top of page

A.R.A - 2.Bölüm: Camdan Kaleler

19 Tem
40 dakikada okunur

"Bazı sesler hiç eskimez, bazı yüzler hiç unutulmaz. Zaman ne kadar geçerse geçsin, kalp daima ilk kırıldığı ana sadık kalır."


​Yıl 2009

​Çınaraltı Mahallesi, o kendine has, tozlu ama huzur dolu yaz neşesinin tam ortasındaydı. Ihlamur ağaçlarının kokusu, fırından yeni çıkmış ekmek kokusuna karışıyor; sokak aralarında koşturan çocukların sesleri mahallenin doğal fon müziğini oluşturuyordu. Güneş, ufukta yavaş yavaş alçalırken binaların uzun gölgeleri sokağa yayılmıştı.

​Alin, o gün diğer kız çocuklarının ip atlama neşesinden erken kopmuştu. Kaldırımın kenarına oturmuş, küçük ellerini yanaklarına dayamış, dudaklarını çocuksu bir sitemle büzmüştü. Kollarını dizlerine dayamış, pür dikkat sokağın ortasında toz duman içinde maç yapan abilerini ve en çok da Arel’ini izliyordu. Ona "Arelim" demek Alin için dünyadaki en doğal şeydi. Abileri başlarda bu sahiplenici tavra diş bilemiş, kıskançlık krizlerine girmişlerdi; ancak zamanla Arel’in varlığının Alin’in ruhuna ne kadar iyi geldiğini görmüş, bu durumu içten içe kabullenmişlerdi. Tabii, hâlâ bir kenarda kaşlarını çatarak izledikleri zamanlar olmuyor değildi.

​Arel, topun peşinde attığı son deparın ardından duraksadı. Sırılsıklam olmuş kumral saçlarını eliyle geriye iterken bakışları gayriihtiyari kaldırıma, o küçük noktaya kaydı. Alin’in omuzları düşük, suratı asık hâlini gördüğü an sahadaki hırsı bir anda buharlaşıp gitti. Kaşlarını hafifçe çatarak arkadaşlarına döndü, "Siz devam edin," diyerek oyunu yarıda bıraktı ve adımlarını kaldırıma yöneltti.

​Alin’in yanına ulaştığında, tozlu spor ayakkabılarının ucu kızın görüş alanına girdi. "Neyin var güzelim?" diye sordu, sesi hâlâ nefes nefeseydi ama içinde sonsuz bir şefkat taşıyordu.

​Alin, soruyu duymazdan gelerek omuz silkti. Arel, hiç düşünmeden kızın yanına, o sert kaldırım taşına oturdu. Aralarındaki mesafe azaldığında Alin’in saçlarından gelen o hafif şampuan kokusunu alabildi. "Ben mi üzdüm seni?"

​Alin, bakışlarını sonunda Arel’e çevirdi. "Azıcık," diye mırıldandı, sesi hüzünlü bir tınıdaydı.

​Arel, bu cevaba engel olamadığı bir gülüşle karşılık verdi. Alin’in neye kırıldığını tahmin etmek zordu; bazen bir bakışın eksikliği, bazen oyunun bir dakika uzaması onun küçük dünyasında büyük bir hüzne yol açabiliyordu. Alin, Arel’in güldüğünü görünce dudaklarını biraz daha sarkıttı. "Azıcıktan fazla oldu şimdi."

​Arel anında yüzündeki gülümsemeyi silip ciddileşti. O an anladı ki bu seferki çocuksu bir inat değil, gerçekten paylaşılamayan bir zamanın sancısıydı. "Güzelim, şimdi bana ne olduğunu söyleyecek misin?"

​Alin, dolan gözlerini kaçırmadan konuştu: "Benimle ilgilenmiyorsun."

​Arel, bu masum sitem karşısında kahkaha atmamak için kendini zor tuttu. "Güzelim, ilgileniyorum ya. Sadece bir saattir ilgilenemedim. Sen kızlarla oynuyordun, ben de maç yapıyordum ya hani?"

​"Ama ben sadece seninle oynamak istiyorum," dedi Alin, sesi titreyerek.

​Arel, derin bir nefes alıp Alin’in elini tutmak istedi ama ellerinin terli ve kirli olduğunu fark edip geri çekti. "Tamam oynarız ama biliyorsun, benim futbol seçmelerim var. Ona çok iyi hazırlanmam lazım."

​Alin bir an duraksadı. Gözlerindeki hüzne bir de endişe eklendi. "İlla bu kadar çok çalışman mı lazım?"

​Arel kararlı bir şekilde kafasını salladı. "Evet, bu benim hayallerim Alin. Kazanmam gereken zaferler, gerçekleştirmem gereken bir hayat var."

​Alin’in küçük kalbindeki korku, dudaklarından dökülüverdi: "Peki ya ileride hayallerin için beni bırakıp gidersen?" Arel daha ağzını açamadan Alin hızla devam etti: "O zaman ben çok üzülürüm Arelim. Ne olur gitme... Beni bırakma."

​Arel, karşısındaki bu minik kalbin saflığına bakarken içinde bir yerlerin titrediğini hissetti. "Arelin giderse çok mu üzülürsün?" diye sordu kısık bir sesle.

​Alin, onay bekleyen bir çocuk heyecanıyla kafasını hızlı hızlı salladı. "Hıhım, Arelim giderse çok üzülürüm. Dünyanın sonu gelir sanki."

​Arel’in yüzüne sıcacık bir gülümseme yayıldı. O an verdiği söz, sadece bir çocukluk vaadi değil, bir yemin gibiydi. "Gitmem ben de," dedi yumuşacık bir sesle.

​Alin’in yüzü bir güneş gibi aydınlandı. "Gerçekten mi?"

​"Gerçekten."

​Alin sevinçle ayağa fırladı, siteminden eser kalmamıştı. "O zaman birlikte çalışalım! Ben sana yardım ederim."

​Arel şaşkınlıkla güldü. "Seninle mi çalışayım? Futbol mu öğreteceksin bana?"

​Alin, kendinden emin bir şekilde elini beline koydu. "Evet! Hem ben seninle hep çalışırım, sen de sınavını kazanırsın. Hiç yorulmazsın o zaman."

​Arel, bu sevimli teklif karşısında daha fazla direnmedi. Eliyle sokağın kenarında duran topu gösterdi. "İyi madem, o topu alıp geleyim de başlayalım çalışmalara."

​Alin sevinçle yerinde zıplarken Arel topu alıp geldi. O akşam, güneş tamamen batana kadar mahallenin ortasında garip bir antrenman başladı. Alin, küçük adımlarıyla topun peşinde koşturuyor, kendince taktikler veriyordu. Arel ise onun bu topla olan sakar ama hevesli hallerine kahkahalarını içine gömerek eşlik ediyordu. Tabii ki buna profesyonel çalışma demek zordu; ama Alin’in yüzündeki o mutluluk parıltısı, Arel için en büyük antrenmandan daha kıymetliydi. Onu kırmamak için saatlerce birlikte koştursa da, Arel biliyordu ki gerçek çalışmasını Alin uyuduktan sonra veya bulduğu her boşlukta tek başına yapacaktı.

​Ama o an, sokağın ortasında birbirine söz veren o iki çocuk için dünya; sadece bir toptan, bir mahalleden ve asla ayrılmayacaklarına dair verilen o masum yeminden ibaretti.

✨

Tuğhan Arel Alkan, üzerinde beyaz bir hastane önlüğüyle, odadan odaya geçiyordu.

Alin, kulübün sağlık heyetiyle birlikte hastanedeydi. Elindeki dijital tablette, Dortmund’dan gelen geçmiş sakatlık raporları ile şu an yapılan testleri anlık olarak kıyaslıyordu. Hastanenin başhekim yardımcısı ve radyoloji uzmanı görüntüleri incelerken, Alin bir köşede sessizce ama pürdikkat notlarını alıyordu.

Gerçek bir spor hekimi adayı gibi sadece cihazlara değil Tuğhan’a da bakıyordu. Efor testi sırasında Tuğhan’ın nefes alışverişini, yüzündeki o ifadeyi gözlemliyordu. Tuğhan, koşu bandında zirveye çıkmışken Alin’in yanındaki kıdemli kulüp doktoru fısıldadı:

“Bak Alin, toparlanma süresine dikkat et. Kalp ritmi saniyeler içinde normale dönüyor. Bu sadece genetik değil, Almanya’da aldığı o disiplinli eğitimin sonucu.”

Radyoloji odasının önünde bekleyiş sürerken, hastanenin uzman doktoru elinde kalın bir dosyayla çıktı. Alin ve kulüp doktoru hemen doğruldular. Uzman doktor, Fenerbahçe heyetine dönerek İngilizce ve Türkçe karışık o son cümleyi kurdu:

“Everything is perfect. (Her şey kusursuz.) Eklem yapısı, kas yoğunluğu ve kardiyak kapasite elit seviyede. Raporu kulüp binasına gönderiyoruz.”

Tuğhan, tüm testler bittip kendi kıyafetlerini giydiğinde hastanenin arka kapısından çıkarılmadan hemen önce Alin ile koridorda karşı karşıya geldi. Alin, elindeki dosyaları kapatırken Tuğhan duraksadı. Yüzünde, tüm sabah süren o soğuk testlerin ardından ilk kez insani bir rahatlama vardı.

Tuğhan, Alin’in yaka kartındaki "Spor Hekimi Adayı" yazısına ve Fenerbahçe armasına baktı. Hafifçe gülümsedi:

“Görünüşe göre bu sene birbirimizi çok göreceğiz."

Alin, mesleki ciddiyetini bozmadan cevap verdi:

“Sadece galibiyetlerden sonraki laktat ölçümleri için görüşelim, Tuğhan Bey.”

✨

Güneş ışınları, tarihi hanın dar pencerelerinden süzülerek havada uçuşan toz zerrelerini altın tozuna çeviriyordu. Gevheri Tasarım Atölyesi, modern dünyanın gürültüsünden arınmış, zamanın daha yavaş aktığı bir sığınak gibiydi. İçeride ince bir işçiliğin, asırlık tecrübenin ve deri üzerine sinmiş metal kokusunun yarattığı o ağır ama huzurlu koku vardı. Burası, sadece mücevherlerin değil, bir aile geleneğinin ruhunun üflendiği yerdi.

​Dede Mustafa, yetmiş yıllık ömrünün izlerini taşıyan elleriyle, büyütecini pırlantanın üzerine odaklamış, taşın içindeki en derin kusuru arıyordu. Kapının ağır gıcırtısıyla birlikte içeriye bir taze soluk girdi. Mustafa ve altı yaşındaki oğlu Arda, sessizliği neşeli bir selamla böldü.

​"Selamün aleyküm dede, biz geldik."

​Dede Mustafa, gözündeki büyüteci alnına kaldırıp yüzüne yayılan o vakur ama sıcak gülümsemeyle başını kaldırdı. "Aleyküm selam. Gel bakalım küçük kuyumcu."

​Mustafa, oğlunu dedesinin çalışma masasına yaklaştırdı. Arda, boyunu aşan masanın üzerinde parıldayan kesimlere, şekillenmeyi bekleyen ham madenlere büyük bir hayranlıkla bakıyordu. "Bak oğlum," dedi Mustafa, oğlunun omzuna elini koyarak. "Burası bizim ailemizin kalbi. Dünyanın bütün parlak taşları önce buraya, bu loş odaya gelir. Burada usta ellerle şekillenir, ruh kazanır."

​Arda, bir pırlantanın içine sanki bir galaksi sığmış gibi bakan gözlerini dedesine çevirdi. "Büyük dede, bunlar neden bu kadar çok parlıyor?"

​Dede Mustafa, torununu dizine oturttu. Tezgâhtan eğri büğrü, mat ve gösterişsiz bir altın parçası alıp çocuğun avucuna bıraktı. "Bak bu elimdeki nedir biliyor musun paşam? Bu altındır. Ama bak, şu an ne kadar donuk, değil mi? Eğri büğrü, hatta biraz çirkin..."

​Arda, elindeki mat metale şaşkınlıkla baktı. Dede Mustafa devam etti: "İşte bu altın ateşe girdi mi, usta elinde örsün üzerinde dövüldü mü, ancak o zaman parlamaya başlar."

​Arda’nın çocuk kalbi bir an duraksadı. "Canı acımaz mı?"

​"Acır elbet paşam. İnsan da böyledir işte," dedi Dede Mustafa, torununun saçlarını okşayarak. "Eğer hayatta değerli olmak istiyorsan, zorluk ateşinde pişeceksin. Çile çekmeden, alın teri dökmeden ne altın parlar ne de insan mücevher olur. İçindeki cevheri dışarı çıkarmak için önce sabretmeyi öğreneceksin. Bak şu pırlantaya; o aslında binlerce yıl önce sıradan bir kömürdü. Ama çok bekledi, yerin altında çok baskı gördü, çok ezildi... Sonunda dünyanın en sert, en parlak taşı oldu. Sen de pırlanta gibi olacaksın Arda; dik duracaksın, ışık saçacaksın ama kimsenin seni kırmasına asla izin vermeyeceksin."

​Mustafa, dedesinin bu derin hayat dersini huşu içinde dinleyen oğluna bakıp gülümsedi. Bu sözler, sadece Arda’ya değil, asırlardır bu dükkânın duvarlarına kazınan bir hayat felsefesiydi. Dede Mustafa, torununa verdiği dersi bitirip başını büyük torununa çevirdi.

​"Mustafa, ara bakalım şu amcanı. Fatih haylazı dükkânda mıdır, yine bir yerlerde alemde midir sor. Buraya gelmesi lazım, beklediğimi söyle."

​Mustafa gülerek telefonuna uzandı. "Hemen arıyorum dede."

​Hanın o loş atmosferinden birkaç kilometre ötede, modern dünyanın vitrini parlıyordu. Gevheri Kuyumculuk, şıklığı ve lüksüyle caddenin göz bebeğiydi. Fatih, şık bir takım elbise içinde, bir sanatçının edasıyla elindeki zümrüt kolyeyi orta yaşlı bir müşterinin boynunda deniyordu.

​"Hanımefendi," dedi Fatih, sesindeki o ikna edici ve nazik tonla. "Bu zümrüt, sizin gözlerinizin yeşilini öyle bir açtı ki... İnanın, bu kolye tasarım aşamasından beri sanki sadece sizi bekliyormuş."

​Müşteri, aynadaki yansımasına bakarken mest olmuş bir hâlde gülümsedi. "Ay Fatih Bey, öyle bir anlatıyorsunuz ki, almasam kendimi suçlu hissedeceğim."

​Fatih, zafer kazanmış bir edayla gülümsedi. "Suçlu hissetmeyin ama bu zarafeti başkasına kaptırırsanız yazık olur diyelim." Hemen çalışanı Yakup’a döndü. "Yakup, hanımefendinin paketini en şık şekilde hazırla, ödeme konusunda yardımcı ol."

​O sırada cebindeki telefonun titreşimiyle kendine geldi. Ekranda "Yeğen Mustafa" adını görünce yüzünde geniş bir gülümseme açtı. "Vay, yeğenlerin bir tanesi! Ne o, dükkânda altınlar mı bitti de beni aradın?"

​Hattın ucundaki Mustafa’nın kahkahası duyuldu. "Yok, dedem çağırdı. Handayız, atölyede. Acil gelmen gerekiyormuş, seni bekliyor."

​Fatih’in neşeli tavrı bir an için yerini disipline bıraktı. "Babamın emri mi? O zaman akan sular durur Mustafam, hemen geliyorum."

​Telefonu kapatan Fatih, ceketini omuzlarına geçirip boy aynasında saçlarını hızlıca düzeltti. Yakup’a son talimatlarını verip dükkândan fırladı. Caddeye çıktığında, kuyumcular çarşısının o yoğun temposuna neşesiyle daldı. Komşu esnafa el sallayarak, "Hayırlı işler komşular! Piyasa bugün sizde, ben kaçtım!" diye bağırdı.

​Kapının önündeki spor arabasına bindiğinde, sanki az önceki ağırbaşlı kuyumcu gitmiş, yerini hayata aç bir genç adam almıştı. Kontağı çevirdi, teybe uzanıp ritmik ve hareketli bir pop şarkısı açtı. Direksiyonda parmaklarıyla tempo tutarken, şarkının sözlerine neşeyle eşlik ederek gaza bastı.



Güneş ışığı, Çetin Mimarlık’ın on ikinci katındaki geniş camlardan içeri süzülerek Çağıl’ın devasa çizim masasının üzerine keskin geometrik şekiller bırakıyordu. Çağıl, elinde kurşun kalemiyle bir projenin detaylarına odaklanmış gibi görünse de zihni asıl projesinden oldukça uzaktaydı. Bakışları, masadaki teknik çizimlerin üzerinden kayıp ofisin diğer ucunda adeta bir denge cambazlığı yapan Buket’e takıldı.

​Buket; kucağında bir yığın rulo haline getirilmiş proje kâğıdı, bir elinde iki büyük kahve bardağı ve omuzuna astığı çantasıyla kapıdan içeri süzülmeye çalışıyordu. Bir yandan dirseğiyle kapıyı itmeye çalışırken, diğer yandan sarsılan kahve bardaklarını devirmemek için insanüstü bir çaba sarf ediyordu.

​Çağıl, başını kâğıtlardan kaldırmadan ama sesindeki o muzip tınıyı saklamadan konuştu: "Dikkat et stajyer! Eğer o kahve dökülürse, on ikinci kattan aşağı inip yenisini alman için sana tam üç dakika veririm. Kronometreyi şimdiden kurdum say."

​Buket, dişlerini sıkarak derin bir nefes aldı. Bardaklardan birinden taşmak üzere olan köpüğü son anda dengelerken, öfkeli ama profesyonel görünmeye çalışan bir sesle karşılık verdi: "Merak etmeyin Çağıl Bey, yerçekimiyle aram iyidir, kendisiyle özel bir anlaşmamız var. Buyurun; şekersiz americanonuz ve istediğiniz evraklar."

​Buket, kahveyi masanın en güvenli noktasına, hatta biraz da sitemle sertçe bıraktı. Tam arkasını dönüp bu stajyer işkencesinden kurtulacağını sanırken Çağıl’ın sesi odanın içinde bir kez daha yankılandı:

​"Bitmedi. Arşivdeki 2022 yılına ait 'Sahil Konutları' projesinin maketini biraz tozlanmış gördüm, o pencerelerin detayları parlamalı. Bir de şu dağılmış renk kartelalarını Pantone kodlarına göre dizebilirsen... Belki o zaman mimarlık vizyonun biraz olsun gelişmeye başlar."

​Buket, sabrının son kırıntılarını toplarmış gibi duraksadı ve o meşhur göz devirmelerinden birini yaparak Çağıl’a döndü. "Renk kodlarını dizmek vizyonumu mu geliştirecek, yoksa sizin o meşhur simetri hastalığınızı mı tatmin edecek Çağıl Bey? Ben buraya bina tasarlamaya geldim, kütüphanecilik ya da temizlik yapmaya değil!"

​Çağıl, sandalyesinden kalkıp masanın etrafında dolanarak Buket’e doğru birkaç adım attı. Yüzünde, Buket’i her seferinde çileden çıkaran o özgüvenli ve muzip gülüş vardı. "Temeli sağlam olmayan bina çöker Buket," dedi, sesini biraz daha alçaltarak. "Sen önce renklerin dilini ve tozun içindeki detayı tanı, sonra binaların ruhunu konuşuruz. Hadi bakalım, toz bezi arşiv dolabının ikinci çekmecesinde."

​Buket, burnundan soluyarak odadan fırtına gibi çıkarken, Çağıl onun bu öfkeli ama bir o kadar da sevimli hallerini izleyerek hafifçe güldü. Ofisin hoparlörlerinden yayılan ritmik ve eğlenceli bir şarkı, odanın havasını bir anda değiştirdi. Çağıl, masasına geri dönüp cetvelini eline aldığında, aklında çizmesi gereken kolonlar değil, Buket’in o çatık kaşları ve hırsla parlayan gözleri vardı.

​O sırada arşiv odasında Buket, elinde toz bezi ve Pantone kartelalarıyla, söylene söylene renkleri diziyordu. Çağıl ise masasında çalışırken ara ara kafasını kaldırıp boşluğa bakıyor, Buket’in az önceki sinirli hallerini hatırlayıp kendi kendine gülümsüyordu. Bu ofiste sadece binalar değil, aralarındaki o tatlı sert çekim de her geçen gün biraz daha yükseliyordu.

✨

Ofisin atmosferi, devre şemalarının karmaşık çizgileri, masaların üzerine dağılmış bakır kablo numuneleri ve devasa projelerin teknik soğukluğuyla doluydu. Havada, yeni basılmış ozalit kâğıtlarının ve ısınmış elektronik cihazların o kendine has kokusu asılı kalmıştı. Afşin, masasına yaydığı devasa bir tesisat planının üzerinde adeta kaybolmuştu; elindeki ince uçlu kalemiyle akımları ve hatları bir nakkaş titizliğiyle işliyordu. Dış dünyadan tamamen kopmuş, zihnini voltaj hesaplarına hapsetmişti.

Tam o sırada kapı usulca aralandı. İçeri giren Ayşen, sadece bir adım atmakla kalmadı; o teknik ve gri havayı, yüzündeki güneş kadar aydınlık gülümsemesiyle dağıtıverdi. Afşin, bir anlığına başını kâğıtlardan kaldırdığında, karşısında nişanlısını görmenin verdiği o ani huzurla tüm yorgunluğunu unuttu. Yüzünde, sadece Ayşen’e özel olan o içten ve geniş gülümseme yayıldı.

"Ayşen? Canım, hoş geldin! Bu ne güzel sürpriz böyle?"

Ayşen, masanın etrafından dolanıp Afşin’in elini masanın üzerinde sıkıca tuttu. "Hoş buldum mühendis bey," dedi, sesindeki o kadife tonla. "Baktım bugün telefonlarıma bile cevap vermiyorsun; 'Nişanlımı akımlara, voltajlara kaptırdım herhalde' dedim. Gelip seni bu devrelerin arasından kurtarmak istedim. Çok özledim seni..."

Afşin, sandalyesinden kalkıp Ayşen’i kollarının arasına aldı. Onun kokusu, ofisin o sentetik kokusunu anında bastırmıştı. "Ben de seni özledim... İnan başımı kaşıyacak vaktim yoktu ama sen geldin, şu kasvetli ofis bir anda bayram yerine döndü. Gel, otur şöyle."

Ayşen, masanın yanındaki sandalyeye yerleşirken gözleri Afşin’in üzerinde gezindi. Hafifçe dağılmış saçları, uykusuzluktan kızarmış gözleri ve gömleğinin kıvrılmış kolları onun ne kadar çok çalıştığının sessiz kanıtlarıydı. "Çok yükleniyorsun kendine Afşin," dedi Ayşen, şefkat dolu bir sesle. "Düğün telaşı bir yandan, bu bitmek bilmeyen projeler bir yandan... Bak, az kaldı. Sadece birkaç ay sonra o kapıyı anahtarımızla açıp kendi evimize gireceğiz. Çok heyecanlı değil mi hayatım? Benim içim içime sığmıyor."

Afşin, nişanlısının yanındaki sandalyeye ilişti, ellerini dizlerine koyup ona hayranlıkla baktı. "Benim için de öyle. İnanır mısın, en çok o evin ışıklarını kendi ellerimle bağlayacağım anı bekliyorum. Her anahtara bastığımızda her yer senin gibi ışıl ışıl olacak. Ee, anlat bakalım; bugün annelerle çarşıya çıkacaktınız, neler yaptınız?"

Ayşen’in gözleri parladı, ellerini heyecanla birleştirdi. "Afşin, inanamazsın! O kadar güzel eşyalar seçtik ki... Her şey tam hayal ettiğim gibi, o küçük mutfağımıza, salonumuza öyle yakışacaklar ki anlatamam. Evimiz tam bir yuva gibi kokacak."

Afşin, Ayşen’in bu çocuksu neşesine ortak olarak güldü. "Sen beğendiysen mesele bitmiştir, benim için en iyisi odur." Sonra duraksadı, bakışları derinleşti. "Sen eşyalar için çıktığın alışverişte böyleysen, o gelinliği giyip karşıma çıkacağın gün ne olur bilemiyorum. Aslında sana ne giysen yakışır, orası ayrı... Ama ben o gün heyecandan seni net görebilir miyim, ondan emin değilim. Şimdiden kalbim göğüs kafesime sığmıyor."

Ayşen muzipçe bir iç çekti. "Sadece senin değil, benim de öyle. Geçen gün davetiye listesini önüme aldım da... Aman Allah'ım, ne kadar kalabalık bir ailemiz var! Üzerimizde tatlı ama ağır bir baskı hissediyorum doğrusu."

Afşin, Ayşen’in elini güven verircesine sıktı. "Bırak, hiçbir şeyi düşünme. O gün bin kişi de olsa, o büyük salonda sadece biz olacağız. Kalabalık, gürültü, takı törenleri... Hepsi kapının dışında kalacak. Ben sadece senin gözlerine bakacağım Ayşen."

Ayşen duygulanarak gözlerini kaçırdı. "Biliyorum... İyi ki varsın Afşin. Senin bu tavrın olmasa ben bu hazırlık stresinde çoktan havlu atmıştım."

Afşin ayağa kalktı ve Ayşen’in elini tutup onu da kaldırdı. "Hadi bakalım, madem geldin, bu kadar teknik hesap yeter. Müstakbel karımı güzel bir yemeğe götürmezsem, mühendisliğimden önce adamlığım sorgulanır."

Ayşen neşeyle güldü. "Bence de! Hem yemekte şu balayı rotasını tekrar bir netleştirelim mi? Deniz kenarı mı demiştik, yoksa o hayalini kurduğumuz yeşillikler mi?"

Afşin, kapıya doğru yürürken Ayşen’e dönüp fısıldadı: "Sen nerede nefes alıyorsan, benim rotam her zaman orası olacak Ayşen."

İkili, ofisin metalik sessizliğini arkalarında bırakarak, yüzlerinde yeni bir hayatın, kurulacak sıcak bir yuvanın tatlı heyecanıyla el ele koridorda ilerlediler.

✨

Adliyenin yüksek tavanlı, soğuk mermer koridorlarında yankılanan sesler; cübbelerin hışırtısı, mübaşirlerin gür sesli çağrıları ve evrak dolu çantaların telaşlı tıkırtılarıyla birleşiyordu. Boran, elindeki kalın dosyaları koltuğunun altına iyice sıkıştırmış, bir sonraki dairesine doğru kararlı adımlarla ilerliyordu. Ancak tam bir duruşma salonunun önünden geçerken, iki kıdemli avukatın hararetli fısıltıları havada asılı kaldı ve Boran’ın adımları istemsizce yavaşladı.

"Gördün mü, yine kazandı..." dedi Avukat biri, sesindeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Defne Hanım diyorum, şaka gibi bir hızla yükseldi. Şehre geleli altı ay oldu olmadı ama Baro’daki bütün o 'kazanılamaz' denen dosyaları birer birer kapıyor."

Diğer avukat başını sallayarak onayladı. "Kadın çok dişli abi, şakası yok. Duruşma salonuna girdiğinde sanki boyu uzuyor, bakışları keskinleşiyor. Bir kaplana dönüşüyor adeta. Geçen günkü o dev tazminat davasında karşı tarafı öyle bir mantık silsilesine soktu, öyle bir köşeye sıkıştırdı ki; hakim bile kürsüsünde şöyle bir dikleşip dosyayı yeniden incelemek zorunda kaldı."

Boran, koridorun loşluğunda "Defne" ismini duyunca hafifçe duraksadı. Dudaklarında beliren yarım yamalak, takdir dolu ama meydan okuyan o gülümsemeyle kendi kendine mırıldandı:

"Avukat Defne... Demek namın senden önce yürüyor. Bakalım bir gün yollarımız kesiştiğinde, bu efsanenin ne kadarı gerçekmiş göreceğiz."

Duruşma salonunun içindeki atmosfer, dışarıdaki koridordan çok daha ağır ve gergindi. İçeride oksijen sanki tükenmiş, gerilim görünmez bir sis gibi odayı kaplamıştı. Sanık sandalyesinde, işçi haklarını savunduğu için dev şirketlerin iftiralarına uğramış, omuzları çökmüş, bitkin bir müvekkil oturuyordu.

Derken, salonun ortasındaki sessizliği topuk sesleri böldü. Defne; jilet gibi keskin hatlı siyah cübbesi, tek bir teli bile kaçmamış geriye taranmış saçları ve buz mavisi bir kararlılıkla bakan gözleriyle kürsüye doğru ağır adımlarla yaklaştı. Her adımı, adaletin mülkünde yankılanan bir mühür gibiydi.

"Sayın Hakim," dedi Defne; sesi oda boşluğunda çelik bir kılıç gibi parladı. "Müvekkilimin tek suçu, hakkı yenen yüzlerce işçinin cılız çıkan sesi olmaktır. Karşı tarafın sunduğu, süslü kelimelerle bezenmiş o sahte belgeler; sadece bu tertemiz gerçeği örtbas etme çabasından ibarettir. Unutulmamalıdır ki adalet, sadece gücü elinde bulunduranın değil; haklının yanında dimdik durduğu sürece adalettir!"

Defne, elindeki deri dosyadan tek bir kağıt çıkardı ve masaya, tam da karşı tarafın avukatının gözlerinin içine bakarak bıraktı. Bu, her şeyi değiştirecek olan, gizli kalmış o rüşvet çarkının banka kaydıydı. Karşı tarafın avukatı, o an alnında biriken ter damlalarını fark edemeyecek kadar büyük bir panikle sarsıldı.

"Bu belge, kurulan rüşvet çarkının reddedilemez kanıtıdır," diye devam etti Defne, sesini biraz daha yükselterek. "Müvekkilimin masumiyeti, bu kâğıdın üzerindeki soğuk rakamlarda gizli değil; onun onurlu geçmişindedir. Gereğinin, vicdan ve kanun ışığında yapılmasını talep ediyorum!"

Hakim, önündeki belgeyi inceledi, gözlüklerini düzeltti ve tokmağını kürsüye indirdi:

"Gereği düşünüldü... Sanığın beraatine, asıl sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmiştir!"

Karar açıklandığı an, salonun arkasından bir alkış tufanı koptu. Müvekkili, titreyen elleriyle Defne’nin cübbesinin koluna sarıldı, gözyaşları yanaklarından süzülürken teşekkür bile edemedi hıçkırıklardan. Defne ise profesyonelliğini bir an bile bozmadan, sadece hafif, zarif bir tebessümle karşılık verdi.

Eşyalarını toplayıp salondan çıkmak üzere kapıya yöneldiğinde, kapının eşiğinde onu izleyen o tanıdık ama uzak silueti fark etti. Boran, kollarını göğsünde kavuşturmuş, sessiz bir hayranlıkla onu izliyordu. Bakışları koridorda çarpıştığında ne bir kelime ettiler ne de bir selam verdiler.

✨

Hastanenin o gürültülü kaosu, yerini kulüp binasının uğultulu ama daha düzenli hareketliliğine bırakmıştı. Tuğhan, siyah camlı bir VIP aracın korumalı mahremiyetinde hızla uzaklaşırken; Alin, direksiyonu parmakları bembeyaz kesilene dek sıkıyordu. Hastane otoparkından çıkmaya çalışırken zihni, o koridorda asılı kalan bakışmada kilitli kalmıştı. Profesyonel kimliği ona Vedat Hoca’ya rapor vermesi gerektiğini hatırlatıyordu ama ruhundaki o küçük kız, giden bir uçağın arkasından bakıyordu.

Kulüp binasına ulaştığında havada adeta elektrikli bir akım vardı. Kapıdaki güvenlikten koridordaki personele kadar herkesin dilinde aynı fısıltı dolaşıyordu: "Gelmiş... İçerideymiş... İmzayı atıyormuş."

Alin, elindeki tıbbi dosyanın ağırlığını her zamankinden fazla hissederek Vedat Hoca’nın odasına girdi. Vedat Bey, masasının üzerindeki evrakları kenara itmiş, sabırsızlıkla kapıya bakıyordu.

"Getirdin mi Alin? Nasıl durumu aslanın? Bir pürüz yok değil mi?"

Alin, dosyayı masanın üzerine bıraktı. Sesi, içindeki fırtınayı bastıran profesyonel bir zırh gibi mesafeli ve netti: "Tüm değerleri mükemmel hocam. Kardiyolojik verileri beklediğimizden bile temiz çıktı; Avrupa’daki antrenman disiplini onu fiziksel olarak bir makineye dönüştürmüş. Kondisyonu, kas yapısı... Hepsi kusursuz." Duraksadı, bakışları dosyadaki bir grafiğe daldı. "Sadece..."

"Sadece ne?" diye sordu Vedat Hoca, kaşlarını merakla çatarak.

"Sadece... Bakışlarında bir yorgunluk var hocam. Uçuş trafiği, lansman baskısı, büyük beklentiler... Adaptasyon sürecinde fiziksel yüklemeden ziyade mental dinlenmeye ihtiyacı olabilir."

Vedat Hoca dosyayı incelerken kapı aniden, heyecanlı bir tıklatmayla açıldı. Kulübün medya sorumlusu içeriye daldı, yüzünde büyük bir başarının parıltısı vardı. "Hocam, az önce loş odada resmi imzalar atıldı. Tuğhan Bey artık resmen bizimle! Şimdi kulüp kanalı için o meşhur 'ilk sözler' videosunu çekeceğiz. Ardından dinlenmesi için tesislere geçecek."

Medya sorumlusu bakışlarını Alin’e çevirdi. "Alin Hanım, yarın sabah saat 11:00’de statta dev bir lansman ve basın toplantısı planlandı. Stat tıklım tıklım olacak. Sizin de sağlık ekibini temsilen teknik heyetin hemen arkasında, protokol sırasındaki yerinizi almanız gerekiyor. Kulüp doktoru olarak orada bulunmanız imajımız için çok önemli."

Alin hafifçe yutkundu. Boğazına bir yumru oturdu. Yarın, binlerce insanın uğultusu ve flaşların kör edici ışığı altında, Tuğhan’ın resmen evine dönüşüne, o formayı sırtına geçirişine en ön sıradan şahitlik edecekti.

"Anladım," diyebildi sadece. "Orada olacağım."

Odanın sessizliğinde, masadaki dosyada Tuğhan’ın kalp grafiği duruyordu. Alin, o kağıt üzerindeki iniş çıkışlara bakarken, yarınki törenin sadece bir spor olayı değil. Giden dönmüştü; ama bıraktığı yer, artık o bıraktığı yer değildi.

✨

Kulüp binasının en üst katındaki yönetim odası, dışarıdaki zafer sarhoşu kalabalıktan yalıtılmış, ağır bir sessizliğe bürünmüştü. Odanın havasında yıllanmış deri koltukların kokusu ve taze demlenmiş kahve buharı asılıydı. Duvarlardaki efsanevi futbolcuların siyah-beyaz portreleri, sanki yeni gelen bu adamın omuzlarındaki yükü tartıyordu. Tuğhan, karşısındaki yöneticilerin dudaklarından dökülen vizyon, proje ve şampiyonluk gibi büyük kelimeleri sanki bir suyun altından dinliyor gibiydi. Önündeki elli sayfalık sözleşme, sadece bir profesyonelin kariyer basamağı değil; bir adamın çocukluğuna, ilk aşkına ve hayatının en büyük firarına dair hazırladığı itirafnamesiydi.

Başkan, parmağıyla altın yaldızlı imza satırını işaret etti: "Hayırlı olsun."

Tuğhan, masanın ortasında duran ağır, gümüş kaplama kaleme uzandı. Metalin buz gibi dokunuşu parmak uçlarından kalbine doğru ince bir sızı gibi yayıldı. Mürekkep, kâğıdın pürüzlü dokusuyla buluştuğunda çıkan o neredeyse duyulmaz cızırtı, odadaki sessizliği yırtıp geçti.

İmzayı attığında, sanki yıllardır tuttuğu nefesini ilk kez bırakıyormuş gibi omuzları çöktü. Kalemi masaya bıraktığında çıkan ses, geçmişe vurulan bir mühür gibiydi. "Hayırlı olsun," dedi; sesi, duygularının ağırlığı altında ezilmiş, beklediğinden çok daha boğuk ve mesafeli çıkmıştı.

"Hayırlı olsun evlat! Yarın o stadın çimleri seninle titreyecek, taraftar seni omuzlarında taşıyacak!"

Yöneticiler, büyük bir zafer kazanmışçasına ayağa kalkıp elini sıkmak için sıraya girdiler. Artık resmen "evindeydi." Ama bu görkemli binanın içinde, kalbindeki o küçük sokağa dönmenin yolunu arayan yorgun bir yabancı gibi hissediyordu. Yarın sabah saat 11:00’de binlerce kişinin önünde formayı sırtına geçirecekti; ama onun asıl sınavı, Alin’in gözlerindeki o buz kütlesini eritebilmek olacaktı.

✨

Antrenman sahasının üzerine çöken ikindi güneşi, yeşil çimleri parlatırken havada taze kesilmiş ot ve ter kokusu birbirine karışıyordu. Takım, sahanın ortasında Gökhan Hoca’nın komutlarıyla yüksek tempolu bir istasyon çalışması yapıyordu. Alin, sahanın kenarında, cebine sıkıştırdığı not defteri ve elindeki kronometreyle bir heykel kadar dik duruyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, bakışlarını bir an bile sahadan ayırmadan oyuncuların her hareketini, her adımını profesyonel bir dikkatle süzüyordu.

Tam o sırada, az önce kulüp binasında hayatının imzasını atan Tuğhan, adımları çimle buluşarak sahaya indi. Üzerinde henüz antrenman kıyafetleri yoktu ama omuzlarındaki o vakur duruş, buraya ait olduğunu haykırıyordu. Alin, onun yaklaştığını, ayakkabılarının çimlerde çıkardığı o hafif hışırtıyı, hatta yıllar geçse de unutamadığı o kendine has kokusunu metrelerce öteden hissetmişti. Ama bakışlarını bir milim bile kaydırmadı. Onu orada yok saymak, kalbinin atışını bastırmanın tek yoluydu.

Tuğhan, Alin’in tam yanında durdu. Bakışlarını sahaya, ter döken arkadaşlarına çevirdi ama zihni tamamen yanındaki kadına kilitlenmişti. Aralarındaki o bir adımlık mesafe, aslında aşılması imkânsız bir uçurum gibiydi.

"Spor hekimi olmuşsun," dedi Tuğhan. Sesi, rüzgârın arasında zarif ama derinden gelen bir melodi gibiydi.

Alin, gözlerini sahadaki forvet oyuncusunun deparından ayırmadan, buz gibi bir sesle cevap verdi: "Daha sayılmam. Adayım sadece."

Tuğhan, hafifçe gülümsedi; bu gülümseme hem bir gurur hem de bir hüzün taşıyıyordu. Bakışlarını nihayet Alin’in keskin yüz hatlarına çevirdi. "Senin çalışma disiplinini bilirim Alin. Eminim ki adaylık evresini ışık hızıyla geçer, bu kulübün gördüğü en iyi hekim olursun."

Alin bu övgü karşısında istifini bozmadı, bir teşekkür bile etmedi. Sessizliği, aralarına ördüğü o görünmez duvarın en sert tuğlasıydı. Tuğhan, bu sessizliğin ağırlığı altında ezilmek yerine biraz daha yaklaştı.

"Hoş geldin demedin," dedi kısık bir sesle. Bu bir sitem değil, bir yaralı kalp yakarışıydı.

Alin, bakışlarını hâlâ sahadan çekmeden, dudaklarının arasından ruhsuz bir cümle dökülmesine izin verdi: "Transferin hayırlı olsun."

Tuğhan, bu cümlenin kuruluğuna dayanamayarak tüm vücuduyla Alin’e döndü. "Bu kadar mı?" diye sordu, sesi ilk kez titreyerek. "Onca yıldan, onca yaşanmışlıktan sonra bana söyleyeceğin tek şey bir transfer tebriği mi?"

Alin, işte o an bakışlarını sahadan çekip ağır bir ağır çekimde Tuğhan’a döndü. Gözlerindeki o derin, dipsiz ve kırgın kuyuya bakmasını istedi. "Bir futbolcu için bu kadar olmaz mı?" dedi, kelimeleri birer ok gibi fırlatarak. "Kulüp binasındayız Tuğhan. Burada sen milyonluk bir transfersin, ben ise sağlık ekibinden bir çalışan."

Tuğhan gözlerini kısarak ona doğru bir adım daha attı. "Peki ya akşam?" diye fısıldadı. "Mahallede... O zaman da mı bu kadar olacak? O zaman da mı değişmeyecek bu mesafe?"

Alin, başını hafifçe yana eğdi, yüzünde acı verici bir tebessüm belirdi. "O zaman da... Mahalleye yıllar sonra dönen eski bir komşuya 'hoş geldin' denir sadece. Ne eksik, ne fazla."

Tuğhan, sanki fiziksel bir darbe almışçasına duraksadı. "Bu kadar mı yani?" dedi tekrar, sanki inanmak istemiyormuş gibi.

Alin, gözlerini bir an bile kırpmadan, "Bu kadar," dedi ve başını tekrar sahaya çevirdi.

Tam o sırada, neşeli adımlarıyla Selinay yaklaştı. Alin ile Tuğhan arasındaki o gerilimli sessizliği fark etmeden, büyük bir enerjiyle Tuğhan’a seslendi: "Hoş geldin Tuğhan! Evine, yuvana hoş geldin!"

Tuğhan, yüzüne zoraki bir maske takarak Selinay’a döndü. "Hoş buldum Selinay, teşekkürler."

Selinay, elindeki tableti göstererek devam etti: "Ben kulüp diyetisyeniyim biliyorsun. Senin için özel bir beslenme listesi hazırlamamız gerekiyor, Avrupa’daki formunu koruman bizim için çok kritik. Müsait olduğun ilk an odama uğra da detayları bir konuşalım, olur mu?"

Tuğhan, "Tabii, en kısa zamanda uğrarım," dedi ama bakışları hâlâ yan profilinden izlediği Alin’deydi.

Selinay ve Tuğhan profesyonel bir sohbete dalarken; Alin, kronometresine basıp antrenmanı bitirdi. Kalbi, sahadaki oyunculardan çok daha fazla yorulmuştu ama Tuğhan’ın evine döndüğü bu ilk günde, ona en uzak evin hâlâ kendi kalbi olduğunu hissettirmişti.

✨

Güneş, ufuk çizgisine doğru ağır ağır alçalırken Simavi evinin bahçesine kehribar rengi bir hüzün çökmüştü. Kamelyanın gölgesinde, zamanın dışına fırlatılmış gibi duran Zeynep, elindeki kahve fincanını sanki dünyanın tek dayanağıymış gibi sımsıkı kavramıştı. Rüzgarın her esişinde, o köşeden bir çocuk sesi ya da yarım kalmış bir umudun yankısı gelecekmiş gibi bekliyordu; yılların tüketemediği, aksine her gün biraz daha derinleşen o ince sızıyla...

Fatih, dükkandaki o ışıltılı pırlantaların ve hareketli piyasanın içinden çıkıp eve geldiğinde, bahçedeki bu durağanlığı kapıdan girer girmez hissetti. Ceketini koluna atmış, yüzünde her zamanki enerjik gülümsemesiyle adımlıyordu ki, ablasının o masum ama bin parça olmuş duruşunu fark etti. Adımları gayriihtiyari yavaşladı, neşeli ıslığı dudaklarında dondu. Omuzlarını dikleştirip yüzündeki ifadeyi ablasının ruhuna dokunacak yumuşak bir kalkan haline getirdi.

"Abla?" dedi usulca, sanki yüksek sesle konuşsa Zeynep kristal bir kadeh gibi kırılacakmış gibi. "Yine hangi uzak diyarlarda geziyorsun bakalım?"

Zeynep, bir rüyadan uyanırcasına irkilerek döndü. Hemen toparlanmaya çalışarak ellerini düzeltti, yüzüne o çok tanıdık, şefkatli ama yorgun maskesini yerleştirdi. "Hoş geldin Fatih’im... Gelmişsin bile. Yok, dalmışım öyle işte; akşam serinliği, kahvenin kokusu... İnsanı alıp eskilere götürüyor. Oturmaz mısın?"

Fatih, ablasının yanına, o ahşap banka çöktü. Zeynep’in parmak uçlarının fincanın kenarında hafifçe titrediğini gördüğünde içi cız etti. Uzanıp o soğumuş kahve fincanını yavaşça ablasının elinden aldı ve masaya bıraktı. Ardından geniş bir güven veren kolunu ablasının omuzuna atıp, onu bir sığınak gibi kendine çekti.

"Üzgün olduğunun farkındayım ablam... Ve nedenini tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok. Göğüs kafesine batan o sızıyı, o sessiz çığlığı ben buradan duyuyorum."

Zeynep, kardeşinin omuzuna başını yasladığında sanki tüm dünyayı taşıyan omuzları biraz olsun hafifledi. Göz pınarları, içine akıttığı yaşlarla dolup taştı. "Bazen geçtiğini sanıyorum Fatih. Hayatın koşturmacasında, dükkanın işinde, mahallenin gürültüsünde unuttuğumu zannediyorum... Ama sonra bir rüzgar esiyor, sokaktan bir çocuk sesi geliyor; sanki her şey o ilk günkü gibi taze kalıyor, yaram yeniden kanıyor."

Fatih, ablasının saçlarını şefkatle okşarken sesi kararlıydı. "Unutmak için değil abla, onunla yaşamayı öğrenmek için buradayız. Ama senin bu güzel yüzünün böyle solmasına benim gönlüm elvermez. Bu ailesinin tek neşesi sensin; sen böyle olursan tadım kaçar,"

Zeynep derin bir nefes aldı. Kardeşinin kalbinden gelen bu destek, ruhundaki karanlık bulutları biraz olsun araladı. Burnunu çekip başını kaldırdı, Fatih’in o parlayan gözlerine bakarken konuyu kendinden uzaklaştırmak için muzipçe gülümsedi. O ağır havayı dağıtacak tek şeyin Fatih’in hayatındaki o gizemli kıvılcım olduğunu biliyordu.

"Sen bırak şimdi beni..." dedi, parmağıyla kardeşinin göğsüne dokunarak. "Asıl sana ne demeli? Son günlerde gözlerinin içi sanki bir zümrüt gibi parlıyor. Hayırdır? Bu mutluluğun altında, kalbini bir mücevher gibi çalan bir kız mı yatıyor yoksa?"

Fatih, güldü, bakışlarını kaçırıp bahçedeki çiçeklere baktı. "Radarların her zaman açık, değil mi? Ama daha bir durum yok."

Zeynep heyecanla Fatih’in koluna yapıştı, kederli havası bir anda yerini bir abla merakına bırakmıştı. "Doğru tahmin ettim, değil mi? Kim bu şanslı kız Fatih? Simavi ailesine fırtına gibi yeni bir gelin mi geliyor?"

Fatih, eğlenceli bir tavırla ayağa kalktı, ceketini omuzuna attı ve sanki bir sırrı koruyormuş gibi gizemli bir ifade takındı. "Eee, yaşımız geldi geçiyor abla. Bu eve şanına yakışır, asil ve fırtına gibi bir gelin getireceğim inşallah. Ama şu an için öyle bir kız yok."

Zeynep gülerek arkasından seslendi. "Fatih!"

Fatih, göz kırparak ve geri geri yürüyerek bahçe kapısına doğru yöneldi. "Bir gün... Belki çok yakında, belki de hiç beklemediğin bir anda. Ama şimdi bu merak seansını bitiriyoruz. Hadi bakalım içeriye, hava iyice serinledi. Sen bize lazımsın abla, şifayı kapma sonra."

Fatih, neşeli bir ıslık çalarak evin kapısından içeri girerken; Zeynep, içindeki o karanlık bulutlar, Fatih’in bu tatlı hâlleri ve hayat dolu enerjisiyle biraz olsun dağılmıştı. Belki de hayat, sonlarla değil, her şeye rağmen devam eden bu başlangıçlarla güzeldi.

✨

Alin, işlerini bitirir bitirmez ayrıldı. Arabasına bindiği an, direksiyonu ezbere bildiği o mahalleye kırdı. Kayıtlı müzik listesini rastgele çalması için başlattığında, hoparlörden dökülen ilk tınıyla derin bir iç çekti. Pinhani’nin o buğulu sesi yankılanıyordu kabinde: “Bilir o beni...”

​Şarkıyı değiştirmek için uzanan eli havada asılı kaldı. Vazgeçti, gaza biraz daha yüklendi. Tuğhan gerçekten de bilirdi onu. Ama mesele şimdiki Alin değildi; ona asıl kırgın olan, içindeki o hiç büyümemiş, dizleri kanayan küçük kız çocuğuydu. Tuğhan onu hep anlamıştı, bir tek bakışından ruhunun kuytularını okurdu. Alin de onu anlıyordu kuşkusuz, ama anladığı karşısındaki yetişkin adamdı. Şimdiki kadın, şimdiki adamı çözebiliyordu; gel gör ki, içlerindeki o iki çocuğu yan yana getirip teselli edecek kimseleri yoktu.

​Mahalleye giriş yaptığında hızını yavaşlattı. Apartmanın otoparkına girdiğinde, gördüğü tanıdık plakalar yüzünde bir tebessüm oluşturdu. Boran, Afşin ve Canpolat abileri çoktan gelmişti. Hatta büyüklerin araçları da oradaydı; Fatih amcasının arabasını görünce kalabalığın boyutunu tahmin etti.

​Tam apartmana yönelecekken, bahçe kapısının önünde elinde dumanı üstünde bir borcamla duran Madam Sofia’nın sesi kulaklarında çınladı:

​"Alinciğim?"

​Alin, yüzüne içten bir gülümseme yerleştirerek yaşlı kadına doğru yürüdü. "Madam, elinizdeki bu gizemli borcamda hangi maharetinizin eseri saklı yine?"

​Sofia, saçlarını savurarak neşeyle güldü. "Sende sahiden şeytan tüyü var tatlım. Her seferinde bir yolunu bulup gönül fethetmeyi çok iyi biliyorsun."

​"Eh, olsun o kadar da," diyerek göz kırptı Alin.

​Sofia, elindeki kabı hafifçe havaya kaldırarak, "Berrin hanımefendiler mahallemize tekrar teşrif ettikleri için minik bir şeyler hazırlamıştım," dedi. Alin, "Çok iyi düşünmüşsünüz," diye karşılık verdiği sırada apartman kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriden ellerinde tepsiler, tencereler ve masa örtüleriyle çıkan ev ahalisini görünce şaşkınlıkla durakladı.

​"Hayırdır ya? Ordu mu donatıyoruz?"

​Üzeri örtülmüş devasa bir tepsiyi dengede tutmaya çalışan Fatih amcası, nefes nefese cevap verdi: "Bahçede akşam yemeği yenecekmiş kızım. Üstüne bir de Cihangir amcaları davet etmişler, ziyafet var ziyafet!"

​Alin hemen Sofia’ya döndü. "O zaman bu akşam sen de bizimlesin, kaçışın yok."

​Sofia kibarca geri çekilmeye çalıştı. "Teşekkür ederim canım ama ben sadece selam verip bunu bırakıp eve geçecektim..."

​"Hayır, hayır!" dedi Alin otoriter ama sevecen bir tonla. "İtiraz hakkı tanımıyorum Sofia, bu akşam hep beraberiz."

​O sırada apartmandan çıkan Babaanne Sedef, Alin’in hitabını duyunca kaşlarını hafifçe çattı. "Alin, ismiyle neden hitap ediyorsun kızım hanımefendiye? Ayıp."

​Sofia, Sedef’e engel olmak istercesine araya girdi. "Rahat bırak kızı Sedef, ben halimden memnunum. Böyle kendimi daha genç hissediyorum."

​Sedef Hanım gülümseyerek başını salladı. "İyi madem, öyle olsun. Ama Alin haklı, seni bırakmıyoruz." Tartışmaya son noktayı, elinde dev bir tencereyle beliren Zeynep koydu: "İtiraz hakkı kesin olarak reddedilmiştir Sofia abla!"

​Sofia sonunda teslim olup gülerek bahçeye adım attı. "Pekala, madem öyle; bunu hep birlikte yiyelim, ben yarın Berrin hanımlara tekrar yaparım."

​Tam o esnada karşıdaki müstakil evin kapısı açıldı. Alkan ailesi, adeta bir yemek korteji gibi ellerinde tencere ve tepsilerle göründü. Alin, hayretle Berrin teyzesine doğru ilerleyip elindeki ağır tencereyi aldı. "Bu nasıl davet ama ya? Bizimkiler sizi davet ediyor, siz yemeği yüklenip geliyorsunuz!"

​Öykü, cevap verdi: "Eski günlerdeki gibi işte Alinciğim. Ortaklaşa kurulan sofraların tadı başka olur."

​"Tamam Öykü abla da, bunu sonra da yapardık. Onca yerleşme telaşının arasında neden uğraştınız bu kadar?"

​Berrin Hanım, "Olsun kızım, bereketiyle gelir," diyerek diğer büyüklerin yanına geçti. Bahçede hummalı bir çalışma vardı. Erkekler sofraları kuruyor, kadınlar son hazırlıkları tamamlıyordu. Fatih’in "Ziyafet var desenize!" nidaları arasında Alin amcasının bu çocuksu heyecanına gülmeden edemedi.

​Derken, mahallenin girişinden yankılanan tanıdık bir motor sesi duyuldu. Hemen ardından mahallede top koşturan çocukların neşeli çığlıkları yükseldi: "Tuğhan abi! Tuğhan abi geliyor!"

​Bahçedeki hareketlilik anlık bir sekteye uğradı. Öykü, elindeki işi bırakıp kaçamak bir bakışla Alin’i süzdü. Alin’in ifadesini okumak, fırtına öncesi sessizliği anlamlandırmak kadar zordu. Öykü, eşi Selim’in Tuğhan’ı karşılamak üzere hamle yaptığını görünce hızla atıldı:

​"Selim! Ayla’nın sırtına bir baksana, çok terlemiş çocuk. Koşarken hastalanmasın, bir ilgilensen hayatım?"

​Selim, eşinin bu ani telaşını haklı bularak rotasını kızına çevirince, Öykü planının ikinci aşamasına geçti. Yüzünde masum bir ricayla Alin’e döndü.

​"Alin, Tuğhan yolda arayıp bir şeyler alıp geleceğini söylemişti. Eli kolu doludur şimdi, rica etsem bir bakıp yardım eder misin?"

​Alin, Öykü’nün gözlerinin içine kısa bir süre baktı. Etrafındaki herkesin bir işle meşgul olduğunu, sanki sözleşmişçesine kimsenin başını kaldırmadığını fark etti. Bir kaçış yolu yoktu. "Bakayım abla," dedi kısık bir sesle.

​Bahçe kapısına doğru ağır adımlarla ilerlerken, Öykü kazandığı küçük zaferin gururuyla arkasından baktı. O sırada Zeynep ile göz göze geldiler. Zeynep, olan biteni anlamış bir ifadeyle hafifçe gülümseyince, Öykü de ona aynı imalı tebessümle karşılık verdi. Kaderin ve mahalle ahalisinin yardımıyla, o buzlar ya eriyecekti ya da daha büyük bir gürültüyle kırılacaktı.

Alin, bahçenin gürültülü neşesini arkasında bırakıp sokağa adım attığında, akşam güneşinin turuncu ışıkları asfaltın üzerine uzanmıştı. Tuğhan’ın arabası yolun kenarına park etmiş, motorun sıcaklığı havada hafif bir titreme yaratıyordu. Tuğhan, bagajın başına geçmiş, geniş omuzları ve her zamanki dik duruşuyla oradaydı.

Alin, bahçe kapısının pervazına yaslanıp bir süre onu izledi. O an dünya durmuş, mahalledeki sesler boğuklaşmış, sadece o kare kalmıştı. Mahallenin çocukları, bir mıknatısa çekilen demir tozları gibi saniyeler içinde Tuğhan’ın etrafını sardılar.

"Tuğhan abi! Bize ne getirdin?"

"Abi, geçen maçtaki o gol neydi öyle ya!"

Tuğhan, çocukların bu bitmek bilmeyen enerjisine aynı samimiyetle karşılık veriyordu. Yüzünde, sadece bu mahalleye ve bu çocuklara sakladığı o içten, aydınlık gülümseme vardı. Bagajdan kendi kulübüne ait birkaç orijinal forma çıkardığında çocukların sevinç çığlıkları sokağı inletti. Her birinin başını okşuyor, sorularına tek tek sabırla cevap veriyordu. Hediyelerini alan çocuklar zafer kazanmış komutanlar gibi dağılırken, Tuğhan başını kaldırdı ve kapıda bekleyen Alin ile göz göze geldi.

Alin, istifini bozmadan ona doğru yürüdü. "Bakıyorum da rüşvet dağıtma işine erkenden başlamışsın Kaptan," dedi, sesindeki o tatlı iğnelemeyle.

Tuğhan, bagajı kapatıp elindeki büyük bir tepsi baklavayı sıkıca kavradı. "Rüşvet değil Alin, gönül alma diyelim biz ona. Malum, bazı gönülleri almak forma dağıtmaktan daha zor."

Alin kaşlarını hafifçe kaldırıp ona yaklaştı. "Forma yetmez diyorsun yani?"

Tuğhan bir adım yaklaşıp sesini alçalttı, gözlerinin içindeki o derin ifadeyle baktı ona. "Bazı kale kapılarını açmak için formadan fazlası gerekir. Sabır gibi, zaman gibi..."

Alin, kalbinin atışını dizginlemek adına hızla konuyu değiştirdi. "Baklavayı ver de dökme bari, zaten herkes içeride kurt gibi aç bekliyor. Amcam ziyafet çığlıkları atıyordu en son."

Tuğhan güldü. "Amcanı doyurmak kolay da, seni memnun etmek... Neyse, yürüyelim hadi."

Birlikte bahçeye girdiklerinde, sanki bir kahraman karşılanıyormuşçasına bir hava esti. "Ooo, kaptan gelmiş!" sesleri yükseldi. Büyükler Tuğhan’ı kucaklıyor, sırtını sıvazlıyor, sanki onsuz sofra eksikmiş gibi ona yer açıyorlardı. Tuğhan, herkesle tek tek ilgilenip hal hatır sorarken, Alin’in annesi Deniz Hanım kızının yanına yaklaştı.

"Alinciğim, bir tanem," dedi Deniz Hanım, elindeki sofra bezini düzeltirken. "Yavuz Bey ve Gönül Hanım’ı da davet ettik ama daha ses çıkmadı. Gönül Hanım pastaneyi kapatmak üzeredir herhalde. Bir gidip baksana, yardıma ihtiyaçları var mı? Beraber gelin."

Alin, "Tamam anne, ben bakıp gelirim," diyerek gürültülü kalabalıktan sıyrıldı. Mahallenin o kendine has, hanımeli kokulu sokaklarında yürüyerek Gönül Hanım’ın meşhur pastanesine doğru ilerledi.

Pastanenin kapısındaki çıngırak, Alin içeri girdiğinde tanıdık bir melodiyle çaldı. İçerisi taze poğaça, vanilya ve tarçın kokuyordu. Gönül Hanım, tezgahın arkasında son kalan kutuları düzenliyordu.

"Kolay gelsin Gönül teyzeciğim," dedi Alin neşeyle.

Gönül Hanım başını kaldırıp gülümsedi. "Ah Alinciğim, hoş geldin güzel kızım! Tam da toparlanıyordum."

Alin hemen tezgahın arkasına, Gönül Hanım’ın yanına geçti. "Annemler sizi bekliyor, 'Al gel' dediler. Melis nerede? Daha gelmedi mi?"

"Yok tatlım, bir iki işi vardı, doğrudan oraya geçer herhalde ya da birazdan damlar buraya," dedi Gönül Hanım bir yandan vitrini silerken. Alin eline bir bez alıp ona yardım etmeye başladı. "Sen bırak şimdi onu, gel biraz dertleşelim. Nasıl gidiyor? Mahalleye dönmek iyi geldi mi?"

Alin, bir yandan kurabiye kavanozlarını dizmeye koyuldu.

Kısa süre sonra Yavuz Bey de pastaneye geldi. "Hazır mısınız hanımlar? Bekletmeyelim daha fazla" Gönül Hanım da, "haklısın, haydi kapatıp gidelim artık"

Pastaneyi el birliğiyle kapatıp, ellerinde Gönül Hanım’ın özel yapımı pastane tatlıları ve börek kutularıyla yola koyuldular. Üçü birlikte, batan güneşin altında yan yana yürüyorlardı. Apartmanın önüne vardıklarında, bahçeden yükselen kahkahalar ve çatal bıçak sesleri sokağa taşıyordu.

Bahçeye girdiklerinde karşılama töreni yeniden başladı. "Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz!" diyerek ayağa kalktı büyükler. Selamlar verildi, hatırnameler soruldu. Alin, elindeki kutuları masaya bırakırken gözü istemsizce Tuğhan’a kaydı. Tuğhan da tam o an ona bakıyordu. Kalabalığın ortasında, o gürültülü sofrada, ikisi için dünya bir anlığına yine sessizleşti. Gönül Hanım ve Yavuz Bey sofradaki yerlerini alırken, mahallenin o eski, sıcak ve kalabalık ruhu, kurulan bu dev sofrada yeniden hayat buluyordu.

Bahçedeki devasa çınar ağacının altına iki büyük masa kurulmuştu. Bir tarafta mahallenin ağır topları, eskimeyen dostlukların mimarları olan büyükler; diğer tarafta ise çocuklukları bir arada geçmiş, birbirinin her yarasını, her sevincini bilen genç tayfa oturuyordu. Masaların üzerinde yanan fenerlerin sarı ışığı, tabaklardan yükselen buhara karışıyor; ortamda buram buram samimiyet ve huzur kokusu dolaşıyordu.

Tuğhan, önündeki tabağıyla ilgilenirken gözü masadaki boş sandalyelere takıldı. "Çağıl’ı göremedim," dedi Tuğhan, sesindeki merakla karışık bir özlemle. "O nerede kaldı?"

​Canpolat, ağzındaki lokmayı güçbela yutup bir yudum su içtikten sonra yanıtladı: "İşi biraz uzamış, bilirsin onu, işini bitirmeden gelemez. Eli kulağındadır, damlar birazdan."

​O sırada Fatih’in gür sesi yükseldi. Fatih, çatalını havada hafifçe sallayarak Tuğhan’a takıldı: "Tuğhan! Hele bir şu karnını doyur da, yemekten sonra alalım ifadeni bakalım. Nerelerdeydin, neler yaptın, anlatacak çok şeyin vardır herhalde?"

​Tuğhan, mahcubiyetle karışık bir saygıyla başını hafifçe eğip güldü. "Eyvallah, kaçış yok desene. Boynumuz kıldan ince."

​Ferdi, yan taraftan dirseğiyle Tuğhan’ı dürttü. "Sadece Fatih amcam olsa iyi Tuğhan, diğerleri de pusuda bekliyor. Başarılarını bir de senden dinlemek istiyorlar."

​Boran, ciddiyetini bozmadan ama gözlerindeki o sıcak pırıltıyla araya girdi. "Başarılarını her yerde duyuyoruz zaten ama biz burada aileyiz. Bizim kulağımıza gelenle değil, senin gözümüze baka baka anlattığınla ilgileniriz."

​Ferit ise masanın en neşelisi olarak lafa atıldı: "Abi boşverin şimdi işi gücü. Baklavayı gördünüz mü? Tuğhan abim getirmiş. Ben diyorum ki, ifadeyi baklava eşliğinde alalım, hem dilimiz tatlanır."

​Masada büyük bir kahkaha tufanı koptu. Herkes birbirine laf atıyor, eski anılar birer birer sofraya dökülüyordu. Tam bu sırada bahçe kapısının demiri gıcırdadı ve içeriye enerji dolu iki figür süzüldü.

​"Oo, ekip toplanabilmiş sonunda! Bensiz boğazınızdan geçti mi o yemekler bakayım?" diye seslendi Çağıl, elindeki çantayı kenara bırakırken. Hemen arkasındaki Melis, her zamanki hayat dolu enerjisiyle içeri daldı: "Ama bizsiz olmaz ki! Bu sofranın tuzu biberi eksik kalmış."

​Büyükler masasından "Hoş geldiniz çocuklar!" sesleri yükselirken, gençler masası bir anda ayaklandı. "Sonunda be Çağıl!" "Gelsenize kızım, baklava bitmek üzere!"

​Çağıl ve Melis, önce büyüklerin yanına uğrayıp ellerini öptüler, hal hatır sordular. Ardından bahçedeki taş çeşmeye yönelip ellerini serin suyla yıkadılar. Suyun şırıltısı, geceye karışan kahkahalarla birleşiyordu.

​Hızla gençlerin masasına dönen ikili, sanki önceden planlanmış gibi Alin’in sağındaki ve solundaki boş sandalyelere kuruldular. Alin, aralarına giren bu ikiliye bakıp gülümsedi. Melis, Alin’in koluna girip başını omzuna yasladı. "Özlemişim be bu ortamı. Vallahi İstanbul’un trafiği değil, mahallenin bu gürültüsü lazımmış bana."

​Çağıl, önündeki tabağa uzanırken Tuğhan’a baktı. "Kaptan, hoş geldin. Sahalardan sonra mahalleye dönmek nasıl bir his? Hala pas vermeyi hatırlıyorsun değil mi?"

​Tuğhan, Çağıl’ın bu meydan okuyan tavrına gülümseyerek karşılık verdi. "Pas vermeyi unutmam da, sizin bu hızınıza yetişmek zor olacak gibi görünüyor Çağıl. Gelir gelmez sofrayı ele geçirdiniz."

​"Eee," dedi Melis, çatalını havaya kaldırarak. "Bizim olduğumuz yerde hayat durur ama sohbet asla durmaz. Anlatın bakalım, biz yokken kim kimi çekiştirdi?"

​Sohbet yeniden alevlendi. Alin, büyüklerin masasına baktı, hepsinin yüzünde bir gülümseme ve güzel bir sohbetin içindeydiler; sonrasında kendi masalarına baktı, aynı gülümsemeler... En son bakışları ona döndü. Karşısında oturan Tuğhan ise, o gürültülü neşenin içinde sessizce Alin’i izliyor; onun yüzündeki o huzurlu ifadeyi gördükçe, kendi içindeki fırtınaların dindiğini hissediyordu. Ve Alin kendini uzun zaman sonra ilk kez gerçekten evinde hissetti. Bahçedeki fenerler hafifçe sallanıyor, mahallenin kalbi bu sofrada, bu eski dostlukların sıcaklığında atıyordu.

✨

Bahçedeki o tatlı hummalı yemek telaşı yerini yavaş yavaş gecenin serinliğine ve demli çay kokusuna bırakmıştı. Bardakların tabaklara değerken çıkardığı o ritmik sesler, mahallenin bildik uğultusuna karışıyordu.

​Alin, olabildiğince stratejik davranarak Tuğhan’ın oturduğu yerin tam çaprazında, masanın en uç noktasında bir yer tercih etmişti. Kendisine bir soru yöneltilmediği sürece sessiz kalıyor, kahkahalara sadece nezaketen tebessümle katılıyor, bakışlarını ısrarla önündeki çay bardağında sabitlemeye çalışıyordu. Oysa bir zamanlar bu bahçede durum tam tersiydi. Küçük Alin dur durak bilmeden konuşur, Tuğhan’ın gölgesi gibi peşinden ayrılmaz, o nereye baksa Alin orada biterdi. Şimdi ise aralarına örülen o görünmez duvarın arkasından birbirlerini izliyorlardı.

​Berrin Hanım, masanın diğer ucundan beri dikkatle izlediği Alin’in bu alışılmadık durgunluğunu fark etti. Yüzündeki o anne şefkati barındıran gülümsemeyi hiç bozmadan, her zamanki o kadife sesiyle seslendi:

​"Güzel kızım..."

​Alin, ismini duyunca dalıp gittiği çay bardağından başını kaldırıp bakışlarını Berrin Hanım’a çevirdi. Berrin Hanım, çocukluğundan beri ona hep bu şekilde hitap eder, içini ısıtırdı. Alin’in dudaklarında içten bir tebessüm peydah oldu.

​"Berrin teyzem?" dedi saygıyla.

​Berrin Hanım çayından bir yudum alıp bardağı masaya bıraktı. "Niye sessizsin sen öyle bu akşam? Bir derdin mi var güzel kızım?"

​Öykü de annesinin bu sorusu üzerine hemen lafa atıldı, elini Alin’in omzuna koyarak: "Evet ya, benim tanıdığım Alin asla susmak bilmezdi. Bahçenin neşesiydin sen, şimdi sesin çıkmıyor."

​Alin hafifçe gülerek başını iki yana salladı. "Öykü abla, senin tanıdığın Alin çok küçüktü. Şimdi büyüdük. Zaman geçiyor, insan büyüyor ve birçok şey değişiyor haliyle."

​Bu felsefi cümlenin ardından masada kısa bir sessizlik oldu. Tam o sırada, Alin’in göz hapsinden kaçmaya çalıştığı o ses araya girdi. Tuğhan, sırtını sandalyesine yaslayıp bakışlarını doğrudan Alin’e dikerek konuştu: "Biz değiştiğini sanırız ama bazı şeyler hep aynı kalır. Değişen sadece dış kabuktur."

​Alin, cümlenin altındaki imayı anında yakalayarak kaşlarını yukarı kaldırdı. Bakışlarını cesurca Tuğhan’ın gözlerine dikti. "Demek ki sen henüz bunu tecrübe etmemişsin. İnsan gerçekten büyüdükçe, içindeki bazı şeyleri de beraberinde değiştirmek zorunda kalıyormuş. Bunu yaşayarak öğreniyorsun."

​Tuğhan sessiz kaldı. Verecek bir cevabı olmadığından değil, Alin’in gözlerindeki o kırgın ama dik başlı ifadeyi daha fazla hırpalamamak için sustu. Ancak bakışlarını bir saniye bile olsun kızın üzerinden çekmedi. Masadaki anneler ise havada uçuşan bu görünmez kıvılcımların, geçmişten kalan o derin gerilimin son derece farkındaydı.

​Deniz Hanım, kızı Alin’in geçmişte yaşadığı hayal kırıklıklarına ve haklı kırgınlığına bildiği için bir şey diyemedi; ona hak veriyordu. Ama bir yanı da hemen karşılarında oturan, gözleriyle adeta af dileyen Tuğhan’ı suçlayamıyordu. Deniz Hanım, derin bir nefes alıp Berrin Hanım’a baktı. İki eski dost, tek bir kelime etmeden, sadece gözleriyle birbirlerine "Zaman lazım" der gibi bakıştılar.

​Berrin Hanım ortamdaki bu ağır havayı dağıtmak adına hemen tatlı bir ses tonuyla konuyu değiştirdi: "Güzel kızım, doktor olmuşsun. Hem de Öykü söyledi, Fenerbahçe’nin sağlık ekibindeymişsin."

​Alin, minnettar bir ifadeyle Berrin Hanım’a döndü. "Çok şükür diyeyim Berrin teyzem, severek yapıyorum işimi."

​"Maşallah kızıma," dedi Berrin Hanım gururla. "Sen zaten hep böyle çalışkan, akıllı bir çocuktun."

​O sırada Çağıl, masanın üzerindeki hareketliliği kendi üzerine çekerek Tuğhan’a döndü: "Eee Kaptan, imza töreni yarın mı?"

​Tuğhan, dikkatini Alin’den ayırıp Çağıl’a döndü ve kafasını salladı. "Evet, yarın kulüp binasında. Hepinizi orada görmek istiyorum, ona göre."

​Boran, araya girdi. "Benim yarın çok önemli bir duruşmam var biliyorsun, fiziksel olarak gelemeyebilirim ama kalbimin, desteğimin seninle olduğunu bil kardeşim."

​Tuğhan içtenlikle gülümsedi. "Eyvallah, bilmez miyim."

​Ferdi ve Ferit de programlarını ayarlayabilirlerse mutlaka katılım sağlayacaklarını belirttiler. Büyükler de sırayla Tuğhan’ı bu büyük transferi ve başarısı için yeniden tebrik ederken, Melis sıranın artık kendisine geldiğini düşünerek heyecanla öne doğru atıldı.

​"Tuğhan abi! Yarınki o büyük imza töreninden sonraki ilk özel röportajını benimle yapar mısın? Biliyorsun, kanalda yeni sayılırım ve bu benim kariyerim için gerçekten dönüm noktası olur. Lütfen!" dedi, ellerini birleştirerek adeta yalvaran gözlerle bakarken.

​Tuğhan onun bu haline güldü, başını salladı. "Elbette yaparım Melis, sorman bile hata. İlk konuşmayı, ilk özel röportajı seninle patlatacağız, söz."

​Melis neşeyle çığlık atmamak için kendini zor tuttu. "Ay çok teşekkür ederim abi, harikasın!"

​Masada keyifler yerindeyken, Mustafa Dede elindeki boş çay bardağını tabağına koydu ve sevgiyle torununa baktı. "Alinim, güzel kızım. Çaylarımızı içtik. Sana zahmet olmazsa, o marifetli ellerinden birer Türk kahvesi içelim mi köpüklü köpüklü?"

​Alin dedesine şefkatle gülümsedi ve hemen ayağa kalktı. "Elbette dedeciğim, lafı mı olur. Hemen yapıyorum."

​Melis de fırsattan istifade, "Ben de sana yardım edeyim Alin," diyerek yerinden fırladı. İki kız masadaki boş bardakların ve bulaşıkların bir kısmını toplayıp apartman kapısına yöneldiler. Babaanne Sedef Hanım’ın dairesi giriş katında ve bahçeye en yakın yer olduğu için, aralık duran kapıdan içeri süzülüp doğrudan mutfağa geçtiler.

​Alin kollarını sıvayıp tezgahın başına geçti ve bulaşıkları makineye dizmeden önce sudan geçirmeye başladı. Melis de hemen yanına yanaşmıştı. O sırada Çağıl ve Canpolat da masada kalan diğer bulaşıkları da mutfak tezgahına bırakıp, içerideki kızlara yük olmamak adına sessizce tekrar bahçeye çıktılar.

​Melis, Alin’in yıkadığı bardakları kurulama bezine dizerken göz ucuyla arkadaşının gergin yüz hatlarını süzüyordu. Ortamın sessizliğini bozarak fısıldadı:

​"Alinim?"

​Alin, suyun şırıltısı arasından "Hı?" diye bir ses çıkardı.

​"İyi misin sen arkadaşım?"

​Alin bıkkın bir nefes vererek musluğu kapattı ve Melis’e döndü. "İyiyim yahu, amma büyüttünüz. Sadece biraz başım ağrıyor, sessizliğim o yüzden. Yoksa dışarıdaki o salağı kafama takacak, onun yüzünden modumu düşürecek halim bile yok benim."

​Fakat Alin’in cümlesi biter bitmez, Melis’ten önce mutfağın kapı pervazından tanıdık, erkeksi ve bir o kadar da iğneleyici bir ses yükseldi: "O salak ha?"

​İki kız da irkilerek hızla arkalarını döndüler. Tuğhan, elinde bahçeden getirdiği son iki tatlı tabağıyla kapıda dikiliyordu. Sırtını kapının kasasına yaslamış, gözlerini kısmış Alin’e bakıyordu.

​Alin ilk anlık şaşkınlığını hemen üzerinden atarak omuzlarını dikleştirdi ve umursamazca silkti. "Eh, öyle davranana, öyle hitap etmek gerekir değil mi? Tam isabet bence."

​Tuğhan alaycı bir gülüşle mutfağa doğru bir adım attı. "Hala arkasından konuşmaya ve hakaret etmeye devam yani? Hiç değişmemişsin."

​Alin gözlerini kısarak meydan okurcasına ona doğru döndü. "Sen benim bugüne kadar bir şeyi birisi duydu diye söylediğim laftan döndüğümü gördün mü hiç?"

​Tuğhan kapıya yaslanmayı bırakıp kafasını ağır ağır salladı. Tezgaha doğru yürüyüp elindeki tabakları yavaşça bıraktı. "Doğru, inatsın çünkü. Asla dönmezsin."

​Melis kenarda durmuş, ikisinin arasındaki bu yüksek voltajlı atışmayı izlerken patlamamak için alt dudağını dişliyor, gülmemek için kendini zor tutuyordu. Tuğhan’ın keskin bakışları bir anlığına Melis’e kaydı, ardından tekrar Alin’e döndü.

​Alin elindeki sabunlu bezi tezgaha bırakıp kollarını göğsünde bağladı. "Tabakları bıraktıysan çıkabilirsin artık Kaptan. İşimizi yapalım, meşgul etme bizi."

​Tuğhan gitmek yerine tam tersini yaptı. Sırtını mutfak tezgahına yasladı, kollarını göğsünde birleştirdi ve başını hafifçe yana eğerek Alin’e muzip, yandan bir bakış fırlattı. "Ne oldu? Yoksa ben buradayken elin ayağına mı dolaşıyor? Odaklanamıyor musun işine?"

​Alin alay dolu, buz gibi bir kahkaha attı. "Kendini bu kadar önemseme istersen Tuğhan. Benim odağımı bozacak son kişi bile değilsin."

​Tuğhan sinirle gözlerini devirdi. Dişlerinin arasından, "İnatla 'Tuğhan' demeye devam mı edeceksin yani?" diye sordu. Sesindeki o sitem oldukça belirgindi.

​Alin ellerini iki yana açarak isyan etti. "Allah aşkına ne oluyor sana ya? Adın Tuğhan değil mi senin? Ne dememi bekliyorsun?"

​Tuğhan da aynı sinirle ve aniden kıza doğru bir adım atarak sesini yükseltti: "Değil!"

​Melis bu sefer daha fazla dayanamadı ve elindeki kurulama bezini tezgaha fırlatarak kahkahayı patlattı. "Abi... Bizim bildiğimiz kadarıyla Berrin teyzeler nüfusa Tuğhan diye yazdırmışlar ama, ben mi yanlış hatırlıyorum?" diyerek imalı imalı sırıttı.

​Tuğhan gözlerini kısarak Melis’e döndü ve işaret parmağını salladı. "Sen sussana kızım! Hem... Tuğhan diye onlar hitap ediyor, Alin değil."

​Alin bıkkınlıkla gözlerini tavana dikip derin bir sabır çekti. "Tuğhan, gerçekten saçmalayıp durma artık. Çık git mutfaktan."

​Tuğhan, Alin’in gözlerinin içine dik dik bakarak ültimatomu verdi: "Saçmalamamı istemiyorsan bana 'Arel' diyeceksin. Sen bana hep öyle derdin."

​Alin, onun bu çocukça ama bir o kadar da içindeki o eski bağı canlandırmaya çalışan inadına karşı daha da dikleşti. İnadına, bastıra bastıra konuştu: "Tuğhan! Hadi abiciğim, çık artık şu mutfaktan, kahveler gecikecek."

​Tuğhan’ın yüzündeki o sitemkar ifade anında yok oldu ve yerini tehlikeli, şeytani bir zafere bıraktı. Yavaşça Melis’e doğru döndü. "Melis, biz seninle yarın çok önemli bir kariyer röportajı yapacaktık değil mi?"

​İki kız da o an havadaki tehlikeyi sezdi. Gelen hamlenin ne olduğunu çok iyi anlayan Alin, ellerindeki beyaz sabun köpüklerini bile umursamadan işaret parmağını Tuğhan’a doğru sertçe salladı. "Sakın! Tuğhan sakın yapma bunu!"

​Tuğhan, Alin’in bu panik halini görerek keyifle sırıttı. "Demek ki neymiş? Bazı şeyler asla değişmiyormuş, değil mi Sedef Alin Simavi?" diyerek, az önce bahçede yaptıkları o "insan büyüdükçe değişir" tartışmasına muazzam bir golle gönderme yaptı.

​Alin sinir küpüne dönmüş bir halde hemen Melis’e döndü. "Kanma şuna Melis! Resmen şantaj yapıyor, sakın taviz verme!"

​Melis ise iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda can dostu Alin, diğer yanda hayatının fırsatı olan röportaj duruyordu. Melis, Alin’e doğru dönüp dudaklarını büzdü ve tam bir yavru köpek bakışı fırlattı. "Alinim, çok özür dilerim ama geleceğim, kariyerim söz konusu burada..."

​Alin başına gelecekleri anlayarak öfkeyle ofladı, arkasını dönüp hırsla bulaşıkları yıkamaya devam etti. Musluktan akan suyun hıncını tabaklardan çıkarıyor gibiydi.

​Tuğhan ise kazandığı bu mutlak zaferin gururuyla Melis’e dönüp planın devamını fısıldadı: "Şimdi Melisçiğim, sen usulca buralarda takıl ama mutfağa da girme. Eğer dışarıdan mutfağa doğru gelen biri olursa, hemen önünü kesip buraya damlıyorsun. Anlaştık mı?"

​Melis, Tuğhan’a asker selamı çakarak sırıttı. "O iş bende abi! Kolay gelsin size!" diyerek hızla ve neşeyle mutfaktan dışarı kaçtı.

​

Melis’in mutfak kapısından süzülüp çıkmasıyla birlikte, içerideki o gergin ama bir o kadar da elektrikli hava yeniden baş gösterdi. Tuğhan, kazandığı zaferin rahatlığıyla tezgahın diğer tarafına adımladı. Alin’in hemen yanındaki boşluğa yerleşip kollarını sıvayarak durulanmış tabakları alıp kurulamaya koyuldu.

​Alin, onun bu ani ev işi hamlesine karşı sessizliğini bozmadı. Bakışlarını inatla sudan geçirdiği bardaklarda tutuyor, Tuğhan’ın teninden yayılan o tanıdık odunsu parfüm kokusunun zihnini bulandırmasına izin vermemeye çalışıyordu.

​Tuğhan, sessizliği bölmek istercesine elindeki tabağı kurularken sordu: "Neden makineye dizmiyoruz ki? Niye böyle elde yıkayıp uğraşıyoruz?"

​Alin, ona bakma gereği bile duymadan, robotik bir ses tonuyla cevap verdi: "Makine doldu çünkü."

​Son birkaç bardağı da el birliğiyle hallettiklerinde, mutfaktaki tek ses musluktan sızan son damlaların tıkırtısıydı. Alin, üzerindeki sessizlik zırhını kuşanarak arkasındaki dolaba yöneldi. Büyük ahşap kahve tepsisini ve antika Türk kahvesi fincanlarını çıkarıp sertçe Tuğhan’ın önüne bıraktı. Tuğhan, aralarındaki bu sessiz dilde ne yapması gerektiğini anında çözmüştü. Hiç itiraz etmeden, büyük bir özenle fincanları ve altlıklarını tepsiye dizmeye başladı. Alin ise o sırada bakır cezveyi aldı; kahveyi, suyu ayarlayıp ocağın üzerine yerleştirdi.

​Ocağın mavi alevi parladığında, Tuğhan fincanları dizmeyi bitirmiş, bakışlarını Alin’in profiline sabitlemişti. "Yarın ki törende olacak mısın?" diye sordu, sesinde gizleyemediği bir umut kırıntısıyla.

​Alin, gözlerini cezveden ayırmadan sadece kısık bir "Hı" sesi çıkardı, başını hafifçe sallayarak onayladı.

​Tuğhan, buradan derin bir sohbet çıkmayacağını anlayınca vitesi büyüttü. "Yarın törenden sonra... Seninle bir yerlere gidelim mi? Baş başa?"

​Alin, bu sefer bakışlarını hızla ona çevirdi. Kaşları çatılmıştı. "Neden?"

​Tuğhan omuzlarını hafifçe silkti, gözlerini Alin’in gözlerinden ayırmayarak, "Konuşuruz işte," dedi.

​"Konuşacak neyimiz var ki bizim?"

​Tuğhan’ın ses tonu bir anda ciddileşti, içindeki o yılların birikmiş sitemi sesine yansıdı: "İşte o kadar yıl geçti Alin, belki konuşacaklarımız birikmiştir, ne dersin?"

​Alin, o yıllar kelimesini duyunca birden duraksadı. Tam o esnada hafızasının kuytularından bir anı yüzeye çıktı ve dudaklarının kenarında istemsiz, buruk ama tatlı bir gülümseme peydah oldu.

​Tuğhan, kızın yüzündeki bu ani değişime anlam veremeyerek şaşırdı. Adımlarını ona doğru bir parça yaklaştırarak, "Alin?" dedi, ne oldu dercesine.

​Alin bu sefer omuz silken taraf oldu. "Hiç. Aklıma gelen eski bir şeye güldüm sadece."

​"Neymiş o aklına gelen?" diye sordu Tuğhan, onun zihninden geçenleri okumak ister gibi eğilerek.

​Alin bu soruyu ustaca es geçip cezveye döndü. "O kadar yıl geçti, haklısın. Ama ben aramızda bir şeylerin birikmiş olabileceğini düşünmüyorum. Biriken her şey çoktan uçup gitti."

​Bu sözlerin ağırlığıyla Tuğhan’ın omuzları gözle görülür bir şekilde çöktü. Bakışlarını yere indirdi. Alin, onun bu ani yıkımını göz ucuyla fark ettiğinde kalbinde bir sızı hissetti. Önce kendine sinirlendi; 'Sana ne Alin? Neden onun üzülmesine içerliyorsun ki?' diye geçirdi içinden. Ama kalbi, mantığına inat o omuzların düşüşüne dayanamamıştı. Derin bir nefes alıp ofladı, ardından Tuğhan’a bakmadan mırıldandı: "Akşam... Bizimkilerle otururuz işte bahçede. Orada konuşulur ne konuşulacaksa."

​Tuğhan, bunun tam olarak istediği şey olmadığını bilse de hiç yoktan iyi olduğunu düşünerek hafifçe gülümsedi. "İyi madem, öyle olsun."

​İşte tam o an, cezvedeki kahve köpürmeye başladı. Alin panikle cezveye uzanacakken Tuğhan ondan önce davrandı. "Dur, taşırma!" diyerek cezvenin sapını kavradı. İkisinin elleri saliselerle birbirine çarptı. Alin elini hızla geri çekerken, kahvenin o yoğun, köz kokulu rayihası mutfağı kapladı.

​Tuğhan, köpükleri fincanlara paylaştırırken, Alin’in az önce neye güldüğünü şimdi anlamıştı. Gözleri parlayarak Alin’e döndü. "Sen az önce biz on yaşındayken Mustafa Dede’ye yaptığımız o tuzlu kahve faciasına güldün değil mi?"

​Alin gözlerini kaçırdı ama gülüşünü saklayamadı. "Ya ne alakası var..."

​"Bal gibi de ona güldün!" dedi Tuğhan, cezveyi tekrar ocağa koyarken neşeyle. "Fatih amcamın kahvesine yanlışlıkla tuz yerine karbonat atmıştın, adamcağızın ağzından köpükler çıkmıştı da 'Beni zehirliyorlar!' diye bahçede koşmuştu."

​Alin dayanamayıp sesli bir kahkaha attı. "Ben değil, sen uzatmışın o kavanozu bana Arel! Suçlu sendin." Yıllar sonra ağzından çıkan o gizli isim, mutfağın havasını bir anda yumuşatıverdi. İkisi de eski günlerin o neşeli sıcaklığına kısa bir anlığına da olsa geri dönmüştü.

​Tam o sırada mutfak kapısından Çağıl ile Melis içeri damladı. Çağıl, kapıya yaslanıp kollarını göğsünde bağlayarak tam bir abi edasıyla Tuğhan’ı süzdü. "Bakıyorum da mutfak ekibi kaynatıyor. Kaptan, sahada bu kadar hızlı değilsin, kahve bahane, muhabbet şahane galiba?" diyerek takıldı.

​Tuğhan, Çağıl’ın bu şakacı hallerine gülerek, "Geldiler yine müfettişler," diye mırıldandı.

​Melis ise göz kırparak, "Ben görevimi yaptım abi, dışarısı sakin," dedi.

​Derken arkalarından fırtına gibi Fatih girdi mutfağa. Elini beline koyup yapay bir kızgınlıkla, "Ulan saatlerdir kahve bekliyoruz içeride! Babam içeriden sesleniyor, 'Kahveler Yemen’den mi geliyor' diyor. Ne yapıyorsunuz siz burada?" dedi.

​Çağıl hemen araya girip pişkince sırıttı: "Yemen’den değil Fatih amca, direkt Tuğhan’dan geliyor. Adam özel işçilik çıkarıyor burada."

​Fatih kahkahayı patlattı, Tuğhan’ın sırtına vurarak: "Ulen Tuğhan! Desene yakında senin isteme kahveni de içeriz bu gidişle, ha? Ne dersin?"

​Tuğhan, bu lafın üzerine yüzü hafifçe kızaran Alin’e döndü. Gözlerini kısarak, "Bu olanların, bu lafları yememin tek suçlusu sensin," diye fısıldadı Alin’e doğru.

​Alin ise hiçbir şey olmamış gibi muzipçe gülümsedi ve omuzlarını silkti. "Ben bir şey yapmadım, kahve yapıyorum şurada."

​Çağıl, durumun farkında olan akıllı bir dost olarak Tuğhan’ın omzunu sıktı ve kulağına doğru ama Fatih’in de duyacağı şekilde konuştu: "Kardeşim için bu hallere düşmeye, bu lafları yemeye değmez mi lan? Katlanacaksın artık."

​Tuğhan, bakışlarını Alin’in o gülen yüzünden ayırmadan, içten gelen bir sesle mırıldandı: "Değer kardeşim... Sonuna kadar değer. Ondan şu an sizin bu laflarınızı çekiyorum zaten."

​Fatih amca kaşlarını kaldırıp şüpheyle ikisine baktı. "Hayırdır ne dönüyor aranızda? Ne değeri?"

​Çağıl durumu hemen toparlamak adına Fatih’in koluna girdi. "Yok bir şey amca ya, hani bunlar eski dost ya... Çocukluktan kalma bir hesaplaşma diyelim. Hadi hadi, kahveler soğumadan içeri taşıyalım, yoksa Mustafa dedem bizi çiğ çiğ yer!"

​Mutfaktan yükselen neşeli sesler, dışarıdaki büyük sofraya doğru taşınırken; Alin ve Tuğhan’ın arasında o akşam kırılan tek şey, yılların getirdiği o aşılmaz buzlar olmuştu.

✨

Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nun devasa silueti, sabahın erken saatlerinde bile binlerce taraftarın coşkusuyla çalkalanıyordu. Henüz kapılar tam anlamıyla açılmadan saatler önce caddeleri dolduran sarı-lacivertli kalabalık, büyük bir geri dönüşün, yeni bir efsanenin ilk gününe şahitlik etmek için sabırsızlanıyordu. Havada taze demlenmiş çay kokuları, marş sesleri ve korna gürültüleri birbirine karışıyordu.

Alin, sabah tam vaktinde stadyumun protokol ve sporcu giriş kapısından içeri adım attı. Üzerinde kulübün resmi kurumsal armasını taşıyan şık takımı, saçları ve her zamanki vakur duruşuyla tam bir profesyonel gibi görünüyordu. Koridorlardaki hummalı hareketliliği aşarak doğrudan sağlık heyeti ve teknik kadronun toplandığı odaya geçti. Görevlilerle son detayları netleştirdi, akreditasyon kartını düzeltti. Alin’in teknik heyetin hemen arkasında, protokol sırasındaki yerini alması gerekiyordu. Kulüp doktoru olarak orada bulunması kulübün kurumsal imajı açısından çok önemliydi. Alin, heyet üyeleriyle selamlaşıp lansmanın yapılacağı ana salona ve sahaya açılan tünele doğru ilerledi. Yerini almadan önce derin bir nefes aldı; kalbi göğüs kafesine sığmıyordu.

Tam o esnada stadyumun ağırlama alanına Tuğhan’ın ailesi giriş yaptı. Berrin Hanım, şıklığı ve heyecanla parlayan gözleriyle gururlu bir anne olarak en öndeydi. Yanında Alkan ailesinin diğer fertleri, büyükler ve mahallenin o can sıcaklığını stadyumun soğuk koridorlarına taşıyan tanıdık yüzler vardı. Kulüp görevlileri, aileyi protokol tribününde onlar için ayrılan özel, konforlu bölüme doğru yönlendirdi. Berrin Hanım koltuğuna yerleşirken elini kalbine götürdü, gözleri dolmuştu.

Alin, protokol sırasındaki yerini aldığında, hemen birkaç sıra arkasındaki aile fertleriyle göz göze geldi. Berrin Hanım’a hafifçe tebessüm edip başıyla selam verdi. Ancak bakışları sahaya ve kürsüye döndüğünde, içindeki o küçük kız çocuğunun sessizce yutkunduğunu hissetti. Binlerce insanın tribünlerdeki uğultusu ve sahayı aydınlatan spot ışıkları altında, Tuğhan’ın resmen evine dönüşüne en ön sıradan şahitlik edecekti.

Saat tam 11:00’i gösterdiğinde stadyumun dev hoparlörlerinden o tüyleri diken diken eden efsanevi Fenerbahçe marşı yükselmeye başladı. Tribünleri hıncahınç dolduran binlerce taraftar tek bir yürekten marşa eşlik ederken, stadyum adeta yerinden oynuyordu. Konfetiler havada uçuşuyor, meşalelerin sarı ve lacivert dumanları gökyüzüne doğru süzülüyordu.

Anonsçunun gür sesi stadyumda yankılandı:

"Ve huzurlarınızda... Yıllar süren hasretin ardından yuvasına, ait olduğu renklere geri dönen, 3 numaralı formasıyla; TUĞHAN AREL ALKAN!"

Tünelin kapısı açıldı. Tuğhan, sırtında sarı-lacivertli çubuklu forması, göğsünde gururla taşıdığı armasıyla sahaya adım attı. Adımını attığı an stadyum patlama noktasına geldi. Taraftarların sevinç çığlıkları, alkışlar ve temposu hiç düşmeyen marşlar yeri göğü inletiyordu. Tuğhan, yeşil sahada yürürken tribünleri selamladı, eliyle kalbini işaret etti. Yüzünde, içten ama bu sefer üzerinde dev bir sorumluluğun ağırlığını taşıyan gururlu gülümseme vardı.

Sahanın ortasına kurulan dev platforma doğru ilerledi. Masada kulüp başkanı ve yöneticiler yerlerini almıştı. Basın mensuplarının flaşları kör edici bir hızla patlıyor, kameralar her saliseyi kaydediyordu.

Başkanın açılış konuşmasının ardından mikrofon Tuğhan’a uzatıldı. Genç futbolcu, derin bir nefes alıp binlerce taraftara ve karşısındaki basın ordusuna baktı. Bakışları bir anlığına teknik heyetin arkasında, ön sırada oturan Alin’e kaydı. Gözleriyle ona sessiz bir söz verir gibi baktıktan sonra konuşmaya başladı:

"Bu kapıdan içeri girdiğim ilk günü dün gibi hatırlıyorum. Bugün, o çubuklu formayı tekrar sırtıma geçirirken hissettiğim şey sadece bir transfer değil; bir eve dönüş hikayesidir. Bu arma için, bu büyük taraftar için sahada savaşacağıma söz veriyorum. Güvenen, arkamda duran, beni hiçbir zaman yalnız bırakmayan aileme ve bu büyük camiaya teşekkür ederim."

Konuşmanın ardından resmi sözleşmelerin imzalanma aşamasına geçildi. Flaşlar ardı ardına patlarken Tuğhan, önündeki evraka o büyük imzayı attı. Formasının arkasındaki ismi ve numarasını basına doğru göstererek poz verdiğinde tribünlerden yükselen "Arel! Arel! Arel!" tezahüratları stadyumun duvarlarında yankılandı. Alin, elleri patlarcasına alkışlayan heyetin arasında sessizce izledi bu anı. İçindeki fırtına dinmiş, yerini sadece bu büyük başarıya duyulan gizli bir saygıya bırakmıştı.

Basın toplantısının resmi kısmı bitip, toplu fotoğraflar çekildikten sonra Tuğhan, tebrikleri kabul ederek saha kenarındaki röportaj alanına doğru yöneldi. Ulusal kanallar ve spor basını sıraya girmişti ancak Tuğhan’ın adımları doğrudan, heyecanla mikrofonunu hazırlayan Melis’e doğru gitti. Dün akşam mutfakta verdiği sözü tutuyordu; ilk özel röportaj onun olacaktı.

Melis, heyecandan titreyen ellerini dizginlemeye çalışarak mikrofonu uzattı. Kamera kayda girdiğinde profesyonel duruşunu takındı.

"Evet sevgili seyirciler, günün en büyük lansmanının ardından, Fenerbahçe’nin yeni efsanesi Tuğhan Arel Alkan ile birlikteyiz. Tuğhan Arel, öncelikle yuvana hoş geldin. Tribünlerin bu muhteşem coşkusu ve imza anındaki hissiyatın hakkında neler söylemek istersin? Kariyerinin bu dönüm noktasında ilk duyguların neler?"

Tuğhan, Melis’in bu heyecanlı gururuna içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Hoş bulduk Melis. Açıkçası sahaya çıktığım an tüylerim diken diken oldu. Bu taraftarın önünde oynamak her futbolcunun hayalidir. Benim için bu imza, geçmişe olan borcum ve geleceğe olan inancımdır. İlk özel röportajımı da senin gibi başarılı, genç bir spor gazetecisiyle yapmak benim için ayrıca keyifli. Başarılarının devamını dilerim."

Melis’in gözleri parladı. "Çok teşekkür ederim Tuğhan Arel. Bu harika cevap ve bana ayırdığın bu ilk an için minnettarım. Camia için hayırlı olsun."

Kamera kaydı kapandığı an Melis neşeyle Tuğhan’a teşekkür etti. "Harikasın abi, kariyerimi resmen uçurdun şu an!"

Tuğhan onun omzuna hafifçe vurup gülümsedi. "Söz verdik Melis, bizde söz senettir." O sırada gözleri, az ileride sağlık çantalarını kontrol eden ve gitmeye hazırlanan Alin’i aradı.

Büyük tören bitmiş, imzalar atılmış, taraftarın coşkusu stadyumun dışına taşmıştı. Şimdi koridorlarda, o gürültülü zafer sarhoşluğunun ardında, mahallenin o iki çocuğu için yeni bir sayfa resmi olarak açılıyordu.

✨

Stadyumun altındaki o uçsuz bucaksız, loş tünelde adımlarının yankısı yankılanıyordu Alin’in. Omzundaki sağlık çantasının askısını, parmakları beyazlaşana kadar sıktı. Dışarıda hâlâ marşlar söyleyen taraftarın sesi, kalın beton duvarların arkasından boğuk bir uğultuya, adeta stadyumun kendi kalp atışına dönüşerek geliyordu kulaklarına. Lansman bitmiş, spotlar söndürülmüş, koridorlardaki o parlak ışıklar yerini yavaş yavaş tekinsiz bir loşluğa bırakmıştı.

Tam tünelin çıkışına, otoparka açılan o ağır metal kapıya yaklaşmıştı ki, arkasından gelen sert, kararlı ve ritmik adım seslerini duydu. Duraksadı. Havaya yayılan o keskin, odunsu parfüm kokusunu soluduğu an kalbi göğüs kafesine dar gelmeye başladı. O adımların sahibini, gözleri kapalıyken bile ruhuyla tanırdı.

"Kaçıyor musun?" diye sordu Tuğhan’ın sesi. Tünelin o basık, dar sinesinde bu ses her zamankinden daha derin, daha yakındı. Bir fısıltı kadar pürüzsüz ama bir o kadar da sitemkardı.

Alin arkasını dönmedi. Omuzlarını dikleştirdi, gözlerini tam karşısındaki gri kapıya sabitledi. "İşim bitti Tuğhan. Gitmem gerekiyor," dedi, sesindeki o titremeyi ve içindeki küçük kız çocuğunun hıçkırığını gizlemeye çalışarak.

Tuğhan, birkaç uzun ve çevik adımlarla aralarındaki mesafeyi saniyeler içinde kapattı. Alin’in tam önünde durarak adeta bir duvar gibi yolunu kesti. Sırtındaki sarı-lacivertli çubuklu forma hala üzerindeydi; teninden hafif bir ter damlası şakağına doğru süzülüyor, o bildik keskin kokusu tüneldeki ağır havayı dağıtıyordu. Alin başını kaldırıp onun gözlerine baktığında duraksadı. Az önce sahada binlerce insana, kameralara meydan okuyan o kibirli, devasa adamdan eser yoktu orada. Karşısında sadece kırgın, incinmiş ve çocukluğuna sığınmak isteyen bir adam duruyordu.

"Bana hâlâ Tuğhan diyorsun," dedi Arel, bir adım daha yaklaşarak. Ses tonu o kadar alçalmıştı ki, tüneldeki rüzgar bile bu fısıltıyı kıskanırdı. "Sahaya çıktığımda, o kadar insanın, o devasa kalabalığın içinde sadece senin yüzüne baktım Alin. Görmedin mi? Duymadın mı? Koca stadyum 'Arel' diye bağırdı. Senin bana bıraktığın, senin bana verdiğin isimle..."

Alin, derin bir nefes alarak bakışlarını onun keskin göz hatlarında gezdirdi. Tünelin tavanındaki sarı acil durum lambası, ikisinin yüzüne loş, hüzünlü gölgeler düşürüyordu. "O isim geçmişte kaldı," dedi Alin, kelimeleri birer bıçak gibi bileyerek. "O isim de, o ismin peşinden koşan o iki çocuk da o mahallede çoktan öldü. Anlamıyor musun? Biz artık o çocuklar değiliz."

"Ölmedi," dedi Tuğhan inatla, gözlerini bir saniye bile kırpmadan. Elini hafifçe kaldırıp Alin’in omzundaki çantasının askısına dokundu. Parmak uçlarının hafifçe titrediğini görmek Alin’in içini kavurdu. "Eğer o çocuklar ölseydi, dün gece o mutfakta, o karbonatlı kahve anısına gözlerinin içi gülerek bakmazdın bana. Eğer o içimizdeki çocuklar ölseydi, şu an gözlerin benden böyle köşe bucak kaçmazdı Alin."

Alin tam geri çekilip ona haddini bildirecek sert bir cevap vermeye hazırlanıyordu ki, tünelin diğer ucundan, otopark kapısının hemen arkasından ani ve hararetli konuşma sesleri yükseldi. Sert topuk sesleri ve erkek sesleri tünelde yankılanarak buraya doğru yaklaşıyordu. Gelenler kulübün üst düzey yöneticileri, menajerler ve arkalarından ayrılmayan birkaç magazin muhabirinden başkası değildi. Muhabirlerin ellerindeki flaşlar patlamaya hazır birer silah gibi pusudaydı.

Eğer ikisini bu loş, tenha tünelde, bu kadar yakın ve hararetli bir tartışmanın ortasında yan yana görürlerse, yarın sabah spor sayfalarının ve magazin bültenlerinin manşeti çoktan yazılmış olacaktı: "Yeni Transfer, Kulüp Doktoruyla Gizli Tünelde Yakalandı!" Bu, ikisinin de kariyerinin, o inşa etmeye çalıştıkları duvarların yerle bir olması demekti.

Alin’in gözleri büyük bir panikle açıldı, göğsü hızla inip kalkmaya başladı. "Tuğhan, birileri geliyor. Çekil ne olur, yanlış anlayacaklar!" diye fısıldadı acıyla.

Tuğhan gelen seslere doğru başını çevirdi, saniyeler içinde durumu kavradı. Ancak beklendiği gibi geri çekilmek yerine, ani ve öngörülemez bir refleksle Alin’in ince bileğinden sımsıkı tuttu. Onu hemen sağ yanlarında duran, üzerinde sarı boyayla “Yalnızca Yetkili Personel” yazan elektrik odasının o eski, loş kapısına doğru çekti ve kapıyı hızla açıp ikisini de içeriye savurdu.

Kapı arkalarından keskin bir klik sesiyle kapandığında, içerisi bir anda zifiri karanlığa gömüldü.

Alin’in sırtı odanın soğuk, beton duvarına sertçe yaslanırken; Tuğhan’ın geniş göğsü tam karşısındaydı, aralarında bir nefeslik bile mesafe kalmamıştı. Karanlığın içinde birbirlerinin sıcak nefeslerini yüzlerinde hissediyorlar, göğüs kafeslerinin o çılgınca iniş kalkışını adeta kendi bedenlerinde duyuyorlardı. Alin’in kalbi o kadar sert, o kadar gürültülü çarpıyordu ki, Tuğhan’ın bunu duymamasının imkansız olduğunu biliyordu.

Dışarıdaki ayak sesleri tam da bulundukları kapının önünde durdu. Muhabirlerden birinin meraklı sesi net bir şekilde duvarı aşıp içeri sızdı: "Az önce buralardaydı yahu, nereye gitti bu adam? Lansman alanından çıkıp bu tarafa yürüdüğünü kendi gözlerimle gördüm!"

Alin korkuyla nefesini tuttu, gözlerini zifiri karanlıkta refleks olarak kapattı. Tam o saniyede, Tuğhan karanlığın sağladığı o gizemli cesaretle Alin’in yüzüne doğru biraz daha eğildi. Sıcak dudakları neredeyse Alin’in kulağının tozuna, saç tellerine değiyordu.

"Şimdi," diye fısıldadı Tuğhan. Sesi, karanlığın soğukluğunu delen kor bir ateş gibi Alin’in tüm bedenini sardı. "İstesek de kaçamayız Sedef Alin. Ya şimdi, içindeki o küçük kızı neden bana küstürdüğünü söyleyeceksin ya da birazdan bu kapı açıldığında, o kameraların karşısına çıkıp bizim aslında kim olduğumuzu tüm dünyaya ben anlatacağım."

Tam o anda, dışarıdaki demir kapının kolu hafifçe aşağı doğru hareket etti. İçerideki kilit mekanizması büyük bir gürültüyle tıkırdadı. Alin gözlerini daha sıkı yumdu, Tuğhan ise karanlıkta kızın titreyen elini avucunun içine alıp daha sıkı kavradı.

Ve o ağır metal kapı, dışarıdan gelen parlak ışığın odaya sızmasıyla ardına kadar açıldı.

 
 
 

Yorumlar


  • Instagram
  • X
  • Spotify

© 2025 by Melike Saliha Akbak.

bottom of page