A.R.A - 3.Bölüm: Zamanın Durduğu Yer
"Akrep yelkovanı kovalar, mevsimler değişir, sokaklar kalabalıklaşır... Oysa bazı anlar vardır ki, tüm evren sussada insan orada mahsur kalır."
Metal kapının arkasındaki kilit mekanizmasının o keskin, kulak tırmalayan tıkırtısı zifiri karanlıkta adeta bir bomba gibi patladı. Alin, korkuyla gözlerini daha sıkı yumdu; göğsü o kadar hızlı inip kalkıyordu ki karşısında dikilen Tuğhan’ın nefesi tenini yakıp kavuruyordu. Tam o kapı kolunun aşağı doğru amansızca indiği saniyede, dışarıdan tanıdık, tiz ve bir o kadar da aceleci bir ses koridoru çınlattı:"Aaa, arkadaşlar! Siz bu tarafa mı geçiyordunuz? Ben de tam stadyumun çıkışındaki yeni medya alanı için hazırladığımız panoları gösterecektim size. Muhabir arkadaşlar da oradaydı, buyurun lütfen, otoparkın diğer çıkışından geçelim!"Melis’ti bu. Sesindeki o hafif yapay heyecan ve yönlendirici ton, tüneldeki adımların yönünü bir anda değiştirdi. Muhabirlerin ve yöneticilerin sesleri, Melis’in peşine takılarak yavaş yavaş uzaklaştı, tünelin diğer ucuna doğru kaydı.Hemen ardından elektrik odasının kapısı yavaşça aralandı. İçeri sızan koridor ışığı Alin ve Tuğhan’ın birbirine hapsolmuş gölgelerini aydınlatırken, kapı boşluğunda nefes nefese kalmış Melis belirdi. Elindeki mikrofonu sıkıca kavramış, gözlerini ikisinin üzerinde gezdiriyordu.Alin, üzerindeki o devasa baskının kalkmasıyla ciğerlerine nihayet sıcak bir nefes çekti. Yaslandığı soğuk duvardan hafifçe doğrularak elini kalbine koydu. "Melis..." dedi, sesi pürüzlüydü. "Nasıl... Nasıl buldun bizi burada?"Melis hızla içeri girip kapıyı arkasından hafifçe kapattı. "Alinim, Tuğhan abiyle yaptığım o röportaj biter bitmez senin yanına uğrayacaktım, hani şu sağlık çantasını falan teslim ederiz diye. Tam bu tarafa yöneldiğini gördüm, arkandan geliyordum. Ama sonra..." Bakışları kısa bir an Tuğhan’ın üzerine kaydı, ardından tekrar Alin’e döndü. "Sonra Tuğhan abinin de hızla bu tünele girdiğini ve senin önünü kestiğini gördüm. Yanınıza gelip bölmek istemedim, tam geri dönecekken otoparktan yöneticilerle muhabirler fırladı. Durumu fark edince hemen olaya müdahale ettim, adamları ters yöne sürdüm."Melis derin bir nefes alıp kapıyı işaret etti. "Ama acele etmeniz lazım, burası hiç güvenli değil. Her an biri damlayabilir."
Alin, içinde çalkalanan o öfke, korku ve dünden kalan kırgınlık dalgasını bastırmaya çalışarak bakışlarını sertçe Tuğhan’a çevirdi. Bileğini onun parmaklarının arasından yavaşça ama kararlılıkla kurtardı. "Çık önden," dedi, sesindeki buz gibi ton tünelin soğukluğuna eşdeğerdi. "Sen önden git."Tuğhan geri adım atmadı. Sırtındaki sarı-lacivertli formanın altındaki göğsü hırsla inip kalkarken Alin’in gözlerinin içine dik dik baktı. "Birlikte çıkacağız Alin," dedi, sesindeki o inatçı, taviz vermeyen tınıyla. "Birlikte çıkacağız ve o yarım kalan konuşmayı şimdi, hemen bitireceğiz."Alin yorgunlukla gözlerini kapattı, derin ve titrek bir nefes verdi. "Şu an değil... Yalvarırım şu an değil, Tuğhan."
Tuğhan tam kaşlarını çatıp sertçe itiraz etmeye, o kapıyı tekrar kapatmaya yeltenecekti ki, aralarındaki o aşılmaz gerilimi sezen Melis hızla öne atıldı. Elini Tuğhan’ın koluna hafifçe koyarak araya girdi: "Abi... Bence de şu an hiç sırası değil. Ortalık kaynıyor, dışarısı kurtlar sofrası. Lütfen."
Tuğhan, Melis’in bu haklı feryadı karşısında sessiz kaldı. Çenesi kasıldı, yumruklarını sıktı. Bakışlarını son bir kez, sanki ruhunu okumak ister gibi Alin’in solgun yüzüne dikti. O gözlerdeki kırgınlığı gördüğünde içindeki o hırçın adam yerini çaresizliğe bıraktı. Hiçbir şey söylemeden, arkasını dönüp odadan çıktı ve tünelin loşluğunda gözden kayboldu.O gidince odada bir anlık derin bir sessizlik oldu. Melis, endişeli ve "ne oldu burada" dercesine meraklı gözlerle arkadaşına baktı. Alin ise omzundaki çantayı düzelterek, "Önce buradan çıkalım Melis," diye mırıldandı.Birlikte sessizce odadan çıkıp otoparkın tenha tarafına doğru yürürlerken Alin’in cebindeki telefon titredi. Çantasından telefonu çıkarıp ekrana baktı. Mesaj kulübün kıdemli sağlık heyetinden Selinay’dandı:“Alin, yarın sabah erken saatlerde Can Bartu Tesisleri’nde olmamız gerekiyor. Sağlık kontrollerinin ikinci aşaması var, gecikme sakın.”Alin ekrandaki mesajı okurken bunu adeta bir kaçış bileti olarak gördü. Adımlarını yavaşlatıp Melis’e döndü, yüzünde zoraki ama minnettar bir tebessüm vardı. "Melis, her şey için çok teşekkür ederim."
"Ne demek Alinim, her zaman," dedi Melis şefkatle ona sarılarak."Benim gitmem lazım," dedi Alin, telefonunu çantasına atarken. "Selinay mesaj atmış. Yarın sabah erkenden Can Bartu Tesisleri’nde olmamız gerekiyormuş. Dinlenmem lazım. "Melis onun bu aceleci tavrının arkasındaki sığınma arayışını anladı ama üzerine gitmedi. "Tamam canım, dikkat et kendine. Haberleşiriz."Alin, arkadaşıyla alelacele vedalaştıktan sonra adımlarını hızlandırıp otoparktaki arabasına ulaştı. Kendini sürücü koltuğuna attığı an kapıları kilitledi. Direksiyona tutunan ellerinin hala titrediğini fark etti. Aynadan yüzüne baktı; yanakları kızarmış, gözleri dumanlıydı.Motoru çalıştırdı, vitesi geriye taktı ve stadyumun o kasvetli otoparkından hızla çıktı. Arabanın burnunu ana caddeye çevirdiğinde, nereye gideceğini düşünmesine gerek bile kalmamıştı. Direksiyon, sahibinin iradesinden bağımsız olarak onu o bildik yola, çocukluğunun, kırgınlıklarının ve her şeye rağmen sığındığı o tek güvenli limana götürmeye başladı.
✨
Ofisin yüksek tavanlı camlarından süzülen İstanbul ışığı, endüstriyel tasarımla şekillenmiş odayı yarı fütüristik bir atmosfere büründürüyordu. Duvarlardaki dev ekranlarda akan algoritmalar ve sunucu durum grafikler, buranın sadece bir ofis değil, Canpolat’ın zihin sarayı olduğunu açıkça ilan ediyordu.Sekreter masasındaki dâhili telefonun kısa sinyali sessizliği böldü. Canpolat, gözlerini önündeki üçlü monitör panelinden ayırmadan kulaklığına dokundu."Buyur, Aylin?"
"Canpolat Bey, Yağmur Hanım geldi. Röportaj randevunuz vardı."Canpolat’ın parmakları klavyenin üzerinde bir anlığına duraksadı. Dudaklarında beliren hafif, neredeyse gizli tebessüm, o saniyeye kadar odada hakim olan mekanik havayı bir anda dağıtıverdi. Lansman gecesi geldi aklına. Sahnedeyken sunum sisteminin kilitlendiği, hayatının en büyük krizlerinden birini yönetmeye çalışırken soğukkanlılıkla sahne arkasına sızıp sistemi tek bir terminal komutuyla ayağa kaldıran o kadını unutması imkansızdı. "Tamam Aylin," dedi sesi her zamanki netliğinde ama hafif bir sabırsızlıkla. "İçeri alabilirsin."
Kapı açıldığında içeriye giren hava bile değişti. Yağmur, kendinden emin, adımları zeminde ritmik bir melodi bırakan, şıklığıyla göz alan bir siluet olarak belirdi. Üzerindeki jilet gibi ceket, omzuna astığı deri çanta ve yüzündeki o hafif mesafeli ama aslında tamamen yüksek donanımından beslenen mağrur ifade...
Canpolat koltuğundan kalktı, ceketinin önünü iliklerken gözlerini Yağmur’un gözlerinden ayırmadı. Bu kadında tehlikeli bir cazibe vardı; zekanın kibirle flört ettiği o ince çizgide yürüyordu ve Canpolat, bu tehlikeyi fazlasıyla çekici buluyordu."Hoş geldiniz, Yağmur Hanım," dedi, elini uzatırken. "Lansmandaki o mucizevi dokunuşunuzdan sonra sizi siber dünyamın merkezinde ağırlamak bir şeref."Yağmur, uzatılan eli ölçülü bir sıcaklıkla sıktı. Bakışları odadaki ekranlarda, ardından Canpolat’ın üzerinde gezindi. Hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme bile bir meydan okuma barındırıyordu. "Mucize değil, Canpolat Bey. Sadece doğru zamanda doğru portu dinlemek diyelim," diyerek karşısındaki koltuğa, sırtını dik tutarak oturdu. Çantasından şık bir ses kayıt cihazı ve analog bir defter çıkardı. "Ayrıca burası bir siber dünyadan ziyade, iyi optimize edilmiş bir ego odasına benziyor."Canpolat hafif bir kahkaha attı, masasının köşesine ilişip kollarını göğsünde kavuşturdu. "Sert bir giriş"
Yağmur, gözlerini hafifçe kısarak. "Bir teknoloji köşesi hazırlıyorum. Sektörün 'dahi çocuk' olarak taçlandırdığı Canpolat'ı yazacağım. Ama okuyucularıma herkesin bildiği o basmakalıp başarı hikayelerini anlatmaya niyetim yok. Ben sistemin arkasındaki açıkları severim." Dedi.
"O halde doğru yerdesiniz. Çünkü lansman gecesi benim sistemimin en büyük açığını siz kapattınız. Bir gazetecinin Linux çekirdeğine bu kadar hâkim olması... Hâlâ şaşkınım." Yağmur, defterinin kapağını açarken ses tonunu profesyonel ama altı dolu bir özgüvenle ayarladı. "Bilgisayarlar insanlardan daha dürüsttür, Canpolat Bey. Ne verirseniz onu alırsınız. Yanlış bir satır kod yazarsanız sistem çöker; arkasından bahaneler üretmez, sizi suçlamaz. Ben sadece dürüstlüğü seviyorum. Şimdi, dilerseniz başlayalım?"
"Söz sizde," dedi Canpolat. Bakışlarındaki hayranlığı gizleme gereği duymuyordu artık. Bu kadının her kelimesi, en karmaşık şifreleme yöntemlerinden daha katmanlıydı.Yağmur ses kayıt cihazının düğmesine bastı ve arkasına yaslandı.
Yağmur: Türkiye’nin en büyük veri güvenliği altyapısını kuruyorsunuz. Herkes sizin ne kadar başarılı olduğunuzu konuşuyor. Ama ben tersini sormak istiyorum: Bir sistem her zaman güvenli midir, yoksa sadece henüz yeterince iyi bir korsanla karşılaşmamış mıdır?
Canpolat: (Gülümser) Güzel bir soru. Sektörde mutlak güvenlik diye bir şey yoktur, Yağmur Hanım. Güvenlik, durağan bir duvar değil, sürekli koşan bir süreçtir. Biz duvarı öreriz, birileri yıkmaya çalışır, biz daha güçlüsünü öreriz. Yani asıl mesele aşılmaz olmak değil, sızıldığını anında fark edecek kadar uyanık olmaktır. Tıpkı sizin o gece sahnedeki sızmayı benden önce fark etmeniz gibi.
Yağmur: O bir sızma değildi, aşırı yüklenmeydi. Kod yapınız harika ama insan faktörünü, yani o anki stresi hesaba katmamıştınız. Yazılımcıların en büyük hatası da bu galiba: Hayatı sadece sıfırlardan ve birlerden ibaret sanıyorsunuz. İnsanın içindeki o 'öngörülemez hata kodunu' unutuyorsunuz. Yanılıyor muyum?
Canpolat: Yanılmıyorsunuz. Zaten tam olarak bu yüzden o geceden beri gözümün önünden gitmiyorsunuz. Sistem kilitlendiğinde ben mantığımı arıyordum, siz ise sezgilerinizle o hatayı ayıkladınız. Bana sıfırların ve birlerin ötesinde bir dünya olduğunu hatırlattınız.
Yağmur: (Gözlerini hafifçe kaçırır, mesafeli duruşunu korumaya çalışarak) Biz buna deneyim diyoruz. Geçmişte ben de klavye başında az sabahlamadım. Ama bugünkü konumuz ben değilim, sizsiniz. Sizi bu algoritmaların içine çeken, insanlardan uzaklaştırıp ekranlara bağlayan şey neydi?
Canpolat: Kontrol arzusu. Kod yazarken dünyayı siz yaratırsınız. Kuralları siz koyarsınız ve her şey sizin zekanız ölçüsünde kusursuz işler. Ama sanırım insan büyüdükçe fark ediyor; bazen kontrolü kaybetmek, o kontrolün getirdiği kusursuzluktan çok daha heyecan verici. Mesela şu an bu odada, soracağınız bir sonraki soruyu tahmin edemiyorum ve bu beni uzun zamandır hiç olmadığı kadar heyecanlandırıyor.
Yağmur: (Kalemi parmaklarının arasında hafifçe çevirir, sesindeki tonu tatlı bir çekişmeye bırakır) Kontrolü kaybetmek tehlikelidir, Canpolat Bey. Hele ki sizin gibi her adımı planlı bir adam için. Dikkat edin, yazdığınız o aşılmaz algoritmalar günün birinde küçük bir kelimeyle darmadağın olmasın.
Canpolat: Eğer o kelimeyi söyleyen sizseniz, inan olsun darmadağın olmaya dünden razıyım.
Yağmur, aldığı bu açık ve cesur cevap karşısında duraksadı. Normalde bu tarz flörtöz hamleleri tek bir profesyonel bakışla savuştururdu ama Canpolat’ın gözlerindeki o samimi, zeki ve hayranlık dolu pırıltı, onun da savunma mekanizmalarını zorluyordu. İçindeki o sert kabuğun altında, aslında takdir edilmeyi ve anlaşılmayı bekleyen o donanımlı kadını Canpolat çok iyi görüyordu.
Yağmur ses kayıt cihazını kapattı. Defterini yavaşça kapattı. "Bu kadarı köşe yazısı için fazlasıyla yeterli," dedi, sesine yeniden o hafif mağrur ve gizemli havayı katarak. Canpolat masadan kalktı, Yağmur’un çıkmak üzere hareketlenmesini izledi. "Yazıyı basmadan önce ham hâlini görme şansım var mı? Yoksa bu da mı sizin sistem kurallarınıza aykırı?" Yağmur çantasını omzuna taktı, kapıya doğru birkaç adım attıktan sonra durup arkasına döndü. O mesafeli ama bir o kadar da davetkar bakışıyla Canpolat’a baktı. "Sistem kurallarını esnetmeyi severim Can Bey. Tabii eğer karşılığında iyi bir kahve ısmarlayacaksanız. Kodlar hakkında konuşmaya devam etmek için." Canpolat, aralarındaki o kusursuz uyumun ve çekimin zirve yaptığı noktada gülümsedi. "Kahve listem, algoritmalarımdan çok daha iyidir. Ne zaman isterseniz."
Yağmur, odadan çıkarken arkasında sadece hafif bir parfüm kokusu ve Canpolat’ın ekranlarındaki tüm kodları gölgede bırakacak bir etki bırakmıştı. Canpolat ise arkasından bakarken, hayatındaki en karmaşık ama en güzel 'hata' ile karşı karşıya olduğunu çok iyi biliyordu.
✨
Ofisin her köşesinde brüt beton şıklığı, devasa çizim masaları ve taze kahve kokusu hâkim olurdu. Çağıl’ın cam bölmeli odasında adeta küçük çaplı bir sinir harbi yaşanıyordu.Buket, elindeki rulo yapılmış devasa paftayla masanın başında dikilmiş, topuklu ayakkabılarının üzerinde bir sağa bir sola sallanarak Çağıl’a ölümcül bakışlar fırlatıyordu. Çağıl ise her zamanki rahatlığıyla arkasına yaslanmış, elindeki kurşun kalemi parmaklarının arasında çevirirken ekrandaki üç boyutlu projeyi inceliyordu. Yüzünde, Buket’i çileden çıkaran o hafif muzip, ukala gülümseme vardı.
"Çağıl Bey," dedi Buket, dişlerinin arasından. "Bu revizeyi dördüncü kez yapışım. Dördüncü! Sırf o kolonun yerini iki santim sağa kaydırdım diye bütün cephe tasarımını baştan çizdirdin bana. Babam bile projelerime bu kadar karışmıyor!" Çağıl, kalemini masaya bırakıp bakışlarını Buket’e çevirdi. "Bak işte, 'babam' dedin yine. Buket Hanım, burası Adnan Bey’in pazar kahvaltısı sofrası değil. Çetin Mimarlık Ofisi. Ve o iki santim dediğin şey, binanın statik dengesinde yarın öbür gün salonda otururken tepene avize yerine tavanın çökmesine sebep olur. Ayrıca..." Çağıl ayağa kalktı, masanın üzerinden öne doğru eğilerek gözlerini kıstı. "Stajyerlerin mentörleriyle bu tonda konuşması benim kitabımda pek yazmaz.""Mentörmüş... Resmen işkencecimsin benim," diye mırıldandı Buket, kollarını göğsünde bağlayarak kafasını yana çevirdi. Pembe dudaklarını büzmüş, sinirden yanakları hafifçe kızarmıştı. Okul birinciliğiyle mezun olmuştu ama Çağıl’ın yanında kendini sürekli ilk okul çizgili defterine yazı yazmayı öğrenen bir çocuk gibi hissediyordu. Çağıl, onun bu çocuksu sinir olma haline içten içe bayılıyordu. Buket’le uğraşmak, günün tüm yoğun iş stresini bir anda yok eden en eğlenceli aktivitesiydi.
"Pekala, madem çok yoruldun, sana stajyer haklarından yararlanma fırsatı tanıyorum," dedi Çağıl, masasının üzerindeki boş kupa bardağını işaret ederek. "Bana bol köpüklü, şekersiz bir filtre kahve getir. Kendine de bir çay al, gel. Oturup şu iki santimin felsefesini yapalım." Buket inanamayan gözlerle bardağa baktı. "Ben buraya kahve taşımaya mı geldim?"
"Hayır, işi temelinden öğrenmeye geldin. Büyük mimarlar önce kahve demler, şantiyede toz yutar," dedi Çağıl, göz kırparak. "Hadi bakalım, göreyim marifetini." Buket hışımla bardağı kavradı. "İçine tuz atarsam görürsün marifeti," diye söylenerek odadan çıkacakken, odanın kapısı açıldı ve içeriye neşeyle Adnan Bey girdi. "Ooo, benim ekip nasıl gidiyor?" diyerek kızının saçlarını okşadı Adnan Bey, ardından Çağıl’ın omzunu sıvazladı. "Çağıl, nasıl, bizim kızda ışık var mı? Kaytarıyor mu yoksa?" Buket hemen babasına sığınmak isteyerek araya girdi: "Baba! Resmen mobbing uyguluyor bana. Dört kere çizim yenilettim, şimdi de kahve köleliği yaptırıyor!" Adnan Bey kahkahayı patlattı. "Az bile yapmış! Çağıl ne diyorsa doğrudur kızım. Onun tornasından geçersen bu piyasada sırtın yere gelmez."
Çağıl, arkadan Buket’e bakıp zafer kazanmış bir komutan gibi sırıttı, elini çenesine koyup "Ben sadece iş disiplini aşılıyorum Adnan Bey, biliyorsunuz, iş her şeyden önce gelir," dedi yapay bir ciddiyetle. Buket babasının da karşı tarafta yer almasıyla iyice köpürdü. "İyi! Alın kahvenizi, tepe tepe için!" diyerek odadan dışarı fırladı. Arkasından odada Adnan Bey ve Çağıl’ın neşeli kahkahaları yankılandı. Birkaç dakika sonra Buket, elinde kahve kupasıyla odaya geri döndü. Bardağı Çağıl’ın önüne sertçe bıraktı, içindeki kahve hafifçe kenara taştı. "Buyurun, Çağıl Bey." Çağıl bardağı alıp bir yudum içti, yüzünü hafifçe ekşitir gibi yaptı. "Mmm, kahve çekirdeklerini biraz fazla mı dövdün ne? Tıpkı bana olan öfken gibi sert olmuş." Buket masanın ucuna oturup kendi çayından bir yudum alırken dayanamayıp güldü. "Dua et sadece kahve dövmüşüm." Çağıl’ın yüzündeki o muzip ifade bir anda yerini çok daha sıcak ve samimi bir bakışa bıraktı. Eğilip Buket’in az önce sinirle masaya bıraktığı paftayı açtı. Kalemiyle çizimin üzerindeki bir detayı gösterdi. "Bak, şaka bir yana..." dedi sesini yumuşatarak. "Şu cephedeki dikey hatları o kadar iyi düşünmüşsün ki, binaya muazzam bir derinlik katmış. Mezuniyet projelerini incelediğimde de anlamıştım zaten; senin çok güçlü bir estetik algın var Buket. Ben sadece bu algının ayaklarının yere sağlam basmasını istiyorum. Babana olan saygımdan değil, senin gelecekte benden çok daha iyi bir mimar olacağını bildiğimden bu titizliğim."
Buket, aldığı bu ani ve son derece içten iltifat karşısında afalladı. Az önceki o hırçın, sinirli halinden eser kalmamıştı. Başını kaldırıp Çağıl’ın o güven veren kahverengi gözlerine baktı. Kalbinin ritmi, sinirden değil, bambaşka bir histen ötürü hafifçe hızlandı. "Gerçekten... Beğendin mi yani cepheyi?" diye sordu, sesi ilk kez bu kadar kısık ve uslu çıkmıştı.Çağıl gülümsedi, paftayı hafifçe düzeltti. "Beğendim. Ama o iki santimlik revizeyi yaparsan aşık bile olabilirim projeye. Hadi, aç bilgisayarı da bilgisayar başında gösterteyim doğrusunu." Buket gözlerini devirerek bilgisayar sandalyesine doğru geçerken, yüzündeki o gizleyemediği tatlı tebessümle mırıldandı: "Yine yaptı yapacağını ukala mimar..."
Ofisteki o büyük çizim masasının başında, dışarıda akan yoğun güne inat, ikisinin arasında hem işin ciddiyeti hem de o taptaze, eğlenceli çekimin kıvılcımları uçuşmaya devam ediyordu.
✨
Arabayı park edip indi Alin. Geleceği yerin kapısından içeri adım atacağı sırada, hemen girişte duran bir diğer arabayı fark etti. Plakaya ve tanıdık gövdeye bakılırsa, aile fertlerinden biri de buradaydı. Tahmin etmek hiç de zor değildi; ya babası gelmişti ya da babasının arabasını ödünç alan annesi...
Derin bir nefes alıp verdi ve kapıdan içeri girdi. Ayakları onu ezbere bildiği yollarda kendiliğinden ilerletirken, şöyle bir etrafına bakındı. Erken saatlerin getirdiği bir sessizlik hakimdi etrafa; tek tük insan göze çarpıyordu. İlerledi, ilerledi ve nihayet o tanıdık noktanın önünde durdu. Babası buradaydı.Annesinin buraya sıklıkla gelişi ve saatlerce kalışı yüzünden, abileri mezarın hemen önüne ahşap bir bank koydurmuşlardı; kadıncağız uzun saatler boyunca daha rahat edebilsin diye...
Şimdi ise babası o bankta oturmuş, sessizce mezarı izliyordu. Alin mezara göz gezdirdiğinde kenara biriktirilmiş ufak otları ve toprağın üzerindeki o taze ıslaklığı fark etti. Babası hem arsız otları temizlemiş hem de çiçeğini, toprağını sulamıştı. Alin, ciğerlerine çektiği hava yetersiz gelmiş gibi derin bir nefes daha aldı.Birkaç adım daha atarak yaklaştığında, Demir Bey arkasından gelen ayak seslerine doğru döndü. Kızı Alin’i karşısında görünce yüzünde buruk, sıcacık bir tebessüm peydah oldu. "Alin’im..." dedi babası, sesi her zamanki gibi şefkat doluydu. Alin de aynı buruklukla gülümseyip babasının yanına oturdu ve hemen kolunun altına sığındı. Başını o güven veren omuza yaslarken, "Babacığım," diye fısıldadı.
Demir Bey kızının saçlarına hafif bir öpücük kondurdu. "Alin’im, senin burada işin ne? Tuğhan’ın şu meşhur imzası yok muydu bugün?"
Alin, sabahtan beri aklına getirmekten köşe bucak kaçtığı o ismi yeniden duyunca hafifçe gözlerini devirdi. "Vardı ama bitti. Benim de bugünlük başka işim kalmamıştı. Yarın çok yoğun bir gün beni bekliyor, ben de kaçıp buraya gelmek istedim." Demir Bey sessizce başını salladı, "Anladım," der gibiydi.
Alin biraz çekinerek sordu: "Annemin haberi var mı?" Demir Bey’in bıyık altından gülüşü yüzüne yayıldı. "Kızımın yanına gelirken niye annenden izin alacakmışım ki?"Alin babasının bu çocuksu diklenmesine kıkırdadı. "Babaaa..." diyerek adını uzattı. "Ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun. Senin burada olduğunu duyunca, 'Bana niye demedin, ben de gelirdim!' diye ortalığı ayağa kaldıracak yine."
Demir Bey neşeyle güldü. "Sanki anan kendisi gelince bana haber ediyor mu? Gizli gizli kaçıyor buraya." Sonra sesini biraz daha alçaltıp kızına göz kırptı. "Hem... Sen de demezsen, bilmez."
Baba kızın neşeli gülüşleri, mezarlığın o ağır havasını bir anlığına dağıtıverdi. Demir Bey başını hafifçe eğerek omzuna yaslanan kızına baktı. Gözlerindeki o muzip parıltı yerini derin bir şefkate bırakmıştı. "Şimdi sen söyle bakalım; buraya sadece ikizini ziyarete mi geldin, yoksa ikizinle dertleşmeye mi?" Alin bakışlarını yavaşça mezar taşına çevirdi. Taşın üzerinde beyaz, net harflerle Meryem Alçin Simavi yazıyordu.
Alin, babaannesinin adını alarak Sedef Alin olmuşken; ikizi de anneannesinin adını almış, Meryem Alçin olmuştu.
"Oğulların hiç iyi bir dert ortağı değiller baba," dedi Alin, gözleri dolarken dudakları yukarı kıvrıldı. "Abimlerin kafası sadece işe çalışıyor. Ben de mecburen tek anlayanımıza, ikizime geldim."
Demir Bey de güldü, kızının saçlarını okşadı. "Haklısın," dedi. "Abilerin bazen düz duvar gibi olabiliyorlar." Alin derin bir nefes alıp bankta dikleşti, bakışlarını Alçin’in fotoğrafından ayırmadan doğrudan mezar taşına hitaben konuşmaya başladı."Aramızda kalsın Alçin ama abimler yine çekilmez haldeler. Geçen gün sırf odama izinsiz girdi diye Çağıl abimin kahvesine tuz attım, hiçbir şey olmamış gibi tek dikişte bitirdi. Damak zevki bile yok adamın. Buradan sonra gidip onunla dertleşsem beni şirketin mali tablosuyla teselli etmeye kalkardı."
Demir Bey kızının bu şikayetlerine keyifle güldü. "Bak sen... Demek oğlumun kahvesine tuz attın? Bunu duyduğuna sevinmiştir Alçin, hayattayken o da az çekmezdi abilerinden."
"Az bile yaptım baba," dedi Alin, sesindeki o tatlı sitemi koruyarak. Sonra yavaşça eğildi, mezarın mermer kenarına parmak uçlarıyla dokundu. "Hem baksana şuna... Gittiği yerde bile rahatı yerinde. Toprağı mis gibi kokuyor, otları temizlenmiş, babam gelmiş elleriyle sulamış..." Alin sahte bir kıskançlıkla iç çekti. "Burada bile ailenin en çok kayırılanı sensin Alçin Hanım, fark etmedim sanma."
Demir Bey, kızının bu tatlı sitemi karşısında duygulandı. Kolunu Alin’in omzuna daha sıkı sarıp onu göğsüne bastırdı. "Sizi hiç ayırmadım ki ben... Biriniz solumda, biriniz sağımda."
Alin’in gözünden bir damla yaş süzüldü ama sesinin titremesine izin vermedi. "Biliyorum babacığım," dedi ve başını tekrar babasının göğsüne yasladı. "Sadece ona takılmayı özledim. Yukarıdan bizi izleyip 'Dua edeceğine hala laf yetiştiriyorsun Alin' diye dır dır ettiğine yemin edebilirim ama kanıtlayamam." Demir Bey, mezar taşına bakarak derin bir iç çekti. Gözleri buğulanmıştı. "Ederdi valla..." dedi eskilere giderek. "Hiç altta kalmazdı senin bu cadı ikizin. Ama en çok da seni korurdu. Biri sana yan gözle baksa, abilerinden önce Alçin fırlardı öne."
"Çünkü benimle sadece kendisi dalga geçebilsin isterdi," dedi Alin, gözyaşlarının arasından gülümseyerek. "Şimdi Tuğhan meselesini açsam kesin bana kızardı, dalga geçerdi benimle."
"Tuğhan mı?" dedi Demir Bey, kaşlarını hafifçe kaldırarak. "O çocukla aranızda çözülmeyen ne var bakayım? Alçin olsa kesin çözerdi diyorsan, bir bildiğin vardır."Alin, Alçin’in mezar taşına bakıp sanki ondan onay bekler gibi gülümsedi. "Çözerdi baba... Muhtemelen Tuğhan'ın arabasının lastiklerini patlatarak ya da başka bir şekilde çözerdi ama her türlü hallederdi. Onun radikal çözümleri vardı."
Demir Bey kızının bu tespitiyle sesli bir kahkaha attı. "İşte buna hiç şüphem yok."Mezarlığın üzerine çöken o ikindi güneşi, baba ile kızın birbirine kenetlenmiş gölgelerini toprağa düşürürken; Alin içindeki o ağır yükün hafiflediğini hissetti. Ölüm aralarındaki bağı koparmaya yetmemişti; Alçin hala aralarındaydı, bir gülüşte, bir anıda ve babasının sıcacık göğsünde...
Akşam güneşinin mahallenin üzerine kızıl bir tül gibi serildiği saatlerde, Demir Bey ve kızı Alin’in arabaları arka arkaya sokağa giriş yaptı. Motor sesleri apartmanın otoparkında eş zamanlı olarak sustuğunda, baba-kız araçlarından inip birbirlerine tebessüm ederek apartman kapısına doğru adımladılar. Günün tüm yorgunluğu, evin o huzurlu eşiğine yaklaştıkça uçup gidiyordu.Merdivenleri çıkıp dairelerinin önüne geldiklerinde içeriden gelen hararetli sesler, kahkahalar ve tanıdık uğultu, içeride büyük bir kalabalığın olduğunu ele veriyordu. Demir Bey zili çaldığında, kapı çok geçmeden aralandı. Karşılarında, üzerinde ev haliyle dikilen Çağıl duruyordu. "Ooo, hoş geldiniz! Ve gerçekten iyi ki geldiniz, tam zamanı!" dedi Çağıl, sesinde kurtarılmış bir adamın rahatlığı ve muzip bir tonla.Alin kaşlarını kaldırıp abisine "Ne oluyor yine?" der gibi şüpheci bir bakış attı. Çağıl’ın bu abartılı karşılama tonunun altında kesin bir iş çıkacağını adı gibi biliyordu.Çağıl, koridordan çekilip geçmeleri için alan açarken fısıldadı: "Yarın Ayşen yengemler geleceklermiş. Evde adeta seferberlik ilan edildi, mutfakta büyük hazırlık var."
Demir Bey gülümseyerek içeri geçti. Doğrudan mutfağa adımlayıp kenardaki sandalyede vakurla oturan annesi Sedef Hanım’ın yanına giderek elini öptü, alnına koydu. Ardından kardeşinin hanımı Eylem’e döndü. "Hoş geldin Eylem," dedi sevecen bir sesle. Eylem de saygıyla, "Sen de hoş geldin abi," diye karşılık verdi. O sırada abisinin geldiğini gören Zeynep de neşeyle yaklaşıp Demir Bey’in elini öptü, sarıldı.Alin ise mutfağa girmeden önce koridorda çantasını asan abisine döndü, gözlerini kısıp tepeden tırnağa süzdü onu. "Eee Çağıl Bey, sen niye bu kadar erkencisin bugün bakayım? Şirkette iş mi kalmadı, hayret?"Çağıl derin bir iç çekip montunu asarken, "İşim bitti, erkenden geleyim dedim ama benim şansımdan işte..." diye söylendi hayıflanarak. "Zaten ne zaman böyle tam vaktinde gelsem, kendimi bir işin tam ortasında buluyorum. Eğer geç gelecek olsaydım, yemin ederim evdeki bütün işler ben gelmeden bitmiş olurdu, kimse de bana dokunmazdı."Alin dayanamayıp neşeli bir kahkaha attı, abisinin koluna hafifçe vurdu. "Aman ya, sanki bilmiyoruz seni. Sen zaten ne zaman geç gelsen, yapılacak işlerin hepsi çoktan bitmiş oluyor. İşten kaçma taktiklerini bana mı anlatıyorsun?"
Çağıl, Alin’in bu laf sokmasına karşı omuzlarını dikleştirip kız kardeşinin ses tonunu ve mimiklerini taklit ederek, "Sen çok biliyorsun zaten cadı, her şeye bir cevabın var!" dedi. Alin ise onun bu çocuksu taklidine karşı sadece sırıtmakla yetindi.O sırada mutfak kapısında beliren Deniz Hanım, ellerindeki yağ izlerini önlüğüne silerek evlatlarına baktı. Kaşlarını hafifçe kaldırıp o bildik, otoriter ama sevgi dolu anne ses tonuyla talimatı verdi: "Çağıl, Alin... Hadi bakayım, ellerinizi hemen yıkayıp doğruca mutfağa gelin. Bekliyoruz."Alin, çocukluğundan beri bu ani mutfak baskınlarına alışkın olduğu için hiç itiraz etmeden, "Tamam anneciğim," diyerek banyoya yöneldi. Ancak Çağıl, aldığı bu emirle birlikte yüzünü şekilden şekile soktu. Gözlerini büyüterek, hayal kırıklığına uğramış bir çocuk edasıyla annesine baktı. "Ben de mi anne? Gerçekten mi?" Deniz Hanım, oğlunun bu sevimli kaçma çabalarına prim vermeyerek ellerini beline koydu. "Çağıl olarak bu evde başka kime sesleniyorum acaba oğlum? Hadi, uzatma."Çağıl, ellerini iki yana açıp sahte bir üzüntü ve teslimiyetle iç çekti. "Tüh... Bu evdeki tek Çağıl benim, maalesef kaçış yok," diye söylenerek Alin’in arkasından lavabonun yolunu tuttu.Birkaç dakika sonra mutfaktaki büyük masanın etrafında tam bir imece halkası kurulmuştu. Masanın başköşesinde Sedef Babaanne, yaşının getirdiği o sakin ve ağırbaşlı tavırla oturmuş, önündeki geniş tepside salamura yaprakları tek tek damarlarından ayırıp açıyordu. Yan tarafta Eylem, Zeynep ve Deniz Hanım, parmaklarını adeta birer makine gibi işleterek incecik sarmaları tencereye diziyorlardı.Alin mutfağa girer girmez kollarını sıvadı, hemen boş bir sandalyeye çekilip tabaktan bir yaprak aldı ve harika bir el çabukluğuyla sarmaya başladı. Mesleğindeki titizlik mutfakta da kendini gösteriyordu; sardığı her yaprak kalem gibi dümdüz çıkıyordu.Çağıl ise masanın ucuna tüneyip büyük bir özgüvenle işe girişti. "Aman, altı üstü bir yaprak saracağız, koskoca projeleri çiziyorum ben," diyerek bir yaprak aldı, içine bolca harç koyup büzüştüre büzüştüre katlamaya çalıştı. Sonuç tam bir hüsrandı; yaprak patlamış, pirinçler dışarı saçılmış, ortaya sarmadan çok bombaya benzeyen bir şey çıkmıştı.Mutfaktaki kadınlar aynı anda "Aaa!" diye ses çıkarırken, Zeynep dayanamayıp Çağıl’ın eline vurdu. "Ulan Çağıl, binayı böyle yapsan ilk depremde yerle bir olur! Bu ne biçim sarma, hiç mi halana çekmedin?" Çağıl patlayan yaprağı tabağa bırakıp masumca gülümsedi. "Hala, benimki modern mimari. Dekonstrüktivizm akımı bu, sen anlamazsın." Deniz Hanım oğlunun elindeki harç kaşığını çekip aldı. "Oğlum sen sarma sarıp ziyan etme gözünü seveyim. Geç şunun yerine, babaannene yardım et. Yaprak aç sen." Böylece Çağıl’ın rütbesi anında düşürülmüş, o da Sedef Babaanne’nin yanındaki sandalyeye paslanmıştı. Çağıl, önüne konan ıslak yaprakları tek tek açıp masanın ortasına dizerken, o dur durak bilmeyen neşeli ve şakacı çenesi de sonunda açıldı. "Sedef Sultan," diyerek kolunu hafifçe babaannesinin omzuna attı Çağıl, gözlerini kırpıştırarak. "Bak, senin bu biricik, yakışıklı torunun koskoca mimar olmuş ama hala senin önünde yaprak açıyor. Hak mıdır bu? Yarın Ayşen yengemler geldiğinde bu emeğimin karşılığını isterim, en az iki tabak sadece bana ayrılacak, anlaşalım."
Sedef Babaanne, torununun bu şımarık hallerine tülbentinin altından hafifçe gülerek başını salladı. "Sen önce o yaprakları yırtmadan açmayı becer de temiz iş çıkar sonra tabağı düşünürüz." Çağıl sahte bir alınganlıkla elini göğsüne koydu. "Aşk olsun babaanne, mimarların değeri kalmadı bu evde." Sonra bakışlarını karşı tarafta harıl harıl sarma saran halasına çevirdi. "Hala, sen de bir şey söylesene! Annemle yengem resmen beni burada yaprak işçisi yaptı, çıraklıktan başlatıyorlar." Zeynep başını kaldırmadan sarmasını sararken kıkırdadı. "Çağıl’cığım, dua et seni sadece yaprak açmaya verdiler. Yengenin eline kalsa seni mutfak tezgahını sildirmeye kadar götürürdü bu yol, sesini çıkarma bence.""Eylem Yenge," diyerek bu sefer yengesine döndü Çağıl, gözlerini kısarak. "Halamın senin hakkındaki bu acımasız iddialarına ne diyorsun? Sen benim gibi bir yeteneği tezgah silmeye harcar mısın hiç?" Eylem gülerek başını salladı. "Vallahi Çağıl, yalan yok, eğer yaprakları düzgün açamazsan o tezgah bezini eline verebilirim. Deniz ablamın mutfak kuralları serttir biliyorsun."Deniz Hanım, oğlunun masadaki herkesi sırayla lafa tutup işi yavaşlatmaya çalıştığını fark edince araya girdi. "Çağıl, çeneni değil ellerini çalıştır oğlum. Bak Alin senin iki katın yaprak serdi masaya."Alin, abisinin bu sıkışmış haline bakıp bıyık altından sırıttı, önündeki tabağa bir sarma daha bırakırken, "Anne, lafa tutma abimi, o şu an projesine odaklanmış durumda. İki santimlik yaprak kayması yaşıyor," diyerek gönderme yaptı.Çağıl, kız kardeşine gözlerini devirerek baktı. "Sen de hemen sat abini zaten cadı, hiç geri kalma." Sonra tekrar Sedef Babaanne’ye dönüp sesini alçalttı. "Babaanne, görüyor musun, kadınlar matinesine döndü mutfak, hepsi bir olmuş üzerime geliyorlar. Bir tek sen benim arkamdasın değil mi Sultanım?"Sedef Hanım, torununun yanağından makas alıp yaprak tepsisini önüne doğru itti. "Ben senin arkandayım da oğlum, şu yapraklar bitmezse senin annenin elinden seni ben bile kurtaramam, hadi bakayım iş başına."
Mutfaktan yükselen kahkahalar, takılmalar ve tencereye dizilen sarmaların o ritmik tıkırtısı, dışarıda esen akşam serinliğine inat evi sıcacık bir yuva haline getirmeye devam ediyordu.
Akşam güneşinin mutfağın pencerelerinden süzülen son kızıllığı, yemek masasının etrafındaki neşeli kalabalığı ısıtıyordu. Demir Bey’in hafif fısıltılı ama babacan gülüşü, Deniz Hanım’ın tabağına yemek koyarken çocuklarına sevgi dolu bakışları, odadaki huzurun en somut kanıtıydı. Afşin, Boran, Canpolat ve Çağıl kendi aralarında tatlı bir atışmanın ortasındayken, Alin tabağındaki yemeği keyifle çatallıyordu. Ortamda tam anlamıyla sıcak, gürültülü ve samimi bir aile yemeği havası hakimdi. Tam Canpolat’ın patlattığı bir espriye herkes gülerken, antreden gelen tok kapı sesi sohbeti böldü. Alin, "Ben bakarım!" diyerek sandalyesinden hemen fırladı. İçindeki meraklı çocuk, her zamanki gibi herkesten önce hareket etmişti.Kapıyı açtığında karşısında Tuğhan’ı bulmayı kesinlikle beklemiyordu. Tuğhan, üzerinde rahat bir kıyafetle kapı eşiğinde dikiliyordu. Alin’in şaşkın bakışlarını fark edince, sağ elinde tuttuğu tencereyi hafifçe yukarı kaldırıp tam Alin’in göz hizasına getirdi. Dudaklarında muzip bir gülümseme peydah olmuştu."Annem," dedi sesi pürüzsüz ve eğlenen bir tonlamayla. "Sen seviyorsun diye gönderdi."Alin’in gözleri tencereyi görmesiyle parıldadı. Az önceki mesafeli duruşu bir anda eriyivermişti. "Berrin teyzem o lezzetli elleriyle ne yaptı yine?" diye sordu, heyecanını gizlemeye gerek duymadan.Tuğhan’ın gülümsemesi daha da genişledi. "Hünkar Beğendi."
"İnanmıyorum!" Alin, Tuğhan’ın elindeki tencereyi adeta havada kaparcasına hemececik aldı. "Ellerine sağlık, çok selamlarımı ilet ona. Ben kendisini arayıp teşekkür edeceğim zaten."Tencereyi göğsüne bastırıp arkasını dönerek içeriye doğru bir hamle yaptı. Gitmeye niyetlendiğini gören Tuğhan, kaşlarını hafifçe kaldırarak araya girdi: "Beni içeri davet etmeyecek misin?"Alin, omzunun üzerinden ona ters bir bakış fırlattı. "Davet etmeyi düşünmüyordum açıkçası."Tuğhan, yüzünü dertli ve kırılmış ifadesine sokarak iç çekti. "Hiç iyi bir misafirperver değilsin, gerçekten."Bu söz üzerine Alin, elindeki tencereye sıkıca sarılarak Tuğhan’a doğru birkaç adım yaklaştı. Gözlerini kısarak, meydan okuyan bir fısıltıyla, "Ben insan seçen birisiyim," dedi.Onlar kapı ağzında didişirken, içeriden Deniz Hanım’ın seslenişi duyuldu: "Alin? Kimmiş kızım? Bir gittin, gelemedin." Tuğhan, bu seslenişi hayatının fırsatı bilerek saniyesinde öne doğru bir adım attı. Alin daha ne olduğunu, adamın yanından nasıl sıyrıldığını idrak edemeden, Tuğhan çoktan koridoru geçip mutfağa adımlamıştı bile. İçeri girer girmez sesini yükselterek, "Benim Deniz teyzecim!" diye seslendi, sanki evin öz oğluymuş gibi bir rahatlıkla.Alin arkasından sabır dilercesine gözlerini devirdi, derin bir nefes alıp elindeki tencereyle mutfağa girdi.
Masadakilerin bakışları anında Alin’in elindeki tencereye kilitlendi. Canpolat, bıyık altından gülerek kardeşine sordu: "Elindeki ne o?"Alin, tencereyi tezgaha doğru taşırken, "Berrin teyzem ben seviyorum diye göndermiş sağ olsun," dedi gururla.Boran hemen araya girdi, yüzünde muzip bir ifade vardı. "Bir çeşit çorba mı yoksa?"Afşin, tabağından bir çatal alırken Boran’ı destekledi. "Bence bir çeşit meze de olabilir."Canpolat, kollarını göğsünde kavuşturup iddiayı büyüttü. "Bence sarma veya mantı. Alin’in hayır diyemeyeceği şeyler belli." Hemen ardından devam etti. "Gerçi Alin hiçbirine hayır diyemiyor" Çağıl da geri kalmadı, kardeşlerine katılarak, "Bence etli yemekler de olabilir," diye ekledi.Tuğhan, masanın köşesine ilişmiş, abilerin Alin’le kafa bulma seansını büyük bir keyifle izliyordu. Onların ne yapmaya çalıştığını, Alin’in boğazına olan düşkünlüğüyle nasıl eğlendiklerini çok iyi anladığı için o da oyuna dahil oldu. Sesini ciddi bir tona bürüyerek, "Belki de sadece bir çeşit sebze yemeğidir," dedi. Sonra yapay bir duraksamadan sonra, gözlerini Alin’e dikip: "Lakin bu sefer ki Hünkar Beğendi." Masada anında büyük bir kahkaha koptu. Abileri birbirine bakıp gülüşürken Alin’in yanakları hafifçe kızardı, fena hâlde bozulmuştu. "Ne var yani!" diyerek savunmaya geçti. Bakışlarını sırayla masadakilerin üzerinde gezdirmeye başladı. Önce Canpolat ve Çağıl’a dikti gözlerini: "Her yemeği..." Sonra yönünü Boran’a çevirdi: "...her çorbayı..." Ardından Afşin’e baktı: "...her meze çeşidini..." En sonunda ise bakışlarını Tuğhan’ın tam gözlerinin içine dikerek cümlesini tamamladı: "...seviyorsam ne var yani?" Son bakışı Tuğhan’da takılı kalmıştı. Tuğhan, yüzündeki o sinir bozucu ama bir o kadar da çekici eğlenen ifadeyle Alin’in gözlerinin içine bakmaya devam etti. Dudaklarını büzüp, sesini muzipçe uzatarak, "Hiiç..." dedi. Arkasından omuz silkti. "Olabilir yani, neden olmasın?"
Demir Bey, kızının bu tatlı sinirlenişine kıyamayarak araya girdi, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, "Uğraşmayın kızımla," diyerek babalık korumasını kalkan etti.Bir destek de hemen Deniz Hanım’dan geldi. "Benim kızım her çeşidi severek gayet sağlıklı besleniyor bir kere," dedi, Alin’e göz kırparak.Alin, arkasındaki bu güçlü orduyu hissedince hemen toparlandı. "E yani!" der gibi omuzlarını dikleştirdi, burnunu havaya kaldırdı. Hemen elindeki tencerenin kapağını açtı, enfes koku mutfağı sardı. Bir tabağa biraz Hünkar Beğendi koyup ocakta hafifçe ısıttı. Etlerin üzerindeki yağlar eriyip o nefis sosla bütünleşince, dünyanın en mutlu insanı edasıyla bir köşeye geçip yemeğini afiyetle yemeye koyuldu.Bu sırada masada Alin’in üzerinden dönen dikkat dağılmış, havadan sudan, günlük işlerden bahseden sıcak bir sohbet başlamıştı. Alin yemeğinin tadını çıkarırken, masanın üzerindeki telefonunun ekranı aydınlandı. Kısa bir titreşim sesinin ardından ekrandaki isim belirdi: Melis.
> Melis: Bugünkü buluşmayı unutma, diğerlerine de unutturma.
Alin, ağzındaki lokmayı çiğnerken tam Melis’in mesajına cevap yazmak için parmaklarını ekrana götürmüştü ki, telefondan bir bildirim sesi daha yükseldi. Bu kez ekranda gördüğü isim kalbinin ritmini anlık olarak değiştirdi.Tuğhan Arel.İsmi görür görmez, refleks olarak kafasını telefondan kaldırıp masaya doğru baktı. Tuğhan, o sırada Canpolat ile oldukça hararetli ve samimi bir futbol sohbetinin ortasındaydı. Alin’e bakmıyordu bile ama Alin onun bu rahat tavrının altındaki oyunu sezebiliyordu. Bakışlarını tekrar telefonuna indirdi ve mesajı okudu.
> Tuğhan Arel: Bugünü unutmadım, kaçtığını zannetme.
Mesajın ağırlığı ve ima ettiği şeyler Alin’in yutkunmasına sebep oldu. Ancak geri adım atmaya niyeti yoktu. Mesajı görmezden gelmeye karar vererek telefonun ekranını kapattı. Başını dik bir şekilde kaldırıp masadaki kalabalığa doğru seslendi:"Melis mesaj atmış. Bugün bizim yerde toplanacaktık ya, onu hatırlatıyor."Masadaki abilerinden ve Tuğhan'dan onaylayan, mırıltı şeklinde sesler yükseldi. Herkes durumdan haberdardı. Alin ise göz ucuyla Tuğhan’ın tepkisini kontrol etmekten kendini alamadı.
✨
Mutfaktaki son tabağı da kurulayıp dolaba dizdikten sonra, tezgahın üzerinde duran kahve makinesine doğru uzandı Yağmur. Akşamın bu saatinde, günün tüm yorgunluğunun üzerine çökeceğini bildiğinden kahvesini her zamankinden sert, kapkara ve şekersiz yapmıştı. Kupayı kavrayan parmaklarıyla mutfaktan çıkıp loş salonundaki çalışma masasına doğru adımladı.Dışarıda şehrin uğultusu hafiflerken, o masanın üzerindeki abajurun sarı, sıcak ışığını yaktı. Dizüstü bilgisayarını açtı, kulaklıklarını taktı ve derin bir nefes alarak ses kayıt cihazından aktardığı dosyaya tıkladı: "Simavi Yazılım - Canpolat Simavi Röportajı."
Dosya açılır açılmaz kulaklarına dolan o ses, odanın sessizliğini anında dağıttı. "İnovasyon dediğiniz şey, Yağmur Hanım, sadece kod yazmak değildir. İnsanın kendi sınırlarını zorlama cüretidir." Canpolat’ın o kendinden emin, hafif pürüzlü ve ne istediğini çok iyi bilen ses tonu kulaklığın pürüzsüz baslarıyla birleşince, Yağmur elindeki kahve kupasını masaya bırakırken duraksadı. Sadece bir saniyeliğine, o röportaj anına geri gitti.Şirketin en üst katındaki o geniş, cam kaplı odada, masanın diğer tarafında oturan adamı düşündü. Dik duruşunu, konuşurken gözlerinin içine nasıl da dikkatle, adeta ruhunu okumak ister gibi baktığını anımsadı. Gazeteci kimliğinin arkasına sığınarak o an profesyonelliğini hiç bozmamıştı, evet; ama adamın yaydığı o güçlü auranın altında ezilmemek için içten içe ne kadar büyük bir çaba sarf ettiğini bir kendi biliyordu. Canpolat Simavi, sadece başarılarıyla değil, duruşuyla da insanı etkisi altına alan türden bir adamdı. Ve Yağmur, bunu kendine bile yüksek sesle itiraf etmekten kaçınsa da, ondan fena hâlde etkilenmişti.Gözlerini kapatıp adamın sesindeki o tınıyı bir kez daha dinlerken, aniden gelen bir farkındalıkla irkildi. Gözlerini hızla açtı ve kendi kendine kaşlarını çattı. "Saçmalama Yağmur," diye fısıldadı sessiz odaya doğru. "İşine odaklan. Sen bir gazetecisin, o da sadece bir haber öznesi."
Kendine kızarak, sanki o anki zayıflığını birisi görebilirmiş gibi hemen toparlandı. Sandalyesinde dikleşti, kahvesinden büyük ve acı bir yudum alarak zihnini berraklaştırdı. Parmaklarını klavyenin üzerine yerleştirdi.Ses kaydını birkaç saniye geriye sarıp durdurdu. Adamın kurduğu her cümleyi, röportajın akışını bozmayacak ama okuyucuyu da sıkmayacak şekilde kelimelere dökmeye başladı. Canpolat’ın ses kaydındaki her duraksamasını, her vurgusunu titizlikle yazıya döküyor, bir yandan da gazetenin hafta sonu ekine yetişmesi gereken bu büyük röportajın mizanpajını kafasında oturtuyordu.Gece ilerliyor, kahve kupası yavaş yavaş soğuyordu; ama Yağmur, içindeki o ufak kıpırtıyı iş disiplininin arkasına başarıyla gizleyerek parmaklarını klavyede hızla oynatmaya devam etti. O an için Canpolat Simavi etkilendiği biri değil, sadece kusursuzca düzenlenmesi gereken çok güçlü bir manşetti.
✨
Herkes masadan kalkmış, ağır adımlarla aşağıya, apartmanın önüne inmişti. Tam o sırada Melis, sokağın başından göründü. Adımlarını hızlandırıp genç adamların karşısında durdu; gözleri hepsinin üzerinde tek tek gezindi. Yüzündeki o her zamanki çocuksu hürmetle, "Merhaba abilerim," diyerek selam verdi.Kalabalık eksikti. Afşin, omuzlarında günün yorgunluğuyla biraz dinleneceğini söyleyerek yukarıda kalmıştı. Boran ise kafasını kurcalayan, gecesini gündüzüne kattığı o davanın dosyalarına gömülmek üzere odasına çekilmişti. Aşağıda yalnızca Tuğhan, Canpolat ve Çağıl vardı. Erkekler, Melis’in selamını samimi gülümsemelerle aldılar. Melis başını hafifçe yana eğip Alin’e döndü: "İlay abla da gelecek, biz onu burada bekleyelim. Birlikte geçeriz." Alin, içindeki o tarifi zor huzursuzluğu gizlemeye çalışarak başını onaylar anlamda salladı. Ardından bakışlarını abilerine çevirdi. "O zaman siz bizim mekana geçin, biz de İlay abla gelince geliriz."
İlay, mahallenin emektar terzisi Nebahat’ın psikolog kızıydı. Büyüdükleri bu sokakların tozunu yutmuş, ama şimdilerde insan ruhunun dehlizlerini çözen o sakin kadındı.Canpolat, ellerini cebine atıp sokağın ilerisine baktı. "İyi o zaman, biz de geçmeden bir şeyler alalım." Çağıl da onunla birlikte adımlamaya başladı. Ancak Tuğhan hareket etmedi. Elleri pantolonunun ceplerinde, o dik ve tavizsiz duruşuyla öylece Alin’e bakıyordu. Bakışlarındaki ağırlık, aralarındaki havayı anında katılaştırdı. Alin, onun üzerindeki gözlerini bir an bile çekmediğini fark edince, kalbinin ritmini saklamaya çalışan bir tonda sordu: "Ne oldu?"
Oysa ne olduğunu, o bakışın altındaki hesabın neye ait olduğunu adından daha iyi biliyordu.Tuğhan, dudaklarının kenarına alaycı, bir o kadar da kırgın bir kıvrım kondurdu. "Ben konuşacağımızı unutmadım. Tahmini ne zaman konuşuruz?" Alin’in bakışları bir anlığına birkaç adım ileride kendi hallerinde yürüyen abilerine kaydı. Tekrar Tuğhan’a döndü. Sesi, içine çektiği o soğuk hava kadar düzdü: "Konuşacak bir şey olduğunu düşünmüyorum ben. "Tuğhan’ın yüzündeki o alaycı tebessüm derinleşti ama gözlerindeki o eski, çocuksu parıltıdan eser yoktu.
"Aramızdaki şu soğuk mesafe seni rahatsız etmiyor mu Alin?"Alin, göğsünü sıkıştıran o nefesi dışarıya derin bir iç çekişle bıraktı. O surları korumak zorundaydı; aksi takdirde altındaki enkazın altında kalacaktı. "Aramızda mesafe yok Tuğhan. Sadece büyüdük ve araya birkaç yıl girdi. Sence böyle olması normal değil mi? Konuşacak neyimiz var ki? Üstelemeni gerektirecek bir durum yok." Tuğhan güldü. Ama bu gülüş, içten gelen bir neşenin değil, canı yanan bir adamın hayal kırıklığının sesiydi. Yıllarca uzaktan uzağa başarısını izlediği, her sahaya çıktığında kalbinin bir köşesinde taşıdığı o kızın, şimdi karşısında bir yabancı gibi durması canını yakmıştı. "Böyle mi düşünüyorsun?" dedi, sesi bu defa daha kısık, daha hesap sorar gibiydi.Alin net bir şekilde kafasını salladı. "Böyle düşünüyorum."
Tuğhan, sanki bir savaşı kaybetmiş ama asaletini bozmak istemeyerek ellerini yavaşça cebinden çıkardı. Bakışlarındaki o yoğunluk yerini buz gibi bir kabullenişe bıraktı. "Peki, madem öyle olsun," dedi. Arkasını döndü ve ağır, emin adımlarla yürümeye başladı.Alin, o arkasını dönüp giderken, sanki zaman yavaşlamış gibi öylece arkasından izledi. İçinde bir şeylerin koptuğunu, o her adımda aralarındaki mesafenin milim milim değil, kilometrelerce açıldığını hissetti. Ama dur demedi. Diyemedi.Melis, gün boyu yaşanan gerginliğe ve az önceki bu sessiz savaşa şahit olmanın verdiği o hissiyatla Alin’in koluna dokundu. "İstersen İlay ablayı beklerken çardakta oturalım mı?" Alin, ayakta duracak dermanı kendinde bulamayarak çardağa doğru ilerledi ve kendini ahşap sıraya bıraktı. Melis yanına oturup endişeyle yüzüne baktı. "Ne oldu?" diye sordu fısıldar gibi.Alin’in gözleri hafifçe dolmuştu, sokağın loş ışığında parıldayan yaşları gizlemek için başını eğdi. "Ben bazı şeyleri aşamıyorum Melis," dedi, sesi titriyordu. "Ona kırgın olmam doğru değil belki de... Ama kalbim tamamen de izin vermiyor."
"Biz psikolojide buna kaçıngan bağlanma diyoruz." Melis’in yerine konuşan bu sakin ve tanıdık sesle kızlar başını kaldırdı. Çitlerin arkasında, onları sessizce dinleyen İlay duruyordu. İlay, bahçe kapısından içeri girip adımlarını hiç aceleye getirmeden kızların yanına geldi ve yanlarındaki boşluğa oturdu. O, bu mahallenin çocukluğunu, kimin nerede canının yandığını, hangi yaranın hangi sokakta açıldığını bilen ablalarındandı.
"Alin," dedi İlay. Sesi, az önce fırtınalar kopan o bahçeye sakin, dingin bir huzur yayıyordu. "Tuğhan’ın dönmesiyle birlikte içinde uyanan o öfkeyi, o derin sessizliği çok iyi anlıyorum. Kendine kızıyorsun, değil mi? 'Neden eskisi gibi olamıyorum, neden ona bu kadar yabancıyım, neden içimden ona sarılmak gelirken yüzüm bir buz kütlesine dönüşüyor?' diye soruyorsun kendine. "Alin başını yavaşça salladı. Kirpiklerinin ucunda titreyen o damla düşmesin diye direniyordu, dişlerini sıktı. "Sana çok net bir şey söyleyeyim," dedi İlay, gözlerini Alin’in gözlerinden ayırmadan. "Şu an Tuğhan’a karşı ördüğün o duvarlar, senin kötü bir insan ya da vefasız bir arkadaş olduğunu göstermez. O duvarlar, senin sekiz yaşındaki yaralı çocukluğunun kendini koruma biçimi."
İlay hafifçe öne doğru eğildi, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip sesini biraz daha şefkatli bir tona çekti: "Sen hayatının en büyük, en sarsıcı kaybını Alçin’le yaşadın. Ruhunun diğer yarısı ellerinin arasından kayıp gitti. O yaşta bir çocuğun zihni bu devasa acıyla tek başına baş edemez Alin. O yüzden bilinçaltın bir hayatta kalma mekanizması geliştirdi ve oraya sert bir kod yazdı: 'Çok sevdiklerim ansızın yok olur ve ben arkalarından çaresizce bakarım.'"
Alin’in göğsü hızla kalkıp inmeye başladı. İlay, onun ruhunun en derinindeki gizli odayı tek tek kelimelerle açıyordu. "Tuğhan o dönemde senin sığınağındı," diye devam etti İlay. "Beş abin vardı etrafında, evet... Ama sen acını en saf, en maskesiz haliyle sadece onun yanında yaşayabiliyordun. Çünkü o seninle birlikte Alçin’in yasını tuttu, seni gerçekten anladı. Küçükken ondan aldığın o sözler aslında neydi biliyor musun? Bir aşk ya da basit bir çocukluk bağından öte, 'Lütfen sen de Alçin gibi ölme, lütfen sen de beni bırakıp gitme, ben bir kaybı daha kaldıramam' feryadıydı."Alin’in gözünden bir damla yaş süzüldü, elinin tersiyle hızla sildi ama arkasından gelenleri durduramadı.
"Tuğhan gitti, Alin. Evet, kariyeri için gitti, ölmedi, hep göz önündeydi, televizyonlardaydı ama senin o küçük, yaralı çocukluğundan çekip gitti. Zihnin bunu ikinci bir terk ediliş, ikinci bir 'ölüm' gibi algıladı. 'Bak,' dedi bilinçaltın, 'yine çok sevdin ve yine arkasından el sallayan sen oldun.' İşte o gün, sen canın bir daha öyle yanmasın diye kalbinin etrafına devasa surlar ördün. Kendi kendine yetmeyi, Tuğhan olmadan da nefes alabilmeyi öğrendin. Kendini uyuşturdun." İlay, çardağın sırtlığına yaslanarak Alin’in bu ağır sözleri sindirmesine, rüzgarın o kelimeleri kalbine taşımasına izin verdi. Sokağın sessizliğinde sadece Alin’in içli nefesleri duyuluyordu."Şimdi o çocukluk sığınağın, o surların kapısına dayanmış ve içeri girmek istiyor. Sana eski yakınlığı, eski Alin’i soruyor. Ama sen içeri girmesine izin verirsen, o surları yıkarsan neyden korkuyorsun biliyor musun? 'Ya yine giderse? Ya ben ona kalbimi tekrar açarsam ve o beni yine bu odada tek başıma bırakırsa?'" İlay, Alin’in titreyen elinin üzerine kendi elini koydu, sıcacık bir güven verdi. "Şu an Tuğhan’a soğuk davranıyorsun çünkü ona karşı hissettiğin o mesafe, aslında ona olan sevgisizliğin değil; ondan gelebilecek yeni bir kırılmaya karşı aldığın savunma önlemi. Psikolojide buna güvenli mesafe deriz. Yaklaşamazsın çünkü yaklaşırsan canının yanacağını bilirsin. Uzaklaşamazsın çünkü onu hâlâ çok seviyorsun. Bu yüzden tam ortada, o buzdan duvarın arkasında bekliyorsun."
İlay yüzünde hüzünlü ama umut dolu bir gülümsemeyle sözlerini bitirdi:"Kendini suçlamayı bırak Alin. O duvarlar seni bugüne kadar ayakta tuttu, korudu. Ama artık büyüdün. Tuğhan’a kızgın değilsin; sen aslında seni o yaşta bir kez daha yalnız bırakan o kadere ve o uçağa binip giden geçmişe kırgındın. Bu duvarları bugün yıkmak zorunda değilsin, kapıyı hemen açmak zorunda da değilsin. Sadece kendine ve o içindeki küçük kıza zaman tanı." İlay’ın kelimeleri, Alin’in kalbindeki o buzdan surlarda derin bir çatlak açmıştı. Alin, parmaklarının ucundaki titremeyi dindirmek ister gibi gözlerini sıkıca kapattı, derin bir nefes aldı ve göz pınarlarında biriken son yaş damlasını da silip başını kaldırdı. İlay’ın sıcacık elinin üzerindeki eline baktı önce, sonra o şefkat dolu gözlere. "Teşekkür ederim İlay abla," dedi, sesi nihayet kendi ritmini bulmuştu ama hala biraz pürüzlüydü. "İyi ki geldin. Gerçekten... İyi ki varsın."
İlay gülümsedi, Alin’in elini hafifçe sıktı. "Siz de iyi ki varsınız güzelim. Hadi bakalım, silkinin şimdi. Bu akşam dertlenme akşamı değil." Melis de oturduğu yerde kıpırdanıp Alin’in koluna girdi. "Hadi kalkalım o zaman. Canpolat abimler mekana geçecekti ya, hani çocukluğumuzdan beri ne zaman başımız sıkışsa, ne zaman gökyüzüne bakmak istesek sığındığımız o yere... Teras Kafe’ye çıkalım. Şehrin ışıkları anca vurmuştur sokağa."Üçü birlikte çardaktan kalkıp mahallenin o buram buram yaşanmışlık kokan sokaklarına doğru yürümeye başladılar. Akşam serinliği çökmüştü sokağa; ama bu mahallede hava ne kadar soğursa soğusun, evlerin pencerelerinden sızan sarı ışıklar ve sokaktaki esnafın sıcaklığı insanı sarıp sarmalamaya yeterdi.Tam yolun ayrımına geldiklerinde, sokağın köşesindeki Taş Fırın'ın önünden geçtiler. Fırından yükselen odun ateşinin ve taze simitlerin kokusu sokağı esir almıştı. İsmet Usta’nın oğlu, fırının önündeki küçük bankta oturan emeklilere çay taşırken kızları fark etti. "Alin! Melis! Durun bakayım," diye seslendi içeriden İsmet Usta. Elinde kağıda sarılı, sıcacık üç fırın sütlacıyla dışarı çıktı. "Yavuz Hoca’nın antrenmanı bitti, çocuklara simit dağıttık ama size tatlı ayırdım. Yüzünüz düşmüş sanki, kan şekeriniz yerine gelsin. Hadi afiyet olsun," deyip paketleri Melis’in eline tutuşturdu ve dükkanın yoğunluğuna geri döndü.Birkaç adım sonra, sokağın loş köşesinde feneri yanan o dükkanın önündeydiler.
Antikacı Nuri Amca, nam-ı diğer Tonton Amca dükkanının önündeki hasır sandalyesinde oturmuş, gözlüğünün üstünden onlara bakıyordu. Alin’in durgunluğunu, gözlerindeki o tanıdık gölgeyi bir bakışta anlamıştı; ne de olsa Alin ne zaman ruhunu kaybetse bu dükkanın tozlu raflarına, Nuri Amca’nın eski zaman hikayelerine sığınırdı.Nuri Amca yerinden kalkmadan, o bilge ve babacan sesiyle mırıldandı: "Geçmişin tozunu yutmak iyidir kızım, ama bugünün rüzgarına da karşı durmamak gerekir. Ruhunu uyuşturma, bırak sızlasın. Sızlayan yer canlanır." Alin, Nuri Amca’ya minnettar bir tebessüm gönderdi. Sözün ağırlığı kalbine ulaştı.Tam o sırada sokağın başından bir motor gürültüsü koptu. Mahallenin bıçkın ama altın kalpli delikanlısı, Fırtına Kerem motorunu tamirhanenin önüne doğru yanaştırıyordu. Kaskını çıkarıp kızları görünce hemen omuzlarını dikleştirdi. Tuğhan Arel’in mahalledeki en büyük hayranıydı o; onun maçlarını kaçırmaz, onun gibi bir gün yükselebilmenin hayalini kurardı."Ooo, mahallenin gülleri, selamunaleyküm," dedi Kerem, üstündeki motorcu montunu düzelterek. "Tuğhan abiyle Canpolat abiler yukarıya, Rüzgar’ın yanına çıktı haberiniz olsun. Tuğhan abi biraz gergindi sanki, bir şeye sıkılmış canı. Alin abla, bir arzun, bir isteğin var mı? Motor emrinize amade, nereye derseniz uçurayım?"Alin hafifçe gülümsedi. "Sağ ol Kerem, yukarı çıkıyoruz biz de zaten. Kolay gelsin sana."
Kerem arkasından el sallayıp mahallenin o her şeyden haberdar hızlı adımlarıyla dükkanına seğirtti.Kızlar, mahallenin en yüksek binasının merdivenlerini birer birer tırmanıp Teras Kafe'nin kapısını açtıklarında karşılaştıkları manzara tam da çocukluklarının resmiydi. İşletmeci Rüzgar, her zamanki sakinliğiyle tezgahın arkasındaydı. Terasın en uç noktasında, şehrin parıltılı ışıklarına ve mahallenin çatılarına bakan o meşhur masada ise erkekler oturuyordu. Çağıl ve Canpolat hararetli bir şeyler konuşuyor, aralarında gülüşüyorlardı. Ancak Tuğhan, elleri önündeki çay bardağına sarılı, bakışlarını sokağın karanlığına dikmiş öylece oturuyordu. Yüzündeki o sert, mesafeli ama içten içe fırtınalar kopan ifade, az önce sokağın ortasında Alin’e arkasını dönüp giden o kırgın adamın ta kendisiydi.Kızlar terasın açık alanına, esen o hafif rüzgara doğru adımladılar. Ayak seslerini duyan Çağıl başını kaldırdı. "Geldiniz mi nihayet? Biz de tam çayları tazeliyorduk."
Tuğhan, Alin’in sesini, adımlarının ritmini çok iyi bildiğinden, başını yavaşça çevirdi. Gözleri buluştuğunda aralarındaki o görünmez duvar yeniden yükseldi ama bu kez o duvarın ardında birbirini anlamaya çalışan iki yaralı çocukluk vardı. Alin, kaçmak yerine bu defa Tuğhan’ın gözlerinin içine baktı. Mesafe hala oradaydı, buzlar henüz erimemişti; ama sığınak bildikleri bu terasta, şehrin ışıkları altında, ikisi de birbirinin sessizliğini ilk kez gerçekten duyuyordu.Canpolat hemen yanındaki sandalyeleri geriye çekerek, "Geçin geçin, tam vaktinde geldiniz. Rüzgar! Bize oradan taze çay yolla!" diye seslendi tezgaha doğru.Tam o sırada terasın kapısı sertçe açıldı ve içeriye soluk soluğa, neşeli bir ses sızdı. "Ulan insafsızlar! İnsan amcasını mahallede bırakıp kaçak çay içmeye terasa mı çıkar?" Gelen, Fatih’ti. Üzerindeki ceketini sandalyenin arkasına asarken her zamanki gibi enerji saçıyordu. Gidip Alin’in saçlarını karıştırarak yanına oturdu. "Aşağıda Fırtına Kerem’i gördüm, 'Ağalar yukarıda, durumlar gergin' dedi. Ne gerginliği yahu, bu güzel yaz akşamında?" Fatih’in gelişiyle masadaki o son gerginlik kırıntısı da havaya karıştı. Çağıl, fırından gelen sütlaçları masanın ortasına yerleştirirken güldü. "Kerem’in her zamanki abartmaları işte. Hoş geldin amca bey, otur da İsmet Usta’nın torpilinden ye." Tuğhan, Fatih’in gelip masanın havasını değiştirmesiyle derin bir nefes aldı. Bakışlarını Alin’den ayırıp çay bardağına sabitledi, yüzünde çok uzun zaman sonra ilk kez hafif, samimi bir tebessüm belirdi. Fatih’le az top koşturmamışlardı bu mahallenin sokaklarında. "Hafıza Bakkal Cevat Amca’ya uğradım gelmeden," dedi Fatih, sütlaçtan bir kaşık alırken. "Bana eski defterleri gösterdi. Hatırlıyor musunuz, bir keresinde Çınaraltı Kahvesi’nin camını kırdığımız o yılı? Muhtar Rıza arkamızdan elinde sopayla koşuyordu. Hepimiz daldık bakkala, Cevat Amca da bizi tezgahın arkasına saklayıp Muhtar’a 'Çocuklar fırın tarafına kaçtı' diye yalan söylemişti."
Melis neşeyle araya girdi. "Ay evet! Ama o gün camı kıran kesinlikle Çağıl abiydi! Topa öyle bir abandın ki, Muhtar Rıza’nın o meşhur sarı-lacivert kupalarından biri de gitmişti."Çağıl ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Suçumu kabul ediyorum. Ama arkamdan 'Vur oğlum Çağıl!' diye bağıran da Canpolat’tı, onu ne yapacağız?"Canpolat çayından bir yudum alıp sırıttı. "Ben taktik dehasıyım oğlum, Yavuz Hoca’dan öyle gördük Altın Ayaklar lokalinde. Ben gaza getiririm, sen vurursun."Masada yükselen kahkahalar, terasın duvarlarını aşıp sokağın sessizliğine karıştı. Alin, başını arkaya doğru yaslayıp onları izlerken içindeki o sıkışmışlığın yavaş yavaş gevşediğini hissetti. Gözü bir an Tuğhan’a kaydı. Tuğhan da geçmişin o saf günlerini hatırlamanın verdiği bir huzurla gülüyordu. O kadar içten gülmüştü ki, Alin’in hafızasındaki o sekiz yaşındaki çocuk birden canlanıverdi."Asıl büyük bombayı unuttunuz," dedi İlay, çay bardağını masaya bırakarak. Gözlerini Tuğhan ve Alin’in üzerinde gezdirdi ama bunu hiç incitmeden, adeta o eski günlerin hatırına bir köprü kurar gibi yaptı. "Madam Sofia’nın bahçesindeki erguvanların altına saklanıp gizlice onun gramofonunu dinlediğimiz o akşamı hatırlıyor musunuz? Hepimiz çıt çıkarmadan oturuyorduk. Sonra Alin’in ayağı o eski teneke kutuya çarpmıştı."
"Tuğhan da Alin’i korumak için Madam Sofia’nın karşısına çıkıp 'Kutuyu ben tekmeledim Madam, Alin’in suçu yok' demişti," diye tamamladı Fatih, göz kırparak. "Madam Sofia da o asil tavrıyla Tuğhan’ın kulağını hafifçe çekip hepimize de limonata ikram etmişti. "Bu anıyla birlikte masaya kısa, sıcak bir sessizlik çöktü. Tuğhan’ın bakışları yavaşça Alin’e döndü. O akşamı hiç unutmamıştı. Alin de ona baktı. İlay’ın az önce aşağıda çardakta söylediği kelimeler bir kez daha zihninde yankılandı: 'O senin sığınağındı...'Tuğhan, sesindeki o eski, kırgın alayı tamamen bir kenara bırakıp sakin, pes bir sesle konuştu: "Madam Sofia’nın limonatası kadar güzelini bir daha hiçbir yerde içemedim." Alin, onun bu doğrudan ve samimi hamlesi karşısında duvarlarını bir milim daha indirdi. Dudaklarında beliren küçük ama sahici bir tebessümle, "Ben de," dedi hafifçe. "Hala o erguvan kokusunu ne zaman duysam aklıma o akşam gelir."
Masadaki diğerleri aralarındaki bu sessiz akışı bozmamak için taze çaylardan, mahallenin diğer dedikodularından bahsetmeye devam ettiler. Fatih, Canpolat’a laf yetiştiriyor, Melis ise Çağıl’ın fırın sütlacından gizlice otlanıyordu.Terasın kapısı bir kez daha, bu defa daha coşkulu bir gürültüyle açıldı. Önde Kerem, arkasında mahallenin sokaklarında akşam ezanına kadar top peşinde koşturan, formaları sırtlarında iki genç çocukla birlikte içeri girdi. Rüzgar da tezgahın arkasından çıkmış, elinde koca bir demlikle masaya doğru adımlıyordu."Mekan sahibi olarak çay servislerine el atmaya geldim," dedi Rüzgar, masadakilere tek tek gülümseyip boşalan bardakları doldururken. Bir tabure çekip Fatih’in yanına ilişti. Kerem ise çocukları masanın kenarına doğru yanaştırdı, gözleri parlayarak Tuğhan’a baktı. "Tuğhan abi, bak bu ufaklıklar Altın Ayaklar’ın yeni yıldızları. Yavuz Hoca bunlara taktik veriyor ama akılları fikirleri sende. 'Tuğhan abi terasa çıkmış' deyince antrenman çıkışı peşime takıldılar." Çocuklardan biri, üzerinde hafifçe bol duran sarı-lacivert formayı çekiştirerek utangaçça öne çıktı. "Tuğhan abi, lig maçları ne zaman başlıyor? Seni televizyonda izlemek için Çınaraltı Kahvesi’nde Rıza amca şimdiden dev ekranı hazırlatıyor." Tuğhan, çocukların o saf hayranlığını görünce masadaki tüm yorgunluğunu unuttu. Sandalyesinde öne doğru eğilip çocuğun saçını hafifçe dağıttı. "Çok az kaldı aslanım. Önümüzdeki hafta ilk maç var. Ama bu sene işimiz sıkı, antrenmanlar çok yoğun başladı. "Canpolat, çayından derin bir yudum alıp araya girdi. "Eee, koca Fenerbahçe’nin as kadrosuna girmek kolay değil. Gururumuzsun oğlum. Ama bu yoğunlukta mahalleyi, bizi ihmal etmek yok, ona göre."Tuğhan, bakışlarını masanın etrafında gezdirdi. Gözleri bir an Alin’in üzerinde durdu, ardından derin bir nefes alarak konuştu: "İhmal etmek istemiyorum zaten. Ama dürüst olmak gerekirse, önümüzdeki birkaç hafta kamplar, çift idmanlar var. Günlerim biraz yoğun ve karışık geçecek. Lig temposu malum..."
Masadaki o eski dostluk ve korumacılık anında devreye girdi. Fatih, elini masaya vurarak, "O zaman planı sana göre yapıyoruz kardeşim," dedi net bir sesle. "Sen ne zaman nefes alacak vakit bulursan, ne zaman bu tarafa kaçabilirsen bize haber ediyorsun. Gerekirse Altın Ayaklar lokalinde toplanırız, gerekirse yine burada Rüzgar’ın terasında sabahlarız." Çağıl da onu onayladı. "Aynen öyle. Sen yeter ki fikstürünü, boş günlerini bize çıtlat. Biz o günleri boşaltır, sana uygun olacak şekilde bir araya geliriz. Hatta bir gün senin idmandan sonra toplanıp Taş Fırın’dan taze sıcak simitleri kapar, hep beraber Çınaraltı’nda Rıza amcanın çayını içeriz."Melis heyecanla el çırptı. "Ay harika olur! Annem de o çok sevdiğimiz bisküvili pastadan yapar. Çocukluğumuzdaki gibi." Tuğhan, etrafını saran bu koşulsuz sevgi ve destek çemberi karşısında duygulanmıştı. Yıllarca büyük kulüplerin, kameraların ve profesyonel dünyadaki o rekabetin içinde savaşmıştı. Şimdi ise büyüdüğü bu mahalle de, sırtını yaslayabileceği kocaman bir ailesi olduğunu yeniden hatırlıyordu. "Sağ olun," dedi sesi pürüzsüz ve derinden gelerek. "Bunu duymak bile yetti."Alin, sessizce Tuğhan’ı izliyordu. Onun o omuzlarındaki profesyonel yükü ama mahallesine döndüğünde çocuklaşan o yanını gördükçe içinin titrediğini hissetti.Alin, önündeki çay bardağını parmaklarıyla kavrayıp başını kaldırdı. Herkesin neşeyle sonraki haftanın planlarını tartıştığı o gürültünün arasında, doğrudan Tuğhan’ın gözlerinin içine baktı. Sesi kısık ama masadaki herkesin duyabileceği kadar netti: "Sen sadece işine odaklan Tuğhan. Biz hep buradayız, hiçbir yere gitmiyoruz. Sana uyan ilk akşamda, nerede dersen orada toplanırız."Tuğhan, Alin’in bu beklenmedik ve içten hamlesiyle duraksadı. O buzdan duvarın arkasından gelen bu sıcak ses, onun da içindeki kırgınlığı bir anda eritiverdi. Alin’in gözlerindeki o kaçışın yerini sakin bir kabullenişe bıraktığını gördü. Dudaklarında beliren gülümseme bu kez tamamen içtendi, gözlerinin içi parladı."Tamam," dedi Tuğhan, sesindeki o gizli minnetle. "Söz. İlk boş günümde buradayım."Kerem ve çocuklar da bu sözle birlikte neşeyle tezahürat yaparken, Rüzgar masaya taze demlenmiş çayları doldurmaya devam etti. Şehrin ışıkları aşağıda dalgalanırken, Teras Kafe’nin bu eski masasında zaman bir anlığına durmuştu. Alin ve Tuğhan aralarındaki o uzun yılları, kırgınlıkları ve mesafeleri bir çırpıda yok edememişlerdi belki; ama çocukluklarının geçtiği bu sokakların sıcaklığı, ikisinin de yüreğine aynı sızıyı ve aynı iyileşme umudunu fısıldamıştı. Kendilerine ve içlerindeki o yaralı çocuklara zaman tanımak, belki de ilk kez bu kadar mümkündü.
✨
Fenerbahçe Can Bartu Tesisleri, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kulübün o bildik, disiplinli hareketliliğine bürünmüştü. Samandıra’nın çim kokusu, ligin başlamasına sadece bir hafta kalmış olmanın verdiği o tatlı ama gergin havayla birleşiyordu. Takım, yaklaşan yoğun fikstür öncesinde son hazırlık kampı için tesislerde kampa girmişti; odalar ayarlanmış, beslenme programları dakikası dakikasına optimize edilmişti.Tesislerin başhekimi profesörün bir üniversite konferansı için şehir dışında olmasından dolayı, tüm sağlık ekibinin ve oyuncuların yükü bu süreçte kulübün genç ama son derece disiplinli spor hekimi Alin’in omuzlarındaydı. Alin, elindeki tabletten oyuncuların son laktat testlerini incelerken, yanında kulübün enerjik diyetisyeni Selinay vardı. Selinay, "Alin, Emre yine dün gece uyku saatini kaçırmış, saat verilerinde dalgalanma var. Yağ oranını da sabitleyemedik bir türlü," diyerek söyleniyordu.Alin hafifçe iç çekip tam cevap verecekken, koridorun başından bir hareketlilik koptu. Yurt dışı macerasının ardından yuvasına, Fenerbahçe’ye geri dönen Tuğhan Arel, üzerinde sarı-lacivert antrenman ürünleriyle sağlık merkezinin kapısından içeri girdi. Gitmeden önce bu kulüpteydi, buranın havasını bilirdi ancak o gittikten sonra kadro ciddi anlamda revize edilmiş, ortaya uluslararası bir karma kadro çıkmıştı."Kolay gelsin," dedi Tuğhan, sesi koridorda yankılanırken. Gözleri ilk olarak Alin’i buldu. Alin başını kaldırıp profesyonel bir nezaketle gülümsedi. "Sağ ol Tuğhan. Hoş geldin. Takım da yavaş yavaş toplanıyor, istersen sahaya geçelim."Birlikte antrenman sahasına doğru yürürlerken ekibin diğer üyeleri de koridorda belirmeye başladı. Tuğhan’ı ilk karşılayan, takımın otuz dört yaşındaki tecrübeli kaptanı, kalecisi Mertkan Sağlam oldu. Mertkan, o kalıplı cüssesiyle Tuğhan’a sarıldı. "Hoş geldin be koçum! Sonunda bitti hasret." Tuğhan da Mertkan’ın sırtına vurdu. "Hoş bulduk kaptan."Sahaya adım attıklarında teknik direktör Gökhan Sönmez’in sert ve gür sesi sahada yankılandı. Elli altı yaşındaki eski milli futbolcu, Avrupa görmüş o taktik dehası adam, elindeki düdükle sahanın ortasında dikiliyordu. "Tuğhan! Geç bakalım şöyle. Beyler, toplanın!"Takım saniyeler içinde hocanın etrafında kenetlendi. Gökhan Hoca, sert ama adaletli bakışlarını kadronun üzerinde gezdirdi. "Tuğhan’ı zaten birçoğunuz tanıyorsunuz, kalitesini biliyorsunuz. Ama yeni gelenlerle de kaynaşma vaktidir. Haftaya lig başlıyor, şakası yok. Herkes birbirinin ciğerini bilecek sahada!"Hocanın konuşmasının ardından tanışma faslı başladı. Tuğhan’a ilk yaklaşan, takımın neşesi, kıvırcık saçlı Arjantinli sağ kanat Mateo Rodriguez oldu. Hınzır bir bakışla Tuğhan’ın elini sıktı, sonra Alin’e dönüp yüksek sesle, "Oye Alin! ¿Este chico sabe jugar o es solo cara bonita?" (Alin! Bu çocuk oynamayı biliyor mu yoksa sadece güzel bir yüz mü?) diyerek Arjantin argosuyla takıldı. Alin gözlerini devirerek İspanyolca cevap verdi: "Te frotará las orejas en el campo, Mateo." (Sahada kulaklarını çeker senin, Mateo.)
O sırada takımın sol beki, on dokuz yaşındaki çelimsiz ama içi içine sığmayan Arda Can Yılmaz hemen Alin’in yanına sokuldu. Elini hafifçe arka adalesine götürüp, "Alin abla, şuramda hafif bir çekme var gibi ya, antrenman sonu bir baksan mı?" dedi, gözleri parlayarak. Asıl derdinin sakatlık değil, Alin’le iki kelime konuşabilmek olduğunu herkes biliyordu. Alin onun bu çocuksu hayranlığına tebessüm edip, "Dinamik ısınmanı iyi yap Arda Can, bakarız," dedi.Tuğhan, takımın sol kanadı, Yağız Şahin ile el sıkıştı. Yağız, "Hoş geldin abi, seninle sol kanadı uçuracağız bu sene," diyerek samimi bir giriş yaptı. Yağız ve Alin’in yaşları yakın olduğu için aralarındaki arkadaşça iletişim Tuğhan’ın gözünden kaçmamıştı ama profesyonelliğini bozmadı.Sahanın diğer ucunda ise tam bir disiplin abidesi duruyordu. Alman orta saha Sebastian Weber, elindeki nabız verilerini Alin’e göstererek tıbbi terimlerle laktat eşiğini tartışmaya başlamıştı bile. Hemen yanlarında ise Senegalli dindar orta saha Moussa Diop sakin bir güç gibi duruyor, Selinay’ın hazırladığı özel protein ve beslenme programına harfiyen uyduğunu belirten bir şeyler söylemekteydi. Takımın sihirbazı Emre Aydın, uykusuz gözlerle Tuğhan’a sarılırken, Selinay arkadan seslendi: "Emre, o değerler ne öyle? Yine mi gece uykusu kaçtı?" Emre arkasını dönüp sırıttı: "Hocam, sihirbazlar gece çalışır."Sert savunmacılara geldiğinde ise hava biraz daha ciddileşti. İtalyan stoper, modellik yapabilecek kadar yakışıklı Alessandro Rossi, her zamanki soğukkanlılığıyla Tuğhan’a "Welcome" derken; yanındaki Demirhan Kurt, dizindeki bandajı Alin’den saklamaya çalışıyordu. Alin keskin gözleriyle durumu fark edip, "Demirhan, o dizindeki ne? Antrenmana o şekilde çıkamazsın, kavga istemiyorum yine," dedi otoriter bir sesle. Demirhan homurdandı: "Hocam valla bir şey yok, Tank gibiyim."
En arkada ise soğuk bir nevale gibi duran, Danimarkalı gol makinesi Viktor Nielsen vardı. Kimseyle konuşmayan bu dev adam, Tuğhan’ın yanına gelip sadece başıyla selam verdi. Ancak Alin’e döndüğünde bakışları yumuşadı; Alin’in ona uyguladığı özel fizik tedavi yöntemleri sayesinde kariyer zirvesini yaşıyordu ve bu tıbbi disipline minnettardı.Gökhan Hoca’nın düdüğü bir kez daha Samandıra semalarında çınladı. "Evet beyler! Kampın en ağır idmanı başlıyor. Çift kale maç için yelekleri alın. Göreyim sizi!"
Takım sahaya dağılırken, Tuğhan yeleğini giymeden önce Alin’in yanından geçti. Göz ucuyla Alin’e baktı, yüzünde tamamen odaklanmış bir futbolcu ciddiyeti vardı. "Görüşürüz Hoca," dedi hafif bir tonda.Alin, elindeki tableti göğsüne bastırıp onun sahadaki dik duruşunu izledi. "Sakatlanmadan bitir şu idmanı, gözüm üzerinde," diye mırıldandı. Lig başlamak üzereydi, bu muazzam karma kadronun ve Tuğhan’ın bu sene yapacağı her hamle, Samandıra’nın bu çimlerinde şekillenecekti.Gökhan Hoca’nın düdüğüyle birlikte sahanın ortasında adeta küçük bir savaş başladı ama bu, içinde bolca kahkaha ve hırs barındıran cinsten bir savaştı. Takım sarı ve lacivert yeleklerle ikiye bölünmüştü. Sarı takımın hücum hattında Tuğhan, Yağız ve Viktor; lacivert takımın savunmasında ise adeta etten bir duvar ören Mertkan, Demirhan ve Alessandro vardı.İlk dakikalardan itibaren tempo tavan yaptı. Emre, her zamanki disiplinsizliğine inat ayağına topu aldığında büyüleyici işler yapmaya başladı. Topu ayağının dışıyla öyle bir büktü ki, top savunmanın arkasına sarkan Tuğhan’ın tam koşu yoluna düştü. Tuğhan, meşin yuvarlağı göğsüyle yumuşatıp tam kaleye vuracakken arkasından bir gölge belirdi.Demirhan, sakatlığını unutturmak istercesine o dev cüssesiyle Tuğhan’a öyle bir omuz attı ki, Tuğhan kendini çimlerin üzerinde buldu. Kaleci Mertkan topu rahatça kontrol ederken, Demirhan hemen Tuğhan’a elini uzatıp sırıttı: "Hoş geldin abi lige, buralar yurt dışına benzemez." Tuğhan onun elini tutup ayağa kalkarken güldü, üstündeki çimleri silkeledi. Gökhan Hocanın bakışlarını gören Demirhan hemen ellerini iki yana açıp masum bir ifade takındı: "Temiz hocam, valla topa!"
Maçın ilerleyen dakikalarında sahne Brezilyalı Lucas ve Arjantinli Mateo’nun oldu. Lucas, sağ kanattan o kadar hızlı fırladı ki, hızıyla rüzgar estirdi. Topu çizgide Mateo’ya aktardığında, Mateo kıvırcık saçlarını sallayarak topun üstüne bastı, kendi etrafında dönüp şık bir çalımla Arda Can’ı oyundan düşürdü. Mateo pozisyonun ardından yedek kulübesine, Alin’e doğru dönüp, "Mira esto, doctora! Soy el rey!" (Buna bak doktor! Kral benim!) diye bağırdı. Alin gülerek kafasını sallarken, Alman Sebastian Weber araya girdi. Makine gibi bir disiplinle Mateo’nun ayağından topu söküp aldı ve oyunu hemen ters kanada açtı. Sebastian sahada basmadık yer bırakmıyor, bir yandan da kendi nabız saatin kontrol ediyordu. Alin onun bu analitik yapısına hayranlıkla baktı; kulüpte laftan anlayan birilerinin olması gerçekten bir nimetti.Sol kanatta ise Yağız, karizmatik hareketlerle topu taşıyordu. Topu ceza sahasına kestiği an, o ana kadar çıtını çıkarmayan Danimarkalı Viktor Nielsen sahneye çıktı. Viktor, o devasa boyuyla havaya yükseldi ve topu Mertkan’ın uzanamayacağı köşeye sert bir kafa vuruşuyla bıraktı.Golün ardından Viktor, sevinmek yerine sadece Tuğhan’a dönüp yumruğunu havaya kaldırdı. Tuğhan da onun yanına koşup yumruklarını tokuşturdu. Bu ikilinin kimyası, haftaya başlayacak lig öncesi Gökhan Hoca’nın yüzünü güldürmeye yetmişti. Hocanın "Aferin beyler, işte bu!" diyen gür sesi Samandıra duvarlarında yankılandı.Antrenmanın sonlarına doğru, genç yetenek Arda Can, sol kanattan kaptığı topla içeri kat etti. Karşısına tecrübeli kaptan Mertkan çıktı. Arda Can şut çekecekmiş gibi yapıp topu Tuğhan’ın önüne bıraktı, Tuğhan da gelişine nefis bir plaseyle topu ağlara gönderdi. Golün ardından Arda Can hemen Alin’in olduğu tarafa bakıp formasını düzeltti. Onun bu çocuksu tatlılığını fark eden Tuğhan, Arda’nın boynuna sarılıp, "Güzel pas aslanım, ama gözün sahada olsun, kulübede değil," diye fısıldayarak takıldı. Arda Can’ın yüzü hafifçe kızardı.Gökhan Hoca’nın uzun düdüğü antrenmanın bittiğini haber verdiğinde, tüm takım nefes nefese çimlerin üzerine serilmişti. Selinay elindeki izotonik içeceklerle sahaya daldı. "Emre, Sebastian, Moussa! Herkes kendi rengindeki içeceği alsın, yağ yakım dengenizi bozmayın!" diyerek otoritesini konuşturdu. Senegalli Moussa Diop, sakin bir tebessümle içeceğini alıp Selinay’a teşekkür etti.Alin ise elinde buz paketleri ve bandajlarla sahaya girdi. Doğruca Demirhan’ın yanına gitti. "Otur bakayım şuraya," dedi. Demirhan kuzu kuzu çimlere oturduğunda Alin onun dizini kontrol etmeye başladı. "Sana kendini sakatlatma demiştim değil mi? Bak, hafif bir ödem var. Şimdi doğruca buz tedavisine gidiyorsun." Tuğhan, elinde su şişesiyle Alin’in birkaç adım uzağında durmuş, onun bu işine aşık, otoriter halini izliyordu. Alin başını kaldırdığında Tuğhan’ın ona bakan hayranlık dolu gözleriyle karşılaştı. Tuğhan adımlayıp Alin’in yanına geldi, sesini sadece onun duyabileceği bir tona ayarlayarak, "İyi idmandı Hoca. Sakatlanmadan bitirdim, sözümü tuttum," dedi göz kırparak.Alin, kalbinin ritmini değiştiren bu cümleye karşı derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi. "Güzel. Sözünü tutmana sevindim. Şimdi git ve kaslarını esnet, haftaya büyük gün."Takım, arkalarında neşeli kahkahalar ve ter kokan formalarla soyunma odasına doğru ilerlerken; Samandıra tesisleri, yeni zaferlerin ve yavaş yavaş birbirine kenetlenen kalplerin ilk büyük provasına ev sahipliği yapmıştı.
İstanbul Adliyesi’nin ağır kasveti, koridorlara sinen çay ve eski evrak kokusuyla birleştiğinde insanı basan o tanıdık havayı Defne her soluduğunda, buraya ne kadar çabuk alıştığına şaşırırdı. İstanbul’a geleli henüz birkaç ay olmuştu ama o, adliye koridorlarında topuklarının çıkardığı o kendinden emin sesle şimdiden bir imza bırakmıştı. Eğilmeyen başı, dosyalarına olan sarsılmaz hakimiyeti ve adalete olan o saf inancıyla Defne Şahin, bu devasa binanın labirentlerinde adından saygıyla söz ettiren bir avukat olmuştu.Karşısındaki odanın kapısında yazan isim ise bu binanın bir başka gerçeğiydi: Cumhuriyet Savcısı Boran Simavi.
Boran, adalet kavramının ete kemiğe bürünmüş hali gibiydi. Ağırbaşlı, az konuşan, gözleriyle bile insanın içini okuyabilen o adamlardandı. Mesleğinin ağırlığı omuzlarına bir zırh gibi oturmuştu; ne bir eksik ne bir fazla, tam bir savcıydı.Defne, elindeki klasörü göğsüne bastırarak Boran’ın yarı açık odasının kapısını iki kez tıklattı. İçeriden gelen o tok, pürüzsüz ses "Giriniz," dedi. Boran, masasının üzerindeki kalın ceza dosyasından başını kaldırdığında karşısında Defne’yi gördü. Yüzündeki o her zamanki mesafeli ama saygılı ifade yerini hafif, neredeyse belirsiz bir tebessüme bıraktı. Kalemini masanın üzerine usulca bıraktı."Avukat Hanım," dedi Boran, koltuğunda hafifçe dikleşerek. "Yine bir usul tartışması için mi buradasınız, yoksa bu sefer müvekkilinizin masumiyetine beni gerçekten ikna edebilecek bir deliliniz var mı?"Defne, odanın ortasındaki deri koltuklardan birine otururken kendinden emin bir şekilde gülümsedi. Klasörü masanın üzerine, Boran’ın tam önüne bıraktı."Savcı Bey, ben sizi ikna etmekle uğraşmam, bilirsiniz. Ben delilleri önünüze koyarım, siz de zaten adil bir adam olduğunuz için doğru olanı görürsünüz." Klasörün kapağına hafifçe vurdu. "Son nihai rapor geldi. Müvekkilimin o gece olay yerinde olmadığını kanıtlayan HTS kayıtları ve PTS görüntüleri. Sanırım artık iddianameyi yeniden gözden geçirmeniz gerekecek."Boran, gözlerini Defne’nin gözlerinden ayırmadan klasöre uzandı. Kapağını açıp sayfaları ağır ağır çevirirken odada sadece kağıt sesleri yankılanıyordu. Defne, onun bu sakin, acelesiz hallerine hayrandı aslında. Boran paniklemezdi, fevri kararlar vermezdi. "Güzel bir çalışma," dedi Boran birkaç dakika sonra, başını kaldırarak. Gözlerinde takdir eden bir parıltı vardı. "İstanbul’a hızlı adapte oldunuz Defne Hanım. Buranın adliye koridorları insanı çabuk yorar ama sizde o yorgunluğu göremiyorum."Defne, arkasına yaslanıp saçlarını omzunun arkasına itti. "Doğru bildiğim yolda yürürken yorulmam ben, Boran Bey. Ankara’da da böyleydim, İstanbul’da da böyleyim. Adalet her yerde aynı dili konuşuyor neticede."Boran, ellerini masanın üzerinde birleştirdi. O ağırbaşlı duruşunun ardındaki insanı nadiren gösterirdi ama Defne’nin bu dik ve samimi duruşu, onun da o resmi duvarlarını esnetiyordu."Haklısınız," dedi Boran, sesi bu kez biraz daha yumuşak, biraz daha kişisel bir tona bürünmüştü. "Ama bu şehirde o dili konuşanların sayısı azaldıkça, sesinizi daha çok yükseltmeniz gerekir. Sizinki iyi bir ses. Adliye koridorlarında yankılanması güzel."Defne, bu beklemediği iltifat karşısında yanaklarının hafifçe ısındığını hissetti ama profesyonelliğinden ödün vermedi. Gözlerini Boran’ın koyu renk gözlerine dikti. "O zaman bu sesin hakkını verelim. Dosyadaki adli kontrol talebinin kaldırılmasını bugün işleme koyacak mısınız?"Boran, hafifçe güldü. Bu, adliyede çok az insanın şahit olduğu, yüz hatlarını tamamen değiştiren içten bir gülüştü. Kalemini tekrar eline aldı."Evrakları inceleyeceğim. Eğer gerçekten dediğiniz gibiyse akşama kalmadan talebinizi yazarım. Kimsenin hakkı üzerimizde kalmasın."Defne ayağa kalktı, ceketinin önünü ilikledi. "Teşekkür ederim, Savcı Bey. İyi çalışmalar.""İyi çalışmalar, Avukat Hanım."Defne odadan çıkıp kapıyı arkasından kapatırken, Boran arkasından bakmaya devam etti. İstanbul Adliyesi bugün her zamankinden daha griydi belki ama Defne Şahin’in adalet binasına getirdiği o taze soluk, Boran’ın masasındaki en ağır dosyaları bile hafifletmeye yetmişti.
Akşamüstünün tatlı serinliği, çarşının kalabalık ve neşeli gürültüsüne karışırken Afşin ve Ayşen el ele yürüyordu. Dükkanların vitrinlerinden sızan sıcak ışıklar, evlilik hazırlığındaki bu iki genç aşığın adımlarını daha da keyifli kılıyordu. Birkaç hafta sonra birleşecek hayatlarının tatlı telaşı, ikisinin de gözlerinden okunuyordu.Ayşen, elindeki çeyizlik dükkanından aldıkları küçük paketi hafifçe sallayarak Afşin’e döndü. Yüzünde muzip bir gülümseme vardı."Eee, müstakbel kocam," dedi, sesindeki neşeyle Afşin’in koluna biraz daha sokulurken. "Çarşı pazar işini de başarıyla atlattık. Şimdi önemli konumuza geliyorum: Ben çok açım."Afşin, Ayşen’in bu çocuksu heyecanına dayanamayıp saçlarına hafif bir öpücük kondurdu. "Annem sırf sen geliyorsun diye sabahtan beri mutfaktan çıkmadığına yemin edebilirim ama kanıtlayamam. En sevdiğin zeytinyağlı sarmayı dünden halletmişti zaten."Ayşen’in gözleri parıldadı. "Annene bayılıyorum." Tam o sırada aklına gelen bir detayla adımlarını biraz yavaşlattı. "Aklıma gelmişken... Benim biricik görümcem, Alin’im nerelerde? Hiç sesi soluğu çıkmadı bugün. Akşama evde, değil mi? Çok özledim onu, iki lafın belini kırardık."Afşin hafifçe güldü, başını iki yana sallarken sesindeki gurur ve sevgi karışımı ton kendini belli ediyordu."Ah, o bizim koşturmacası bitmeyen doktorumuz..." dedi Afşin, sokağın köşesindeki çay ocağından yayılan taze çay kokusunu içine çekerek. "Alin bu akşam evde yok maalesef. Kulübün yoğun bir kamp dönemi başladı, iş sebebiyle birkaç gün tesiste kalacaklar. Evde olsaydı kesin seni benden daha çok sahiplenir, baş köşeye oturturdu zaten."Ayşen hafifçe içini çekti ama yüzündeki gülümseme eksilmedi. "Doğru ya, kamp dönemi... Neyse, işleri rast gitsin de döndüğünde acısını çıkarırız artık."Yavaş yavaş çarşının kalabalığından çıkıp, akşamın dinginliğine bürünen ara sokaklara saptılar. Gökyüzü laciverte dönerken, sokak lambaları birer birer yanmaya başlamıştı. Afşin, Ayşen’in elini biraz daha sıkı kavradı."Alin yok ama," dedi Afşin gözlerinin içi gülerek, "annemle babam seni baş tacı etmek için sabırsızlanıyor. Hem fena mı? Bu akşam tamamen bizim geleceğimizden, düğün dansımızdan ve belki de balayından konuşuruz."Ayşen, yanaklarına hücum eden tatlı bir pembelikle başını Afşin’in omzuna yasladı. "Seninle geçen her an, her plan zaten şimdiden rüya gibi..."
Şirketin geniş camlarından içeri süzülen akşamüstü güneşi, çizim masalarının üzerindeki eskiz kağıtlarını ve cetvelleri altın sarısına boyuyordu. Ofis çalışanlarının büyük kısmı çoktan çıkmış, geriye sadece bilgisayar fanlarının hafif uğultusu ve bir de mimarlık dünyasının dahi ama bir o kadar da huysuz ismi Çağıl ile çiçeği burnunda stajyeri Buket kalmıştı. Buket, önündeki devasa ekrana bakarken şakaklarındaki saçları geriye doğru üfledi. Sabahtan beri Çağıl’ın revize üstüne revize verdiği butik otel projesinin cephe tasarımı üzerinde çalışıyordu."Sonunda bitti," diye mırıldandı Buket, sesindeki zafer nidasını gizlemeye gerek duymadan. Bilgisayarı kaydedip arkasına yaslandı ve ofisin diğer ucunda, kendi cam bölmesinin ardında kahvesini yudumlayan Çağıl’a doğru zafer kazanmış bir edayla baktı. "Çağıl Bey, revizyon 14 bitti. Eğer bunu da beğenmezseniz, kendimi bu projenin temel harcına katacağım, bilginiz olsun." Çağıl, gözlüğünün üzerinden Buket’e baktı. Dudaklarının kenarında, Buket’i her seferinde deli eden o sinir bozucu ama bir o kadar da çekici yarım gülümseme belirdi. Ağır adımlarla odasından çıkıp Buket’in masasına doğru yürüdü. Elleri cebinde, eğilip ekrandaki çizimi incelemeye başladı. Buket, onun hafifçe üzerine sinmiş kahve ve odunsu parfüm kokusunu hissederken ister istemez dikleşti. "Hımm..." dedi Çağıl, sesini bilerek şüpheci bir tonda uzatarak. "Çizgiler fena değil. Ama sanki o sol köşedeki cumbalı geçiş... Nasıl desem? Biraz 'yeni mezun' kokuyor."Buket gözlerini devirdi, sandalyesinde tamamen ona döndü. "Yeni mezun kokmuyor Çağıl Bey, o bir post-modern dokunuş. Ayrıca siz bana geçen hafta 'özgün ol' dememiş miydiniz? Özgünlük sınırları sadece sizin çizdiğiniz sınırlardan mı ibaret?"Çağıl, masanın kenarına hafifçe kalçasını dayayıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Buket’e yukarıdan, muzip gözlerle baktı. "Ben sana özgün ol dedim Buket, kuralları tamamen hiçe say demedim. Ama kabul etmeliyim..." Eğilip yüzünü Buket’in yüzüne biraz yaklaştırdı, sesini hafifçe düşürdü. "Sinirlenince projelere daha iyi odaklanıyorsun. Belki de seni her gün biraz delirtmeliyim."Buket’in kalbi, aralarındaki bu ani yakınlıkla ritmini şaşırsa da duruşunu bozmadı. Gözlerini Çağıl’ın kahverengi gözlerine dikti. "Zaten her gün fazlasıyla yapıyorsunuz bunu. Ekstra bir çabaya ihtiyacınız yok." Çağıl güldü. Bu kez o resmi, mesafeli değil, tamamen doğal ve içten bir Çağıl’dı karşısındaki. Saatini kontrol etti. "Pekala, bu kadar işkence yeter. Kapat o bilgisayarı, mesai bitti."Buket hızla eşyalarını çantasına tıkıştırmaya başladı. "Sonunda! Eve gidip on iki saat kesintisiz uyuyacağım.""Kim dedi eve gideceğini?" dedi Çağıl, kendi ceketini askıdan alırken.Buket duraksadı, elindeki anahtarlıkla öylece kaldı. "Anlamadım?"
"Bu revizyonu kutlamamız lazım," dedi Çağıl, ofisin kapısına doğru yürürken arkasına dönüp göz kırparak. "Ayrıca projenin o 'yeni mezun kokan' köşesini bana güzelce savunman gerekiyor. Tabii karşılığında iyi bir akşam yemeği yemeyi kabul edersen. Ne dersin, stajyer hanım? Şefinin ricasını kırmazsın herhalde?"Buket, içindeki o tatlı heyecan dalgasını bastırmaya çalışarak çantasını omzuna taktı. Hızlı adımlarla ona yetişirken yüzünde engelleyemediği bir gülümseme vardı."Eğer hesabı 'şefim' ödeyecekse..." dedi Buket, onunla yan yana asansöre binerken başını hafifçe yana eğerek. "...belki o cumbalı geçişin aslında ne kadar dâhice olduğunu savunabilirim."
"Hesap benden," dedi Çağıl, asansörün aynasından Buket’in gözlerinin içine bakarak. Ses tonundaki o hafif flörtöz tını, asansörün dar alanında ikisinin de nefesini bir anlığına kesti. "Ama savunmanı çok iyi hazırlasan iyi edersin, Buket. Kolay ikna olmam, biliyorsun."
"Göreceğiz, Çağıl Bey," dedi Buket. Asansörün kapıları açıldığında, aralarındaki o tatlı, görünmez çekim dalgasıyla birlikte, akşamın serin ve taze havasına doğru ilk adımı attılar.Çağıl’ın arabasının içi, akşamın loşluğunda konsoldan sızan hafif amber rengi ışıkla aydınlanıyordu. Dışarıda akan İstanbul sokaklarının ve akşam trafiğinin gürültüsü, arabanın iyi yalıtılmış kabininde uzak bir uğultudan ibaretti. Buket, emniyet kemerini takıp sırtını deri koltuğa yaslarken nihayet nefes aldığını hissetti.Çağıl, vitesi usulca geriye takıp otoparktan çıkarken yüzünde hâlâ o memnun, hafif mağrur ifade vardı.Tam ana caddeye bağlandıkları sırada, arabanın geniş ekranında bir arama belirdi: "Annem"
Çağıl direksiyondaki tuşa basıp aramayı hoparlöre verdi. Arabanın içine anında enerjik ve sevgi dolu bir kadın sesi doldu."Çağıl? Oğlum, çıktın mı şirketten?"
"Çıktım anneciğim, yoldayım şimdi," dedi Çağıl, göz ucuyla Buket’e bakıp hafifçe gülümseyerek. "Bir sorun mu var?"
"Yok oğlum ne sorunu olsun... Şeyi hatırlatmak için aradım. Akşama Ayşen yengenler bize geliyor biliyorsun değil mi? Yemekte hep beraber olalım istiyoruz. Geliyorsun di mi eve?"Çağıl, boğazını hafifçe temizledi. Buket’in pür dikkat kendisini dinlediğini fark edince ses tonuna bilerek daha ciddi hava kattı. "Ah, Deniz Sultan... Ben onu tamamen unutmuşum. Ama bu akşam gelemem maalesef, çok önemli bir iş yemeğim var. Şirketten yeni çıktım, doğrudan oraya geçiyorum."Deniz Hanım’ın telefondan hafif bir iç çektiği duyuldu. "Yine mi iş yemeği Çağıl? Neyse... Kendini çok yorma bari. Selamını iletirim artık, hadi öpüyorum."
"Ben de öpüyorum anne, iyi oturmalar size."Çağıl telefonu kapattığında arabaya kısa bir sessizlik çöktü. Buket, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle doğrudan Çağıl’a bakıyordu."Demek 'çok önemli bir iş yemeği', öyle mi Çağıl Bey?" diye takıldı Buket, sesindeki muzip tınıyı gizlemeye hiç çalışmayarak. "Ben de kendimi sıradan bir stajyer sanıyordum."Çağıl kırmızı ışıkta durup gövdesini tamamen Buket’e doğru çevirdi. Tek elini direksiyonun üzerine koyup ona doğru eğildi. Gözlerinde o her zamanki meydan okuyan, ama bu kez çok daha sıcak bakan ifade vardı."Butik otel projesinin geleceğinden daha önemli bir iş mi var şu an hayatımda? Hem..." derken sesini biraz daha düşürdü, bakışları Buket’in gözlerinde takılı kaldı. "...yemekte gelen misafirlerin 'Eee Çağıl, senin hayatında biri yok mu?' sorularına maruz kalmaktansa, seninle cumbalı geçişlerin felsefesini tartışmayı tercih ederim. En azından burada savunma yapması gereken taraf ben değilim." Buket’in kalbi, aralarındaki bu ani yakınlaşma ve Çağıl’ın flörtöz cevabıyla hafifçe hızlandı. "Yani beni kendinize kalkan olarak kullanıyorsunuz. Çok bencilce."
"Buna bencilce deme," dedi Çağıl, yeşil ışığın yanmasıyla arabayı tekrar hareket ettirirken. "Karşılığında sana şehrin en iyi makarnasını yedireceğim."
Gittikleri yer, şehrin gürültüsünden uzak, bahçesinde asırlık ağaçların olduğu, loş ışıklı ve son derece samimi bir restorandı. Arka planda çalan hafif caz müziği, masaların üzerindeki mum ışıklarıyla birleşince ortamın havasını tamamen değiştirmişti.Garson siparişleri alıp masadan ayrıldıktan sonra, Çağıl dirseklerini masaya dayayıp Buket’e baktı. Aralarındaki o resmi ofis havası, yerini çok daha doğal, hatta ikisinin de inkâr edemeyeceği kadar çekici bir gerilime bırakmıştı."Evet," dedi Çağıl, gözlerini kısmış bir şekilde gülümseyerek. "Şimdi dinliyorum. Şu çok savunduğun post-modern cumba dokunuşu... Anlat bakalım, neden projeyi mahvetmediğini düşünüyorsun?"
Buket, önündeki su bardağıyla oynarken hafifçe öne doğru eğildi. Saçlarının bir tutamı omzundan aşağı dökülürken, gözlerindeki o tutkulu parıltı ortaya çıktı. Konu mimarlık olunca her şeyi unutan o heyecanlı kız geri gelmişti. "Çünkü Çağıl Bey, o cumba sadece görsel bir öge değil. Geleneksel Türk mimarisinin o sıcak, sokağa taşan ruhunu, otelin o soğuk ve modern çizgileriyle çarpıştırıyorum orada. İnsanlar o pencerenin önüne oturduğunda, sadece dışarıyı izlemeyecekler. Kendilerini hem güvende hem de dış dünyayla bağ kurmuş hissedecekler. Tıpkı..." duraksadı, gözleri Çağıl’ın dudaklarına ve ardından tekrar gözlerine kaydı. "...tıpkı bazen çok modern ve mesafeli görünen birinin, aslında içinde çok sıcak bir köşe barındırması gibi."Çağıl, Buket’in bu derin ve hafif imalı savunması karşısında bir anlığına sessiz kaldı. Buket’in bu kadar tutkuyla, üstelik doğrudan kendisini de hedef alarak konuşması hoşuna gitmişti. Yüzündeki o alaycı ifade tamamen kayboldu, yerini çok daha samimi ve yumuşak bir bakış aldı. "Demek öyle..." dedi Çağıl, sesindeki tını bu kez tamamen flörtözdü. "Modern ve mesafeli birinin içindeki sıcak köşe, ha? Kimmiş o şanslı kişi?"Buket, yakalandığını hissetse de geri adım atmadı. Hafifçe arkasına yaslanıp omuz silkti. "Bilmem. Belki de çok yakınımdadır."
✨
Gökyüzünün bakır renginden tatlı bir laciverte döndüğü o akşamüstü saatleriydi. İstanbul trafiği, her zamanki gibi kendi ritminde ağır aksak ilerliyor, korna sesleri uzaktan uzağa yankılanıyordu.Yağmur, açık camdan içeri süzülen ılık rüzgârın saçlarını dağıtmasına izin vermiş, direksiyondaki ellerini hafifçe gevşetmişti. Radyoda kısık sesle çalan melodiye eşlik ederken, zihninde dönüp duran o ses kaydını susturmaya çalışıyordu. Günlerdir üzerinde çalıştığı o dosyayı, o tanıdık sesi düşünmekten yorulmuştu. Kendi kendine ördüğü o kalın duvarların arkasına saklanmak, her zaman en güvenli yoluydu onun için. "Sadece iş," diyordu kendine. "Sadece geçici bir rüzgâr." Tam o sırada yan şeritte siyah bir SUV durdu. Trafik tamamen kilitlenmiş, arabalar milim kıpırdamaz olmuştu. Yağmur, gayriihtiyari başını sağa doğru çevirdi. Canpolat da tam o anda, sıkıntıdan patlamak üzereyken bakışlarını dışarıya, yan şeride fırlatmıştı. Üzerindeki keten gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, yorgun gözlerle etrafı süzüyordu. İkisinin bakışları, iki arabanın açık camları arasında, akşam güneşinin son parıltıları altında kesişti.Canpolat’ın yüzünde önce şaşkınlık, ardından o bildik, içten gülümseme belirdi. Yağmur ise yakalanmış olmanın verdiği o hafif panikle duraksadı ama kaçmak için çok geçti. Canpolat camdan dışarı doğru hafifçe eğilerek seslendi: "Bu şehirde milyonlarca insan olduğuna beni kimse inandıramaz artık."Yağmur, bu beklenmedik karşılaşmanın kalbinde yarattığı ani dalgalanmayı gizlemeye çalışarak gülümsedi. Camı biraz daha indirdi. "Ben de tam 'acaba yanlış yoldan mı gittim' diye düşünüyordum. Meğer kaderin de bir trafik planı varmış."
"Olabilir," dedi Canpolat, gözlerini Yağmur’un gözlerinden ayırmadan. Sesi, günün tüm yorgunluğunu silip süpürecek kadar yumuşaktı. "Nereye böyle? Yine bir koşturmaca mı?"
"Eve," dedi Yağmur, omuzlarını hafifçe silkerek. "Zihnimdeki gürültüyü susturup biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Ama trafik sağ olsun, düşüncelere daha çok vakit ayırmamı sağlıyor."Canpolat, arabasını santim santim öne kaydırırken Yağmur’la mesafesini korumaya dikkat etti. "Düşüncelerin bazen fazla mesai yaptığını biliyorum," dedi, sesinde samimi bir aşinalıkla. "Belki de onlara biraz ara vermen gerekiyordur. Mesela... Şuradaki emniyet şeridinin bittiği yerde küçük bir kahveci var. Yol üstü. Sağa çekip bu çileli trafiğin geçmesini beklemek mantıklı bir çözüm olmaz mı?"Yağmur duraksadı. İçindeki o temkinli ses 'hayır de, evine git ve sınırlarını koru' diye fısıldıyordu. Ama Canpolat’ın beklentiyle ve o hiç zorlamayan, sakin güven veren bakışlarıyla karşılaşınca o ses ilk defa bu kadar cılız çıktı. Hafifçe esen yaz rüzgârı aralarından geçerken, Yağmur ilk kez duvarlarından bir tuğla eksilmesine izin verdi. "Çözümlerine karşı çıkmak haddime değil," dedi Yağmur, gözlerinde muzip bir pırıltıyla. "Peki, kabul. Ama kahveler benden."
"Anlaştık," dedi Canpolat, gülümsemesi tüm yüzüne yayılırken. Birkaç dakika sonra, arabalarını yol kenarındaki o küçük, ahşap masaları olan butik kahvecinin önüne çekmişlerdi. Akşam serinliği çökerken, üzerlerindeki o ilk karşılaşmanın gerginliği yerini tatlı bir sohbete bırakmıştı. Üzerinde dumanı tüten iki sade kahve masada duruyordu."Eee," dedi Canpolat, bardağı kavrayıp ona doğru hafifçe uzatarak. "Bu sefer ne soracaksın bakalım? Ama baştan anlaşalım, bu kez ben de sana soru soracağım."Yağmur kahvesinden bir yudum aldı, sıcaklık içine yayılırken gülümsedi. "Bu sefer sadece kahve içiyoruz Canpolat. Soru sormak, analiz etmek yok. Sadece buradayız."Canpolat derin bir nefes alıp arkasına yaslandı, bakışlarını Yağmur’un yüzünde gezdirdi. Gözlerindeki o huzurlu ifade, yaz akşamının en güzel detayıydı."Sadece buradayız," diye fısıldadı. "Bu, şimdiye kadar duyduğum en güzel analiz."
Tesislerin koridorlarına gece yarısının o izole, ağır sessizliği çökmüştü. Selinay, sabaha karşı çıkacak kahvaltı menüsünün kalori hesaplarını bitirip çoktan odasına çekilmişti. Alin ise sağlık merkezindeki masasında tek başınaydı. Üzerindeki doktor eşofmanıyla, Demirhan’ın dizindeki ödem raporunu bilgisayara giriyor, bir yandan da soğumuş kahvesinden bir yudum alıyordu. Tam o sırada sağlık merkezinin cam kapısı hafifçe aralandı. Alin başını kaldırdığında, kapı eşiğinde Tuğhan’ı gördü. Üzerinde sadece kulübün gri tişörtü ve şortu vardı. Saçları banyodan sonra hafifçe nemli kalmıştı ve gözlerinde, gündüz sahada olan o yırtıcı futbolcudan eser yoktu.Alin profesyonel bir refleksle toparlandı. "Tuğhan? Bir yerin mi ağrıyor? Uyku saatini çoktan geçtin, Gökhan Hoca öğrenirse..."
Tuğhan içeri girip kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Adımları o kadar sessizdi ki, odadaki tek ses Alin’in hızlanan kalp atışları gibiydi. Masanın önüne kadar geldi, ellerini masanın kenarına yaslayıp hafifçe Alin’e doğru eğildi."Bir yerim ağrımıyor sakin ol," dedi, sesi o kadar derindendi ki Alin’in tenini ürpertti. "Sadece kaslarım çok kasıldı. Uyuyamadım. Bana o eski, bildiğim fizik tedavi yöntemlerinden birini uygularsın diye düşündüm." Alin, onun gözlerindeki o doğrudan bakıştan kaçmak istedi ama yapamadı. "Viktor’a uyguladığım protokoller ağır gelir sana," diye geçiştirmeye çalıştı, sesi titremesin diye büyük bir çaba sarf ederek.Tuğhan acı bir tebessümle başını salladı. "Ben Viktor değilim Alin." Masanın üzerinden elini yavaşça uzattı. Parmak uçları, Alin’in masanın üzerinde duran eline birkaç milim kala durdu. Dokunmadı, sadece o sıcaklığı hissettirdi. Derin bir nefes alıp içinden geçenleri dile getirdi. "Biliyorum, duvarların var. Canın yansın istemiyorsun. Ama yemin ederim, bu defa o uçağa bindiğim günkü gibi değil hiçbir şey. Kaçmıyorum. Buradayım." Alin’in gözleri loş ışıkta parıldadı. Kalbinin etrafındaki surların sarsıldığını hissetti. Kendi içinde kopan o devasa savaşı durdurmaya çalışırken, gözlerini Tuğhan’ın masanın üzerinde duran elinden alamıyordu. Aralarındaki o birkaç milimlik boşluk, sanki geçilmesi imkansız bir uçurum gibiydi ama aynı zamanda ikisini de içine çeken görünmez bir çekim gücüne sahipti. "Gitmelisin Tuğhan," diye fısıldadı Alin. Sesi o kadar kırılgandı ki, adeta kendi rüzgarında savruluyordu. "Burası Samandıra. Bizim profesyonel bir sınırımız olmak zorunda."
Tuğhan, gözlerindeki o derin, sarsıcı kararlılıkla Alin’e biraz daha yaklaştı. Aralarındaki o masanın sınırını tamamen ihlal ederek elini o son birkaç milimlik boşluktan geçirdi ve Alin’in masanın üzerinde titreyen elinin üzerine yavaşça bıraktı. Parmakları, Tuğhan’ın avucunun içinde kaybolurken, içindeki o yaralı çocuk bir anlığına sığındığı limanı bulmuş gibi duruldu."Biliyorum," dedi Tuğhan. Sesi pürüzlü, adeta ruhunun en derininden süzülerek geliyordu. "Burası Samandıra. Sen buranın hekimisin, ben de sporcusuyum. Ama benim sınırlarım seni gördüğüm an siliniyor Alin. Bunu değiştiremiyorum." Alin elini çekmek istedi ama parmakları onun sıcaklığına o kadar muhtaçtı ki, bedeni bu yalanı sürdürmesine izin vermedi. "Kendine kızmayı bırak artık," diye fısıldadı Tuğhan. Yüzü Alin'in yüzüne o kadar yakındı ki, ılık nefesi Alin'in dudaklarına çarpıyordu. "Bana ördüğün o duvarları bugün yıkmak zorunda değilsin. Ben o kapının önünde beklemeye razıyım. Sadece istiyorum ki benden kaçma, kendini uyuşturma benim yanımdayken."
Alin, onun gözlerinde kaybolurken içindeki tüm savunma mekanizmalarının sarsıldığını hissetti. Tuğhan, elini yavaşça Alin’in elinden çekti ama bakışlarını bir an bile ayırmadı. Gitmeden önce, Alin’in masasının üzerine küçük, parlak, metal bir şey bıraktı.Alin şaşkınlıkla masanın üzerine baktı. Bu, çocukken Madam Sofia’nın bahçesinde buldukları, üzerinde eski bir erguvan motifi olan o küçük teneke kutunun kapağındaki metal madalyondu. Tuğhan bunu yıllarca yanında taşımıştı. Tuğhan kapıya doğru yavaşça adımladı. Tam kapıyı açıp çıkacakken arkasını dönmeden konuştu: "Yarın sabah ilk antrenman başladığında, gözüm yine senin olduğun yerde olacak Alin. Bu kez benimle yan yana yürüyeceksin."
Kapı sessizce kapandığında, odada sadece Alin’in hızla çarpan kalbi ve masanın üzerindeki o küçük metal parça kaldı. Alin parmaklarını o metalin üzerinde gezdirdi. Bazı hisler, yıllar geçse de değişmezdi.
Yorumlar