileceği en doğru adresi çok iyi biliyordu: Moda’nın arka sokaklarında gizlenmiş, ahşap kokusuyla kahve kokusunun birbirine karıştığı sahaf-kafe konseptindeki o küçük mekân.
Burası; yüksek tavanlarına kadar uzanan çam raf dizileriyle, raflarda boy gösteren sararmış basım eski kitaplarla ve girenlerin dilediği kitabı rafından alıp köşedeki tekli berjer koltuklarda saatlerce kahvesi eşliğinde okuyabildiği mütevazı bir limandı. İster sayfalarını karıştırıp orada okur, ister büyüleyici kokusuna dayanamayıp satın alıp çantana atardın.
Selinay, kapının üzerindeki pirinç çanın tatlı melodi sesiyle içeri adım attı. Dışarıdaki caddenin korna ve gürültü sesleri bir anda kesildi, yerini taze çekilmiş filtre kahvenin o davetkar kokusuna ve fonda kısık sesle çalan caz ezgilerine bıraktı.
Kendi için taze demlenmiş sıcak bir filtre kahve siparişi verip sahaf bölümünün derinliklerine doğru ilerledi. Parfüm kadar güzel kokan o eski kağıt kokusunu içine çekti. Eli, psikoloji ve insan davranışı raflarında gezinirken aradığı kitabı buldu: İnsan zihninin baskı ve duygu durum süreçlerini ele alan, baskısı nadir bulunan derinlikli bir psikoloji eseri. Kitabı raftan özenle çekip aldı.
Pencere kenarındaki, sokaktan geçen tek tük insanları gören o ahşap berjer koltuğa yerleşti. Kahvesinden ilk yudumunu aldığında, porselen bardağın sıcaklığı ellerine yayıldı. Masasına araştırmasından kalan birkaç analiz notunu ve yeni aldığı kitabı koydu.
Selinay, kitabın o dokulu kapağını yavaşça açıp ilk sayfasına daldı. Günün tüm koşturmacası, yerini zihnini dinlendiren ve ona yeni ilhamlar veren huzurlu bir akışa bırakmıştı.
Tam o sırada, rafların arasında bir hareketlilik oldu. Fatih, elinde üç farklı mizah dergisi, bir adet büyük boy dünya atlası ve nereden bulduğu belli olmayan bir paket jelibonla koridorda belirdi. Adımları o kadar enerjik, enerjisi o kadar yüksekti ki, sanki kitapçıya değil de lunaparka gelmişti.
Fatih, gözüne kestirdiği mizah dergisini üst rafa geri koymaya çalışırken, kolunun altındaki dünya atlası büyük bir gürültüyle yere düştü. Üstelik tam da Selinay’ın ayaklarının dibine.
Selinay, irkilerek başını kaldırdı. Karşısında, suçüstü yakalanmış bir çocuk edasıyla sırıtan, gözlerinin içi gülen bir adam duruyordu.
"Gördüğünüz gibi," dedi Fatih, ellerini iki yana açarak. "Dünya ayaklarınızın altına serildi. Gerçi biraz sert bir düşüş oldu ama... Coğrafya kaderdir derler, doğruymuş."
Selinay, bu ani ve patavatsızca gelen espri karşısında normalde ciddiyetini korurdu. Ama Fatih’in o kadar samimi ve eğlenceli bir enerjisi vardı ki, dudaklarının kenarındaki kıvrılmaya engel olamadı. Kitabı yavaşça masaya bıraktı, hafifçe eğilip atlası aldı ve Fatih’e uzattı.
"Dünyayı kurtarmak bana düşmez sanıyordum ama, buyurun," dedi Selinay, sesindeki o olgun ama muzip tonla. "Neyse ki Türkiye hasar görmemiş."
Fatih, atlası alırken Selinay’ın hem bu kadar asil durup hem de espriye aynı tonda karşılık vermesine hayran kalmıştı. Aradığı fırsatı kaçırmaya niyeti yoktu.
"Çok teşekkür ederim. Ben Fatih bu arada. Dünyayı düşüren adam," diyerek elini uzattı.
Selinay, karşısındaki bu neşe küpü adama bakıp hafifçe gülümsedi. "Ben de Selinay. Dünyayı yerden toplayan kadın."
"Memnun oldum Selinay. Bakıyorum da elindeki kitap oldukça ciddi. Ben seni bu ağır havadan kurtarmak zorundayım, bu benim insanlık görevim. Şu ilerideki masada harika içecekler yapıyorlar. Bana eşlik edersen, sana atlasın neden düştüğünü bilimsel ve tamamen uydurma teorilerle açıklayabilirim?"
Selinay normalde tanımadığı insanlara karşı mesafeli olurdu; Ancak Fatih’in gözlerindeki o temiz, eğlenceli pırıltı içindeki neşeli kızı harekete geçirmişti.
"Pekala," dedi Selinay, kitabını çantasına koyarken. "Ama teorilerin yeterince eğlenceli olmazsa, kitabı kaldığım yerden okumaya devam ederim, anlaştık mı?"
"Kabul!" dedi Fatih, yüzünde kocaman bir zafer gülümsemesiyle. "Hayatımda girdiğim en yüksek riskli iddia, ama kesinlikle değer."
Birlikte masalara doğru yürürken, Selinay onun bitmek bilmeyen enerjisine ayak uydurabileceğini, Fatih ise bu kadının asil duruşunun altında ne kadar eğlenceli bir ruh yattığını çoktan anlamıştı.
İçecekleri masaya geldi. Selinay, bardağı iki eliyle kavrayıp bir yudum alırken, Fatih çoktan sandalyenin ucuna ilişmiş, yeni bir hikayeye başlamaya hazır bir meddah gibi gözlerini parlatarak ona bakıyordu.
Selinay, bardağından küçük bir yudum alıp sırtını arkaya yasladı. Yüzündeki o sakin, ne yapacağını kestirmeye çalışan ağırbaşlı ifade geri gelmişti ama gözlerindeki muzip pırıltı hâlâ oradaydı.
"Evet, Fatih Bey," dedi Selinay, bardağı masaya bırakırken. "Söz verdiğin o bilimsel ve tamamen uydurma teoriyi duymaya hazırım. Dünya atlası neden ayaklarımın dibine düştü?"
Fatih, derin bir nefes alıp kollarını masaya dayadı, sanki çok gizli bir devlet sırrı açıklayacakmış gibi sesini biraz kıstı:
"Bak şimdi Selinay, mesele tamamen yerçekimi gibi görünebilir ama asıl suçlu kutup ayıları. Biliyorsun, küresel ısınmadan dolayı kuzeyde buzullar eriyince o zavallı ayılar biraz sola doğru kaydı. Dünyanın dengesi bozuldu. Ben tam atlası rafa koyarken, o dengesizlik benim sol koluma bir momentum uyguladı. Yani aslında o kitap düşmedi, dünya senin olduğun tarafa doğru eğildi. Ben sadece doğanın kanununa boyun eğdim."
Selinay, Fatih’in o kadar ciddi bir yüz ifadesiyle bu saçmalığı anlatmasına daha fazla dayanamadı. Durulmuş, ağırbaşlı havası bir anda dağıldı ve geriye doğru atılarak içten, neşeli bir kahkaha attı. O gülerken, Fatih sanki dünyadaki en büyük stand-up ödülünü almış gibi gururla gülümsüyordu.
"Kutup ayıları mı?" dedi Selinay, gülüşünü kontrol etmeye çalışarak. "Gerçekten mi? Hayatımda duyduğum en yaratıcı ve en mantıksız savunmaydı."
"Ama işe yaradı," dedi Fatih, göz kırparak. "Bak, o asık suratlı psikoloji kitabının havasından tamamen çıktın. Şu an yüzünde güller açıyor."
Selinay, saçını hafifçe kulağının arkasına itti. Fatih’in bu patavatsız ama son derece samimi neşesi, onun o korumacı duvarlarını çok çabuk yıkmıştı.
"Tamam, hakkını teslim edeyim," dedi Selinay, bu kez daha yumuşak ve içten bir ses tonuyla. "Eğlenceli birisin. Ama her zaman böyle misin? Yani, hiç mi ciddi olmazsın sen?"
Fatih’in yüzündeki o hiperaktif tebessüm, yerini bir anlığına daha sakin ve derin bir bakışa bıraktı. Selinay’ın gözlerinin içine baktı. "Olurum tabii," dedi sesi ilk defa bu kadar oturaklı çıkarken. "Mesela şu an çok ciddiyim. Hayatımda ilk defa, bir kitabın düşüşüne bu kadar gönülden teşekkür ediyorum. Çünkü aksi halde, karşımdaki bu şahane kadını asla tanıyamayacaktım."
Fatih’in bu ani, samimi ve bir o kadar da centilmence hamlesi Selinay’ı şaşırttı. Fatih'in sadece fırlama bir tip olmadığını, nerede duracağını ve nasıl konuşacağını bilen biri olduğunu o an anladı. Selinay’ın yanaklarına hafif bir pembelik oturdu, gözlerini kaçırmadı ama o da o asil duruşuyla gülümsedi.
"Demek yerine göre ciddi de olabiliyorsun," dedi Selinay, içeceğinden bir yudum daha alarak. "Güzel... O zaman dengeleri eşitleyelim. Madem sen bana kutup ayılarını anlattın, ben de sana o 'asık suratlı' dediğin kitabın aslında insanı ne kadar eğlendirebileceğini anlatayım?"
"Aman Allah'ım," dedi Fatih, ellerini teslim olur gibi kaldırarak ama yüzünde yine o kocaman gülümsemeyle. "Bir psikolog adayı tarafından analiz edilmek üzereyim galiba. Hazırım, gönder gelsin"
Selinay neşeyle güldü ve masaya doğru yaklaştı. İkilinin arasındaki o tatlı frekans, çoktan kurulmuştu bile.
Selinay, Fatih’in o teslim olmuş, eğlenceli haline bakıp hafifçe başını iki yana salladı. Masadaki ağırbaşlı duruşunu bozmadan, muzip bir tebessümle araya girdi.
"Yalnız ufak bir düzeltme yapmam gerek Fatih," dedi Selinay, bardağını masaya bırakıp kollarını önünde birleştirerek. "Ben psikolog adayı değilim. Diyetisyenim."
Fatih şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Diyetisyen mi? Eyvah... Ama itiraf edeyim, hiç öyle kibrit kutusu kadar peynir hesabı yapacak biri gibi durmuyordun."
"Merak etme, o kadar acımasız değilim," dedi Selinay gülerek. "Ayrıca sadece normal bir klinikte de çalışmıyorum. Fenerbahçe Kulübü’ndeyim. Sporcuların beslenme programlarıyla ilgileniyorum."
Fatih’in gözleri bu kez gerçekten fal taşı gibi açıldı. Tam bir futbol tutkunu, hatta rengine aşık bir taraftar olarak bu bilgi onun için adeta bir piyango gibiydi. Sandalyesinde dikleşti, yüzündeki o muzip ifade bir anlığına hayranlığa dönüştü.
"Fenerbahçe mi?" diye sordu Fatih, sesindeki heyecanı gizlemeye bile çalışmayarak. "Şaka yapıyorsun! Yani sen şimdi Samandıra’nın, o koridorların havasını soluyorsun, bizim çocukların ne yiyip ne içtiğine karar veriyorsun, öyle mi? İnanılmaz... Şu an sana olan saygım katlanarak arttı."
Selinay, onun bu samimi taraftar coşkusuna içtenlikle güldü. "Evet, aynen öyle. O yüzden az önce 'asık suratlı' dediğin o psikoloji kitabı da aslında mesleğimin bir parçası. Spor psikolojisi ve beslenme davranışı üzerine bir araştırma yapıyorum. Çünkü bir sporcunun tabağındakileri değiştirmek için, önce kafasındaki motivasyonu anlaman gerekir. Yani anlayacağın, o kitap bana insanları analiz etmeyi değil, onların stres anında neden yemeğe ya da tatlıya sığındığını öğretiyor."
Selinay, kitabı çantasına koymadan önce kapağını Fatih’e doğru çevirdi. Ağırbaşlı, ne dediğini bilen o profesyonel havası, konuyu anlatırken sesine yansıyan o tutkuyla birleşince Fatih’i bir kez daha büyülemişti.
Fatih, önündeki içeceğe bakıp derin bir iç çekti. "Anladım... Demek ki stres anında yemeğe sığınmak... Ben de diyorum ki maçlarda son dakikalarda gol yiyince neden elim direkt cipse, çikolataya gidiyor. Bak, bilimsel açıklaması varmış işte. Tamamen stres!"
"Kesinlikle," dedi Selinay, göz kırparak. "Ama bir Fenerbahçeli olarak o stres yönetimini iyi öğrenmen lazım, malum bizim maçlar pek sakin geçmiyor."
"Ah, sorma," dedi Fatih, elini kalbine götürerek. "Kulübün bana bir gençlik borcu var zaten. Ama dur bir dakika..." Fatih aniden aklına gelen şeyle duraksadı, kaşlarını hafifçe çatarak Selinay’a daha bir dikkatle baktı. "Samandıra dedin, kulüp dedin... Bizim yeğen de orada hekim olarak çalışıyor. Tanıyor musun acaba? Spor hekimi."
Selinay şaşkınlıkla duraksadı. "Hekim mi? Kimden bahsediyorsun?"
"Alin," dedi Fatih, gururlu bir tebessümle. "Sedef Alin Simavi."
Selinay’ın gözleri açıldı, dudaklarından hafif bir şaşkınlık nidası döküldü. "Sedef Alin Simavi mi? Bizim Dr. Simavi yani? Şaka yapıyorsun!"
Fatih kafa sallayarak, "Ta kendisi," dedi rahat bir edayla. "Demek tanışıyorsunuz."
Selinay, Fatih’i baştan aşağı tekrar süzdü. Şaşkınlığını gizleyemeyerek, "İnanamıyorum... Nasıl yani, senin yeğenin mi?" diye sordu. "Yani Alin çok genç ve sen de son derece genç gösteriyorsun... Aranızda neredeyse hiç yaş farkı yok gibi. Ondan şaşırdım açıkçası."
Fatih onun bu halini görünce kıkırdadı. "Annemler için biraz sürpriz olmuşum diyelim. Geç gelen melek diyen var, ev tekstilinde son üretim diyen var... Ama evet, yeğenim olur kendisi."
Selinay tutamayarak neşeli bir kahkaha attı. "Sürpriz üretim ha? Harika gerçekten." Bir an durup kafasında aile ağacını çözmeye çalışır gibi Fatih’e baktı. "Peki... Sen şimdi onun tam olarak neyi oluyorsun? Amcası mı, dayısı mı?"
Fatih çenesini eline dayayıp muzipçe gülümsedi. "Sence hangisiyim? Tipime, aura’ma bakıp bir tahmin yürüt bakalım."
Selinay, Fatih’in yüz hatlarına, gözlerindeki o neşeli ve muzip ifadaya şöyle dikkatlice bir baktı. "Hımm... Bence dayısın," dedi kendinden emin bir tonla. "O neşeli aura genelde anne tarafından gelir."
Fatih şakasına suratını asıp ellerini göğsünde birleştirdi. "Aşk olsun... Amca karizması, amca ağırlığı yok mu yani bende? Hiç mi gözükmüyor oradan?"
"Olabilirsin tabii, potansiyel var!" dedi Selinay gülerek, ellerini teslim olur gibi kaldırarak. "Benimki sadece ilk tahmindi. Yanılmış da olabilirim bay amca aday adayı!"
"Neyse ki çok üstüne gitmeyeceğim," dedi Fatih takılarak. "Ama bir daha görüşürsek bu tahmini tekrar gözden geçireceğiz, haberin olsun."
"Anlaştık," dedi Selinay, çantasını omzuna takarken. "Ama şimdilik bu kadar diyet ve futbol muhabbeti yeter. İçeceklerimiz bitmek üzere ve ben hâlâ senin o atlası rafa koyarken aslında ne yapmaya çalıştığını merak ediyorum."
"O zaman," dedi Fatih, masadan kalkmak için hareketlenen Selinay’a eşlik ederek, "Sana asıl planımı anlatarak eşlik edeyim. Söz veriyorum, bu sefer içinde kutup ayıları olmayacak. Belki biraz penguenler olabilir ama..."
Birlikte kitapçının çıkışına doğru yürürlerken, Kadıköy’ün serin ikindi havası yüzlerine vurdu. Selinay’ın o asil ve ağırbaşlı dünyasına, Fatih’in rengarenk ve neşeli enerjisi çoktan karışmış; ikisi de bu tanışmanın sadece bir başlangıç olduğunu derinden hissetmişti.
✨
İstanbul Adliyesinin geniş koridorlarında, çay ocaklarının önünde ve kalem odalarında fısıltıyla konuşulan tek bir konu vardı: Küçükçekmece’deki dosya.
Dün gece geç saatlere kadar süren ifade işlemleri, Adli Tıp raporları ve pedagog görüşmeleri saat gibi işlemişti. Normalde haftalar sürecek bürokratik engeller, Savcı Boran Simavi’nin sarsılmaz hukuki titizliği ve Avukat Defne Şahin’in yırtıcı takibi sayesinde tek bir günde aşılmıştı. Şüpheli üvey baba sabaha karşı tutuklanarak cezaevine gönderilmiş, küçük kız ise koruma altına alınarak güvenli bir ortama yerleştirilmişti.
Adliyenin dördüncü katındaki ağır ceza koridorunda yürürken, yan yana geçen zabıt kâtiplerinin ve diğer avukatların bakışları Boran ve Defne’nin üzerindeydi.
"Dünkü dosyayı sevk maddesinden bir milim bile saptırmadan tutuklamaya çıkarmışlar," diyordu kıdemli bir avukat, yanındaki stajyerine. "Boran Savcı’nın o delil zincirini kurma hızıyla Defne Hanım’ın mağdurun haklarını korurken salonda yarattığı o baskı... İnanılmaz bir uyumdu."
Defne, elindeki kahve kartonunu tutarak Boran’ın odasına doğru yürürken bu fısıltıları duymamazlıktan gelmeye çalışsa da yüzüne beliren hafif gururlu tebessüme engel olamıyordu. Kapıyı her zamanki gibi iki kez vurdu ve beklemeden içeri girdi.
Boran, masasının başındaydı. Önündeki bilgisayar ekranına odaklanmış, bir yandan da çayını yudumluyordu. Defne’yi görünce bakışlarını ekrandan çekip arkasına yaslandı. Göz altlarında dünkü uykusuzluğun hafif izleri olsa da bakışlarındaki o dingin, kendinden emin ifade yerli yerindeydi.
"Hakkımızda çıkan söylentileri duymak için mi geldiniz, Avukat Hanım?" dedi Boran. Sesindeki o hafif, takılgan ton Defne’nin gözünden kaçmadı.
Defne, masanın karşısındaki koltuğa kurulurken kahvesinden bir yudum aldı. "Koridorlar sizden ve benden bahsediyor, Savcı Bey. 'Adliyenin neşterle kalkanı bir araya geldi' diyorlar. Abartmayı ne çok seviyor bu insanlar."
"Abartı sayılmaz," dedi Boran, bakışlarını ciddileştirerek. Masanın üzerindeki tutuklama kararının fotokopisini Defne’ye doğru uzattı. "Pedagog raporunu dosyaya o kadar doğru bir hukuki zeminle eklediniz ki, hakimin tutuklama kararını yazması beş dakika bile sürmedi. O küçük kızın hakkını savunurken gösterdiğiniz o kararlılık olmasaydı, süreç bu kadar hızlı işlemezdi."
Defne, Boran’ın uzattığı kâğıda baktı. Altındaki o kapı gibi tutuklama kararını görünce içindeki o dünkü alev alev yanan öfke, yerini derin ve huzurlu bir ferahlığa bıraktı. Gözlerini kaldırıp Boran’a baktı.
"Siz de o dosyayı öyle bir hazırladınız ki, tek bir usul hatasına bile mahal vermediniz," dedi Defne. Sesi bu kez mesleki bir takdirin ötesinde, içten bir saygı taşıyordu. "Adliyede herkes Boran Simavi’nin duvarlarının sertliğinden bahsederdi ama ben dün o duvarların arkasındaki adalet duygusunu gördüm. İyi bir takımdık."
Boran, ellerini masanın üzerinde birleştirdi. O ağırbaşlı duruşu, Defne’nin bu samimi itirafıyla hafifçe yumuşadı.
"Doğru insanla yola çıkınca iyi iş çıkarmak kaçınılmaz oluyor," dedi Boran. Bakışları bir an Defne’nin yüzünde, o hiç taviz vermeyen ama dün bir çocuk için kırılan gözlerinde oyalandı. "İstanbul Adliyesi zordur Defne Hanım. Burada yorulmadan, bozulmadan kalabilmek zordur. Ama dün gece anladım ki, sizin gibi bir avukatla bu koridorlarda yürümek yükü hafifletiyor."
Odanın içine kısa, anlamlı bir sessizlik çöktü. Dışarıda ağustos sıcağı adliyenin camlarını kavururken, içeride birbirinin dilinden tam manasıyla anlayan iki insanın sessiz uzlaşısı vardı.
Defne ayağa kalktı. "O zaman bu daha başlangıç diyelim, Savcı Bey. Bu adliyede adalet bekleyen daha çok dosya var."
Boran da onunla birlikte ayağa kalktı. Duruşu her zamanki gibi heybetli ve saygı uyandırıcıydı. "Ne zaman isterseniz, Avukat Hanım. Kapım da, adalet arayışımız da her zaman açık."
Defne odadan çıkıp koridora adım attığında, adliyenin o soğuk duvarları gözüne ilk kez bu kadar aydınlık göründü. Arkasında bıraktığı odada ise Boran Simavi, ilk kez masasına dönmeden önce bir süre kapıya bakmaya devam etti.
✨
Dışarıda, antrenman sahasının kenarındaki dev Fenerbahçe amblemine süzülen akşam güneşi, tesislerin üzerine huzurlu bir hava katıyordu. Sarı-lacivert, sadece bir kulübün renkleri değil; bu tesisin taşında, toprağında, garsonundan hekimine kadar herkesin hücresine işlemiş bir yaşam biçimiydi.
Odanın kapısı hafifçe çalınıp aralandı. İçeriye giren kişi, sırtında sarı-lacivert antrenman forması, saçlarının önü antrenmanın teriyle hafif nemlenmiş Tuğhan’dan başkası değildi.
Elinde iki tane karton bardak vardı. Kapıyı ayağıyla hafifçe kapatıp Alin’e doğru yürüdü.
"Mesai bitti Dr. Simavi," dedi Tuğhan, bardağın birini Alin’in masasına bırakırken. Yüzünde o sahadaki hırslı adamdan eser olmayan, sadece Alin’e özel o yumuşak ve muzip tebessüm vardı. "Selinay’ın yokluğunu fırsat bildim, sana tesisin o meşhur zencefilli ıhlamurundan kaptım. Hem de diyetisyen onaylı, haberin olsun."
Alin bardağa bakıp hafifçe gülümsedi. "Hekimlik haklarımı gasbediyorsun Tuğhan Arel," dedi başını kaldırıp ona bakarken. Ama sesinde tek bir kırıntı bile sitem yoktu. "Antrenman bitti mi?"
"Bitti," dedi Tuğhan, masanın kenarına hafifçe kalçasını yaslayıp içeceğinden bir yudum alarak. "Rejenerasyon bitti, taktik analizi bitti... Şimdi önümüzde koskoca bir Avrupa deplasmanı var."
Alin bardağı iki elinin arasına alıp sıcaklığını hissetti. Bakışları, Tuğhan’ın omzundaki Fenerbahçe armasına kaydı. Çocukluklarından beri bu sokaklarda, o çınar ağacının altında büyürken Tuğhan’ın bu arma için kurduğu hayallere bizzat şahit olmuştu.
"Heyecanlı mısın?" diye sordu Alin, sesi bir anlığına doktor kimliğinden sıyrılıp çocukluk arkadaşının, içten içe ona hayran olan o kadının tonuna bürünerek. "Bu formayla Avrupa sahnesine çıkacaksın."
Tuğhan bakışlarını Alin’in gözlerine sabitledi. Odadaki hava bir anda derinleşti, ikisinin arasındaki o konuşulmayan ama her nefeste hissedilen çekim alanı kapladı.
"Heyecandan çok bir borç gibi Alin," dedi Tuğhan, sesi kısılarak. "Çocukken Kadıköy’e giden o taraftar otobüslerinin arkasından koşardık, hatırlar mısın? Bu forma... Saha içinde koşarken sana sadece bir kumaş parçası gibi gelmiyor. O arkadaki milyonların umudu, sevdası, hayali. Ben sahaya çıktığımda sadece kendim için oynamıyorum. O armaya aşık her bir çocuk için, bizim mahalle için... Ve..."
Tuğhan duraksadı. Masaya doğru hafifçe eğildi. Aralarındaki mesafe kısaldı; zencefil kokusuna Tuğhan’ın o tanıdık, insanı kabuğundan çıkaran sıcak kokusu karıştı.
" Ve en çok da... Tribünde veya saha kenarında gözleri üzerimde olan tek bir kişi için oynuyorum," dedi Tuğhan, gözlerini Alin’in gözlerinden bir an bile ayırmadan.
Alin’in kalbi, bir anlığına ritmini şaşırdı. Göğsünün ortasında bir kuş kanat çırpmış gibi hissetti. Hekim soğukkanlılığı, Tuğhan’ın bu doğrudan ve pervasız duygusallığı karşısında her defasında savunmasız kalıyordu. Dudağının kenarını ısırıp bakışlarını kaçırmaya çalıştı ama Tuğhan’ın aura’sı odayı tamamen sarmalamıştı.
"O bahsettiğin kişi..." dedi Alin, fısıltı gibi bir sesle, "Sahanın kenarında senin adele risklerini ve laktik asit seviyeni takip etmekle meşgul oluyor yalnız. Çok anlam yükleme Alkan."
Tuğhan hafif bir kahkaha attı. Eğildiği yerden doğrulup Alin’e doğru bir adım daha attı. "Laktik asit seviyemi bilmem ama," dedi, Alin’in masadaki elinin hemen yanına parmak uçlarını koyarak, "Kalp atış hızımın sensörlerde neden yüksek çıktığını en iyi sen biliyorsun."
Alin şaşkınlıkla ona baktı. Yanaklarına hücum eden sıcaklığı engelleyemedi. Tuğhan onun bu utangaç ama bir o kadar da teslim olmuş hâlini izlemekten muazzam bir keyif alıyordu.
"Akşam eve birlikte dönüyoruz değil mi?" diye sordu Tuğhan, tonunu biraz daha günlük bir havaya çekerek. "Berrin Sultan yine zeytinyağlı dolma yapmış, 'Alin’i de al gel' diye tembihledi."
Alin, üzerindeki o tatlı şoku atlatmaya çalışarak toparlandı. "Selinay dönsün, son teslimleri yapayım, geçeriz. Ama arabayı ben kullanırım, senin bacakların dinlenecek."
Tuğhan tebessümünü tekrar takındı. "Emredersiniz Dr. Simavi. Şoförlüğünüzü çekmek de bir şereftir."
Tuğhan kapıya doğru yöneldiğinde, elini kapı koluna koyup son bir kez arkasına döndü. Odadaki gün batımı ışığı Alin’in yüzüne vuruyordu.
"Alin?"
"Efendim?"
"Bu kulüp, bu taraftar... Bu armada çok büyük bir aşk var, evet," dedi Tuğhan, sesi içten ve derin bir fısıltıyla. "Ama benim dünyamda o aşkın tam merkezinde kim var, biliyorsun değil mi?"
Cevap beklemeden kapıyı açıp dışarı çıktı ve arkasında kalbi delicesine çarpan, ne yapacağını bilemeyerek elindeki ıhlamur bardağına sarılan bir Alin bıraktı.
✨
Sokaklardaki sarı-lacivert bayrakların gölgesinden Avrupa’nın soğuk, sisli akşamlarına uzanan o büyük yolculuk, Samandıra Can Bartu Tesisleri’nin nizamiyesinde başladı. Şehirde sıradan bir salı günü yaşanırken, kulübün otobüsü polis eskortunun siren sesleri eşliğinde havalimanına doğru süzüldü. Bu, sadece bir futbol takımının deplasman seyahati değildi; arkasında Kadıköy’ün çıkmaz sokaklarında, çay ocaklarında, ekran karşısında tırnaklarını yiyen milyonlarca insanın umudunu taşıyan bir sevda kafilesiydi.
Özel charter seferi için piste yanaşan uçağın merdivenlerinde rüzgâr sert esiyordu. Alin, omzuna astığı kulüp armalı medikal çantasıyla merdivenleri tırmanırken derin bir nefes aldı. Birkaç adım önünde, sırt çantası tek omzunda, kulaklığı boynunda asılı halde ilerleyen Tuğhan bir an duraksayıp arkasına döndü. Rüzgârın Alin’in yüzüne savurduğu saç tutamlarını izlerken, gözlerinde o sarsılmaz özgüven ve muzip bir tebessüm belirdi. Tuğhan, Alin’in uçağa girmesine izin verecek şekilde kenara çekilerek. "Uçuşa hazır mıyız?"
Alin, yanından geçerken bakışlarını onun gözlerine dikti, dudaklarını hafifçe kıvırdı. "Hekim olarak her türlü türbülansa hazırım Tuğhan."
"Siz arkamda olduktan sonra türbülans bize ancak fasarya gelir doktor hanım," diye takıldı Tuğhan.
Uçağın içine geçildiğinde profesyonel bir disiplin hemen hissediliyordu. Ön tarafta teknik direktör Gökhan Sönmez ve kurmayları dizüstü bilgisayarlarında rakibin duran top organizasyonlarını son kez inceliyor; orta bölümde oyuncular yerleşiyordu. Alin, Selinay ile yan yana oturdu. Birkaç sıra arkalarında duran Tuğhan, koltuğuna yerleşirken Alin’e kısa bir göz teması fırlattı; o tek bir bakış, sadece ikisinin anladığı gizli bir mesaj taşımaya yetiyordu.
İki buçuk saatlik uçuşun ardından kafile, Orta Avrupa’nın sisli hava sahasına giriş yaptı. Uçak teker koyduğu andan itibaren UEFA’nın milimetrik deplasman protokolü işlemeye başladı. Pasaport kontrolü hızlıca halledildikten sonra kafile doğrudan otele geçti.
Ertesi günün ilk ciddi mesaisi, maçın oynanacağı tarihi stadyumdaki antrenmanıyla başladı. Stadyumun dev projektörleri sisli gökyüzünü yararken zemin oldukça kaygan ve sertti.
Alin, saha kenarındaki yedek kulübesinin hemen yanında medikal çantasıyla nöbetteydi. O sırada Selinay, elindeki izotonik mataralarıyla Alin’in yanına geldi.
"Otel mutfağını duman ettikten sonra buraya yetiştim," dedi Selinay nefes nefese. "Alman şefe bizim çocukların maç öncesi karbonhidrat oranını anlatana kadar akla karayı seçtim ama sonunda menüyü tam istediğim gibi onaylattım."
Alin kahkaha attı. "Harikasın Selinay. Bende de durumlar stabil."
Tam o sırada, sahada top kapma çalışması yapan Tuğhan, hızla gelen pası şık bir topuk hareketiyle kontrol edip takım arkadaşının önüne bıraktı. Su molası verildiğinde kulübe alanına doğru adımladı. Matarasına uzanırken gözleri Alin’in üzerindeydi.
"Laktik asit seviyem nasıl doktor?" dedi Tuğhan, havluyla boynundaki teri silerken. Sesinde sadece Alin’in duyabileceği hafif bir imalı ton vardı.
Alin elindeki tablete ciddi bir ifadeyle bakıp başını kaldırdı. "Veriler stabil Alkan. Ama konsantrasyonunuzu sahadaki toplara verirseniz daha da iyi olacak."
Tuğhan hafifçe kıkırdadı, Alin’e doğru yarım adım yaklaştı. "Aklım sahada zaten... Ama gözümün kenarında bir medikal melek dururken odaklanmak kolay olmuyor."
Alin kaşlarını taklit bir ciddiyetle çattı. "Tuğhan, sahanın kenarındayız. Işığını kapat, antrenmanına dön."
Tuğhan teslim olur gibi ellerini kaldırdı ama göz kırpmayı da ihmal etmedi. "Baş üstüne."
Büyük karşılaşmanın günü geldiğinde, maç saatine dört saat kala oteldeki havada çıt çıkmıyordu. Selinay’ın bizzat denetlediği maç öncesi yemek sessizlik içinde yendi. Artık laflama değil, konsantrasyon zamanıydı.
Saatler ilerledikçe gerilim yükseldi ve takım otobüsü polis eskortuyla stadyumun deplasman girişine yanaştı. Ev sahibi tribünlerinin yaktığı meşaleler ve kulakları sağır eden ıslıklar otobüsün camlarını titretiyordu.
Soyunma odasında hummalı bir hazırlık vardı. Alin, profesyonel kimliğine tamamen bürünmüş şekilde Tuğhan’ın sol ayak bileğine son koruyucu sargıyı yapıyordu. Elleri işini yaparken son derece seri ve uzmandı. O sırada soyunma odasının kapısı aralandı; Fenerbahçe taraftarına ayrılan deplasman tribününden yükselen o muazzam sesler içeri doldu. Binlerce kilometre öteden gelen o cefakâr taraftarlar stadyumu inletiyordu.
Tuğhan, kramponlarının bağcıklarını sıkarken başını kaldırıp Alin’e baktı. Alin sadece tebessüm etti.
Hakemin düdüğü çaldığı an, stadyum adeta alev aldı. Tribünlerden yükselen uğultu kulakları sağır edecek raddede gürültülüydü; ev sahibi seyircinin tepeden inme tezahüratları sahaya adeta fiziki bir ağırlık bindiriyordu. Rakip takım ilk düdükle birlikte öylesine vahşi bir pres başlattı ki, çimlerden fırlayan toprak parçaları havada uçuşuyordu. Sert ikili mücadeleler, hakemin çalmadığı düdükler ve tribünlerin her karara elektroşok etkisi yapan tepkileri sahada nabzı iki yüze çıkarmıştı.
Alin, saha kenarındaki kulübede otururken avuç içlerinin terlediğini hissetti. Göğsünün içinde atan kalp, o armaya gönül vermiş bir taraftarın tüm hücreleriyle hissettiği o devasa heyecandı. Tuğhan, rakip stoperlerin sert faullerine ve sert şarjlarına rağmen her seferinde çimlerden hırsla doğruluyor, formasındaki toprağı silkeleyip yeniden hırsla ileri atılıyordu. Sahanın her metrekaresinde kelimenin tam anlamıyla bir kemik sesi yükseliyordu.
Maçın 78. dakikası oynanırken tabelada hâlâ 0-0 yazıyordu. Zaman tükeniyordu, gerilim stadyumdaki havayı neredeyse katı bir kütleye çevirmişti. Tam o anda, Fenerbahçe orta sahasında kazanılan sahipsiz bir topla ani bir kontratak kıvılcımı çaktı.
Topla buluşan Tuğhan, arkasından gelen stoperin sert darbesine rağmen yıkılmadı; topu ayağına yapıştırıp ceza sahası yayına doğru muazzam bir dripling başlattı. Tribünlerin ıslığı bir anda dehşet dolu bir sessizliğe gömüldü. Alin kulübede ayağa fırlamış, nefesini tutmuştu.
Tuğhan, ceza sahası çizgisine geldiğinde kalecinin öne çıktığı o saliselik açıyı gördü. Sağ ayağının içiyle topa öyle bir falso verdi ki... Top, yerçekimine meydan okurcasına havada süzüldü, kalecinin çaresizce uzanan parmak uçlarını sıyırıp tam 'doksan' tabir edilen iki direğin birleştiği noktadan ağlarla buluştu!
GOOOLLLL!
O an stadyumun en üst katındaki kafes arkasında kenetlenmiş sarı-lacivertli deplasman tribünü bir volkan gibi patladı. Yüzlerce insan gözyaşlarıyla birbirine sarılıyor, o dondurucu Avrupa soğuğunda stadyumu "Fenerbahçe!" feryatları kaplıyordu. Tuğhan, golün ardından kulübe alanına doğru adeta uçarak koştu. Parmaklarıyla göğsündeki armayı öptü, ardından gözleri saha kenarında sevinçten yumruklarını sıkan Alin’e kilitlendi. Tuğhan, kimsenin fark edemeyeceği o saliselik anda, sağ elini kalbinin üzerine koyup Alin’e doğru hafifçe başını eğdi. Bu, o gürültünün ve adrenalinin tam ortasında sadece ikisinin bildiği gizli bir selamdı.
Hakemin son düdüğüyle birlikte 1-0’lık muazzam zafer mühürlendi. Doping testleri, basın toplantıları ve medikal kontroller derken gece yarısını çoktan geçmişti. Yorgun ama zaferin getirdiği o muazzam gururla dolup taşan kafile, havalimanında bekleyen özel uçağa bindi.
Uçak piste doğru taksi yapıp gökyüzüne yükseldiğinde, kabin içindeki o tatlı yorgunluk sessizliği aniden kırıldı. Uçağın kabin amiri, kokpitten aldığı özel izinle hoparlör sistemini açtı. Birkaç saniyelik cızırtının ardından uçağın içine o tanıdık, tüyleri diken diken eden ezgi yayıldı: Fenerbahçe 100. Yıl Şarkısı!
Kıraç'ın sesiyle yükselen sözler uçağın hoparlörlerinden yankılanmaya başladığı an, Türk oyuncular ve teknik ekip koltuklarından fırladı. Tuğhan, elindeki su şişesini mikrofon gibi tutarak ritme öncülük etti.
"Kimse anlamaz bende aşkını, sen bir çocuk gülen yerinde durmayan,"
Tüm kabin adeta Kadıköy’deki maraton tribününe dönüşmüştü. Yerli futbolcular tempo tutarken, yabancı oyuncular ve teknik heyetteki yabancı yardımcılar bu tutku karşısında yüzlerinde kocaman gülümsemelerle tempolu bir şekilde alkış tutmaya başladılar. Takımın Brezilyalı ve Sırp yıldızları marşın melodisine ritim tutarak kafa sallıyor, Türk oyuncuların bu coşkusunu kahkahalarla videoya çekiyorlardı.
Sözlere bu sefer de Arda Can devam etti: "Aşkınla coşkunla sen çok yaşa, yazdık büyük ismini dağa taşa, yüz yıl önce doğdu şanlı efsane..."
Selinay ile yan yana oturan Alin, bu muazzam tabloyu gözleri parıldayarak izliyordu. O sırada koridorda ayakta durmuş, avazı çıktığı kadar marşa eşlik eden Tuğhan, gözlerini Alin’e çevirdi. Marşın tam "Kalbim senin, seninle çarpıyor, bir tek seninle gülüp seninle ağlıyor..." kısmında Alin’e bakarak söylemeye devam etti. Bakışlarındaki o hırs, yerini sıcacık, gururlu ve aşık bir ifadeye bırakmıştı.
Alin tutamayarak gülümsedi ve oturduğu yerden el çırparak marşa eşlik etmeye başladı. "Sen gönlümün eşsiz aşkısın, her yerde her zaman yanıp parıldıyor..."
Zafer kazanılmıştı, turun kapısı aralanmıştı ve binlerce metre yüksekte, uçağın içinde tek bir yürek halinde atan sarı-lacivert bir sevda vardı.
Yorumlar